Friday, June 20, 2014

Melih Dalbudak/BU ÇATI NASIL ÇATILIR?

 
Aslında seçim sistemi ve barajı üzerine yazacaktım ama bu Cumhurbaşkanlığı meselesi gündemi çok işgal etti ve duramadım. Ayrıca seçim yazısına da giriş niteliği taşıyacağını fark ettim. Başlarken şu ilginç gözlemimi de aktarayım, insanların bir kısmı mevcut Cumhurbaşkanını halkın seçtiğini düşünürken, bir kısmı da önümüzdeki seçimlerde TBMM tarafından seçim yapılacağını zannediyor.

Temel Hukuk, Anayasa Hukuku, İdare Hukuku gibi derslerin en sevdiğim konularından biri Yürütme’dir. Daha kavramın adından itibaren ilginçlik başlar ve Cumhurbaşkanı (CB) konusu ile dersler çok zevkli hale gelir. Süresini hiçbir zaman ayarlayamadığım konulardan biri CB konusudur. Çünkü sondan başa da gitsem, 1923’ten de alsam; TC tarihinde CB konusunun çok tartışıldığı dönemler hep olmuştur.

M.Kemal’in; önce rejim krizi yaratıp, sonra tek seçeneğin Anayasa değişikliği olduğu emrivakisi ile ortaya çıkıp, muhalif milletvekilleri Ankara’da yokken CB seçildiği 29 Ekim 1923 tarihinden başladığımda, çocuklar bu CB denen kişinin çok da cumhurun oylarıyla seçilmediğini kavramaya başlarlar. (Kemalistler hemen coşmasın. Kimseye Atatürk düşmanlığı falan aşılamıyorum, gençler tarihsel ve siyasal kişilere kutsal gözüyle bakmasınlar yeter. Politikacılar, “ulu önder” de olsa, “sağlam irade” de olsa, politik hedefleri için her türlü oyuna başvururlar. Bu, işin fıtratında var.)

Yedinci CB Kenan Evren’in; ayrıca seçim zahmetine girmeyip, “anayasaya evet diyen bana da evet demiş olur” maddesiyle, nasıl bir günde harici kıyafetini çıkarıp, frak kuşanarak tebrik kabul ettiğini anlatınca, o yaştaki her genç gibi benim öğrencilerimin de ağzı açık kalır. Çünkü vicdanını yitirmemiş ve bazı siyasetçilerin iyi yönetebileceğini zanneden her genç göre, bu durum hilekârlıktır. Ve aslında “günümüz monarşilerinde, monarkın yeri neyse cumhuriyette de CB’nın yetkileri benzer ve sembolik olmalıdır, aslolan parlamenter işleyiştir ama bizde böyle değildir” cümlemi anlamaya başlarlar.

Artık Evren, gönül rahatlığıyla ölebilir veya müebbet cezasını çekebilir. Gözü arkada kalmasın. Tam da arzu edilen bir sonuca doğru gidiyoruz. Hem de hür, serbest, genel seçimlerle.

2000 yılında, Dokuzuncu CB Sezer’in adaylığının açıklandığı videoyu izletip, 2002 yılında dönemin başbakanı Ecevit’in “…bu bir krizdir” ile biten konuşmasının görüntülerini üst üste izleyince de şu uyanır zihinlerde: Bu başbakanın seçtirdiği kişi nasıl olmuş da iki sene sonra ona hakaret ederek anayasa fırlatmış? Bu da CB’nın sorumsuz ama aşırı yetkili olmasının doğal bir sonucu.

Mevcut Onuncu CB’nın TBMM tarafından seçilemediği, bunun üzerine hükümetin Anayasa değişikliği restini çektiği, ancak koşullar ve dengeler değişip TBMM CB’nını seçince, bir kenarda tutup, ara ara Başbakan tarafından “gönlümden geçen başkanlık sistemi”laflarının dillendirilip, detaylarının B.Kuzu’ya bırakıldığı meselede; artık halk seçecek silahı bugün hepimize doğrultulmuş halde. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, bugün tartıştığımız konuları, sorunları ve isimleri Sayın Sabih Kanadoğlu’na borçluyuz. 367 zırvalığının mucidi olarak, düşmanlarının eline çok büyük bir koz verdi. Hâlâ hukuken değilse de siyaseten bunun doğruluğunu savunmanın, düşmanı geriletmek için bu tür yollara bazen başvurulabileceğini düşünenlerin sayıca az olduğunu ummak istiyorum ve 367 tartışmalarını birçok insanın tam olarak anlamadığını varsayıyorum. Çünkü ben derslerimde anlatmakta epey güçlük çekiyorum.

Neyse, gelelim günümüze. Düşüncelerimi derli toplu ifade edebileceğimden çekindiğim için madde madde yazmayı deneyeceğim:
1. Öncelikle çatı aday denen ve muhtemelen resmen de önerilecek kişi sağcıdır, İslamcıdır, muhafazakârdır, sadece ve sadece muhtemel iktidar partisi adayı ya da mevcut başbakan’ın adaylığına karşı çıkarılmış biridir.
2. Ama bu durum, her şerde bir hayır vardır diyerek bunu içine sindirmeyen CHP tabanının artık CHP’yi kendi sağcılığı ile baş başa bırakma zamanının geldiğini de gösteriyor. Bu CB seçimleri hiçbir şeyi değiştirmese bile, sağcı CHP’yi defnederek, çantada keklik olarak gördüğü insanların aslında devrimci ruhlarını yitirmemiş, yoksul ve bu sistemle ciddi dertleri olan insanlar olduğunu gösterebilir. Ve yıllarca oy verdikleri, medet umdukları partileri tarafından nasıl istismar edildiklerini de. Burada en büyük bilinç ve irade Alevilerden gelmelidir bence. Yıllardır CHP’nin Yezid’i göstersek verecekler, elleri mahkûm küstahlığına artık okkalı bir tokat atmalılar. Ve tabii, sürekli görmezden gelinen kadınlar, Occupy CHP diyebilen gençler, batı tipi bir burjuva demokrasisi özleyen orta sınıf demokratlar, Kemalistler… Hepsinin bu seçimlerde CHP’ye elveda mesajını vermesi en hayırlı sonuç olacaktır.
3. İşte bunun gerçekleşmesi için de HDP’nin göstereceği aday tayin edici bir rol oynuyor. Eğer HDP, taktik olarak değil de gerçekten samimiyetle Rıza Türmen’i önerdiyse, CHP nasıl olsa kabul etmez, biz de günah bizden gitti der, kendi adayımızı çıkarırız diye düşünmüyorsa; göstereceği aday özgürlükçü, herkesin içine sinen biri olursa, oy vermeyi düşünen herkes için tarihsel bir kırılma gerçekleşebilir. Bunun için olanakları da kısıtlı değil (Büşra Ersanlı, Eşber Yağmurdereli, Ercan Karakaş, Nur Sürer gibi). Eminim vicdanının sesiyle hareket edecek birçok CHP’li bu adaylara gönül rahatlığıyla oy verecektir ve artık partileri tarafından enayi yerine konmalarına isyan edecektir. Yok HDP sadece Kürt siyasi hareketine angaje bir adayda ısrarcı olursa, bu gizliden iktidar partisinin adayına ilk turda yol vermek anlamı taşır. Eğer HDP tüm toplumsal muhalefeti kapsayan bir aday gösterirse, Birleşik Muhalefet çizgisi de, Sol Cephe çizgisi de bu adayı rahatlıkla destekler.

4. Mevcut Başbakan’ın suskunluğunu sağcı çatı adayın kimliğine bağlayanlar çok yanılıyor. Başbakanı düşündüren ve kaygılandıran, CB seçimleri değil, 2015 genel seçimleridir. Çünkü mevcut Başbakan eğer CB olmayı düşünecekse, bunun için anayasa değişikliği için gerekli asgari sayıda milletvekilini (330) garantileyecek bir sistemle seçime girmesi gerekir. Eğer mevcut yetkilerle CB yapacağını görürse aday olmaz ve bunu da ileri demokrat kişiliğine bağlar ve adayını seçtirmek için uğraşır. Çünkü kendi seçilir ve anayasa da değişmezse, yapacağı tek şey fiili olarak anayasayı ihlal etmektir (çünkü CB sorumsuzdur) ama bu sürdürülemez bir yönetim biçimidir. Ama 330 ve üstü milletvekili çıkarabileceğini görür, bu riske girer, aday olur, kazanır ve anayasal düzende de başkanlık sistemini oluşturursa o zaman diktatörlüğün hukuki düzlemde de tahkim edildiği dört başı mamur bir siyasi rejimimiz olur. (Bu konuda bkz. bu yazının 3. Paragrafına)

Sonuç olarak HDP, CB seçimine dar örgüt çıkarı veya sürecin selameti gözüyle bakmazsa, CHP’den sıtkını sıyırmış, siyaset yapmayı oy vermeye hapsetmiş,  Gezi’den beri pek sokağa çıkmayan/çıkamayanların çığlığını duyarsa, Türkiye tarihinin ilk 2 turlu seçimini yaşatabilir. Ve eğer 2. Tur gerçekleşir, bu tura iktidar partisi ve HDP adayı kalırsa; işte o zaman anayasal sistemin meşruiyeti belki en yüksek sesle sorgulanmaya başlar diye düşünüyorum.

30 Mart’taki koşullar ve durum farklıydı. Önümüzdeki CB seçimlerinde “AKP’ye karşı en güçlü kimse ona oy vermek gerekir” diyenlere de önerim, CHP’yi kendi sağcılığında boğulmaya terk etmeleridir. Zaten kişisel ya da toplumsal bir çıkar ummuyorsunuz ki bu ilkesiz, çapsız tiplerden. Bırakın Erdoğan Toprak, Sümer Oral, Süheyl Batum gibi sağcılar onların olsun. Rıza Türmen, Melda Onur, Hüseyin Aygün, İlhan Cihaner, Şafak Pavey (elbette yalnız kendileri değil, temsil ettikleri değerler de) çaresiz kalmasın.


Melih Dalbudak
20 Haziran 2014

Sunday, June 15, 2014

Irak’ta cehennemin kapıları açılıyor

 
 
Ceyda Karan ceydak22@gmail.com
 
Ceyda Karan Irak devleti çorap söküğü misali ‘çözülüyor’. Amerikan yönetimi Ortadoğu’da ‘balans ayarı’ yapayım derken, bizler burada ‘bütün çanakların kırılması’ ve içinden ‘kandan başka bir şey çıkmamasıyla’ sonuçlanan bir süreci yaşayabiliriz. Birbirini kesen yahut teğet geçen türlü aktörün bulunduğu bir coğrafyada ‘düz mantık’ işlemiyor. Haritalardan memnun olmayabilirsiniz, değişmesini de istiyor olabilirsiniz fakat bugünün ‘fırsatlarının’ yarının ‘kâbusuna’ dönüşebileceği sonuçlara hazırlıklı olmak icap eder. Ve emin olun, Musul’un Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından ele geçirilmesinin tetiklediği olaylar, Irak’ta sınırlar değişsin yahut değişmesin hiç de öyle tereyağından kıl çeker gibi ‘hayalperest’ bir üçe bölünmeyle yani, ‘Şiistan, Sünnistan ve Kürdistan’la sonuçlanma olasılığı da yok. Irak, Ortadoğu’da Sünni ve Şii topluluklarının birbirine bağlandığı diyar. Amerikan işgaliyle rövanşist mezhepçi hissiyatın belki hiç görülmediği denli kaşındığı... Yaşanabilecekler, 2006-2008 yıllarında insanların kontrol noktalarında isimleri sırf ‘Ali’ yahut ‘Ömer’ olduğu için öldürüldükleri mezhep çatışmalarını aratır diye korkmalıyız.
 
  SIRA SÜNNİCİLİK MODASINDA
 
Hepsinin temelinde elbette George W. Bush yönetimindeki ABD’nin 2003’te züccaciye dükkânına giren fil misali Irak’a dalmasıyla yaşanan süreç yatıyor. O vakitler ‘Pandora’nın Kutusu’ndan yıllarca Saddam diktatörlüğünün ezdiği Şiilerin çıkmasını ‘hakkaniyetli’ bulmak ‘moda’ idi. Ama nüfusun yüzde 18’ini oluşturan Sünnilerin ezildiği bir sürecin başlayabileceğine dikkat çekip liberal müdahalecilik projelerinin yol açabileceği belalara işaret edenler ‘Saddamcılıkla’ etiketlenmişti. Şimdi geçen 10 yılın sonunda kimilerinin ‘Sünnici’ kesilivermesini en fazla Türkiye’deki ‘seküler mantıktan mezhepçi zihniyete’ dönülmesine yormalı. IŞİD gibi Suriye’deki sicili ortada olan bir örgütü şirin gösterip ‘ezilen Sünnilerin isyanı’ saptamaları yapmak kolay. Ben şahsen 10 yıl önce de kimseyi ‘şirin göstermeden’ bunu yapıyordum. Ancak mesele bu saptamaların ‘malumun ilanı’ olduğunu, hiç de kâfi olmadığını anlamakta... Ben söyleyeyim size Türkiye’de ahkâm kesenler size Irak’ta hükümetlerin hep koalisyon hükümetleri olduğunu, savunma bakanlığının 2005’ten bu yana Sünnilerde bulunduğunu söylemeyecek. Sünniler için açılan asker kadrosuna El Kaidecilerin baskısıyla beş-on kişinin müracaat etmeye cesaret edebildiğini de... Kimse Şii Ayetullah Sistani’nin 2005-2006 döneminde “Sünniler kardeşimizden de öte nefsimizdir, yani kendimizdir” sözlerini de anımsatmayacak. Zira moda ‘Sünni direnişi’, öyleyse ‘kahrolsun Şiiler’ sloganları atacaklar!
 
Oysa şimdi Musul’dan 500 bin sivil kaçmak zorunda kalır, bölgedeki azınlıkların kiliselerinin yakılma görüntüleri ortaya çıkar, BM yüzlerce sivil ve Şii askerin katledildiği kaygılarını dile getirirken hiç kâfi değil... Irak nüfusunun yüzde 60’ını oluşturan Şiiler, Amerika’nın parasını petrolden kesip 25 milyar dolar harcayıp kurduğu ‘yapma ordu’ kâfi gelmediği için silahlanıp milis güçleri devreye sokarken hiç kâfi değil...
 
ŞÜNNİLERİN İSYANI
 
Öncelikle yaşananları iyi takip edelim. IŞİD ülkenin ikinci büyük kenti Musul’u ele geçirmesinin ardından müttefikleriyle birlikte ‘ezilen Sünnilerin’ öncü gücü olarak Suriye’deki Rakka bölgesinde kurduğu emirliğini Irak’a yayıyor. Pazartesi gününden bu yana kuzeydeki Ninova bölgesi, Selahaddin ve Kerkük’ün bir kısmı ile Diyala’nın bazı kısımlarını kontrollerine aldılar. Saddam’ın memleketi Tıkrit ile Irak’ın en büyük rafinerisi Baiji de dâhil. Haberlere bakılırsa Bağdat’ın 90 kilometre kadar yakınlarındalar. Ellerinde Amerikan ve Irak üslerinden ele geçirdikleri tank ve helikopter dâhil ağır silahlar var. Düne kadar isimlerinden söz edilmeyen Saddam’ın eski adamlarından 70 yaşındaki İbrahim el Duri ile eski Baasçılar da bu efsaneye eklemleniyor. IŞİD’in müttefikleri arasında sayılanlar ise El Duri efsanesini yayan kaynak olarak gösterilen Nakşibendî milisleri, Ensar el Sünni, daha ılımlı diye sunulan Mücahit ordusu...
 
Hollywoodvari hikâyeler eksik değil. Kimileri geçen yıldan bu yana Baasçıların IŞİD’e katılmaya başladıklarını aktarırken, bazı Baasçılar IŞİD’in üç gün önce kendilerine saldırıya dair haber gönderdiğinde ikna olmadıklarını, ancak Musul’a girip başarılı olunca sırf Maliki’den kurtulmak için onlara katılmaya karar verdiklerini söylüyorlar. Sırf Maliki’yi devirmek için ‘şeytanla aynı yatağa girdiklerini’ aktarıyorlar. Neticede IŞİD’in Maliki’nin tek adamlığa dayalı ve adaletsiz buldukları yönetiminden bezmiş ve federalizm isteyen Sünniler tarafından hoş karşılandığı anlaşılıyor. Belli ki Suriye’de gücü tekelleştirmesi, radikal İslamcı dayatmaları ve kendinden olmayanları infaz etmesiyle tanınan örgütün gerçek yüzü sonra çıkacak. Sonuçta bu isyanın öncü gücü Musul’u kara bayraklarıyla donatan IŞİD. Ve sözcülerinin söylemleri dikkat çekici, ‘Irak’ı Safevilerden kurtarmak’. IŞİD sözcüsü Ebu Muhammed el Adnani, Bağdat ve hatta Kerbela ile Necef’e yürüyecekleri tehdidini de savuruverdi.
 
ŞİİLER HAZIRLIK YAPIYOR
 
Şiiler ise bu tehditler karşısında adeta IŞİD işgaline hazırlanıyor. Bu aynı zamanda ‘ateşle oynamak’. Zira Maliki en başından şüphelendiğim gibi meclisi toplayıp olağanüstü hâl ilan etme çabasında Sünni ve Kürt vekillerin boykotuna uğrayınca milis güçlerine yöneldi. Amerikan desteğini alamazsa, başka çaresi de yok. Üstelik arkasına Şii ulemayı da aldı. Irak’ın büyük ulemalarından Ayetullah Sistani cuma günü eli silah tutan bütün erkekleri evlerini, şehirlerini ve kutsal mekânlarını korumak için silahlanmaya çağırdı. Oysa bugüne dek hiç böylesi bir çağrısı olmamıştı. Şimdi binlerce Şiinin kâh Bağdat’a aktığı kâh Necef ve Kerbela gibi kutsal şehirlerin savunmasına koştukları görülüyor. Assaib’ul Hak, Kataib Hizbullah, Bedir Tugayları gibi Şii milis grupları mobilize oluyor.
 
SUUD PARMAĞI
 
İnsan ister istemez Irak’ta Sünnilerle Şiileri yeniden gırtlak gırtlağa geleceklerine işaret eden bu resmin arkasında Suudi Arabistan’ı görüyor. Bu Riyad’daki monarşinin özlediği resim. Irak işgaliyle birlikte yayılan Şii etkisi karşısında neocon’lara İran’ı işaret ederek ‘yılanın başını ezin’ diyen Suudi Kralı, kendi evinde rahatsız olmadığı sürece radikal unsurları her yerde kullanıyor. Kafkasya’da, Libya’da, Balkanlar’da sonuncusunu da Suriye’de gördük... 2011 başlarından itibaren Körfez şeyhlerin fetvalarıyla aşırılıkçı ideoloji bütün bölgeye yayıldı. Son dönemde Suud’un rahatsızlık duyduğu, bumerang gibi kendine sıçrayacağından endişe ettiği için bu işte parmağı olmadığı söylemi doğrusu hiç tatmin edici değil. Suriye’de Suud monarşisi başarısız olurken, dosyanın teslim edildiği Prens Bendar kızağa çekilirken, bir elçi dahi yollamadıkları Bağdat’ta Maliki’nin devrildiğini görmek en fazla Vahhabi mezhepçi Riyad’ı sevindirir. Amerikan işgaliyle yayılan Şii etkisinin tersine dönmesinden en fazla onlar faydalanır.
 
İRAN’IN POZİSYONU
 
Irak’ta işgalin başından bu yana asıl iki güç etkili oldu: İran ile Amerika. İran’ın Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nden iki elit birliği Irak’a gönderdiği, Suriye’deki İran uzantısı milislerin ise Irak’a döndükleri iddialarından geçilmiyor. Namlı İranlı komutan Kasım Süleymani’nin bizzat gittiği Bağdat’ın savunmasını üstleneceği rivayet ediliyor. İran bunları şiddetle yalanlıyor. Yardım talebi almadıklarını ve bu söylentilerin ‘Sünni nüfusu kışkırtmak için’ çıkartıldığını söylüyor Tahran. Ama hiçbirisi değilse de danışmanlar ve silah yolladıklarından şüphe etmemek lazım.
 
İlginç olan İranlı üst düzey bir yetkilinin Reuters’a Bağdat’a destek için Amerikalılarla çalışabileceklerini söylemesi. Amerikan Dışişleri’nden çok kısa süre içinde “İran’la görüşmelerin nükleer müzakerelerle sınırlı olduğu” yanıtının gelmesini bir nevi ‘tersleme’ olarak alabiliriz. Lakin İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin bir gün sonra cumartesi günü ‘uluslararası düzenlemeler ve hukuk çerçevesinde yardıma hazır olduklarını’ belirtirken, “Bölgede her zaman istikrara yardımcı olduk, Afganistan’da olsun başka yerlerde olsun” sözlerini Washington’a ‘ince mesaj’ olarak okumak lazım. Ne de olsa Obama bu yıl sonunda Afganistan’dan çekilmeye hazırlanıyor ve Irak vakası Amerika’da ‘nasıl çekilmeli’ tartışmalarını körüklemiş durumda.
 
  OBAMA’NIN ZORLUĞU
 
Amerika’nın ‘Irak’ı parçalama’ hedefini hayata geçirdiği komplolarını haddinden fazla kolaycılık görüyorum. Irak’taki kaosun daha da artması en başta petrol piyasasını zorlar. Irak, OPEC’in Suudi Arabistan’dan sonra ikinci büyük üreticisi. Ham petrol ihracatı günlük 2,7 milyon varil kadar. Libya’daki kaos ortamına Ukrayna yüzünden Rusya ile yaşanan krizi eklerseniz, Irak’ta dünya petrol arzını etkileyecek hatta küresel ekonomik dengeleri derinden etkileyecek topyekûn bir savaşı ABD’nin istediğini düşünmüyorum. Siyasi açıdan Sünni isyanını fişekleyenin ABD olduğu yönündeki komplolar da saçma. Suriye’de ılımlı muhalefet örgütleyeceğim çabalarında baş hedef gösterdikleri IŞİD’i bu saatten kalkıp dünyaya ‘Sünni isyanının ılımlı çocuklarına’ çevirecek durumda değiller. Bu Obama’yı ‘Irak’ı El Kaide’ye teslim eden adam’ hâline dönüştürür. Bunu yapmak ayrı bir ‘ahmaklık’ seviyesi gerektirir. 
 
Obama’nın zorda olduğu, kontrolü yitirdiği de açık... Ama 2008’de seçildiğinden bu yana ‘Irak ve Afganistan işgallerini bitiren başkan’ olarak öne çıkarken, neocon’ların yediği herzelerin sorumluluğu omuzlarına yıkılıyor. Hem de Amerika’da kasımdaki ara seçimler yaklaşırken...
 
Hâl böyleyken Obama’nın Kongre’de kabul edilmesi çok zor olan ‘karaya asker gönderme’ yani çekilmeyi tersine çevirip yeniden işgale girişmesini beklemek zaten mümkün değil. Bu yüzen cuma günkü çıkışında ‘tüm seçenekleri değerlendirdiğini’ söylerken, ‘seçici eylemlerle teröristlerin Irak ve Suriye’de dizginlenmesinden’ söz etmesi önemlidir. Bu koşullarda en fazla da Maliki’ye silah, mühimmat ve siyasi destek sunması beklenebilir. Obama yönetimi yetkilileri de Batı medyasına ‘sınırlı bir hava harekâtı üzerinde çalışıldığını’ fısıldıyor. Ama bu IŞİD’in bazı hedeflerinden ibaret çok sınırlı bir operasyon olabilir.
 
Amerikan yönetimi son dönemde Ortadoğu’da radikal İslam olgusuyla ağzının yanmasına yol açan geleneksel ortak Suudi Arabistan bloku ile nükleer görüşmeler vesilesiyle 30 yıldır ilk kez diyaloga giriştiği İran’ı ‘dengelemeye’ çalışıyor. Amerikan dış politikasının yüzünü İran’a döndüğü tartışmaları açısından bu krizde Obama’nın tutumu belirleyici olacak. Krizin gidişatına göre İran’la şaşırtıcı ‘ortaklıklar’ sergilenebileceğini not düşmek gerek.
 
KÜRTLER İÇİN FIRSATLAR
 
Bu hengâmede en net resim Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde (KBY). Amerikan işgalinin başından bu yana en sağlam duran kesim Kürtler. Irak ordusunun kofluğu KBY için yıllardır arzuladığı sonucu doğurdu. Peşmerge güçleri petrol zengini Kerkük’ü kontrol altına aldı. Kürt siyasetçi Fuat Hüseyin’in ifadesi Kürtlerin hissiyatını özetliyor: “Musul’dan önce tamamıyla farklı olan yeni bir döneme girdik.” Kerkük’ü ‘tarihî başkentleri’ gören Iraklı Kürtlerin girdiği yol geri döndürülebilecek bir yol değil. Eylülde İskoçya’da, kasımda İspanya’nın Katalonya bölgesinde bağımsızlık referandumlarına atıf yapanlar eksik olmazken, de facto bağımsızlık yoluna girdikleri aşikâr. Pürüzlü olan IŞİD’le yüz yüze kalmış Rojava’nın durumu.
 
 
SURİYE’YE ETKİLERİ
 
IŞİD’in Musul hamlesiyle artık pratikte ortada Suriye-Irak sınırı kalmadı. Gelen haberlere bakılırsa IŞİD Suriye operasyonlarını durdurmuş, Irak’ta elde ettiği ganimetleri sevk etmekle meşgul. Muhalifleri destekleyen Suriye Gözlemevi’nden Rami Abdülrahman, Suriye’ye ağır silahların aktarıldığını söylüyor. IŞİD’in Suriye’deki rakip İslamcı gruplarla ateşkes müzakeresi yürüttüğünü de... IŞİD Irak’ta durdurulamazsa resim iyice karışacak demektir. Suriye’de işler eğer Amerikalılar Suriye’den ‘iyi çocuklar’ seçeneği çıkartamayacağını anlamazsa daha da kötüye gidebilir demektir.
 
  ORTADOĞU’YLA ‘HASTALIKLARINDAN’ AZADE İŞTİGAL
 
Bu tabloda diplomatları ve vatandaşları IŞİD’le birlikte Irak’a ‘rehin düşmüş’, Kürt meselesinde hâlâ tökezleyen Türkiye’ye gelince... Üç yıldır Suriye savaşından çıkan mesajlar artık Irak’la birleşirken, bölgeye kafa yoranlara çok şeyler anlatıyor. Maalesef bunları anlamak için öncelikle Reyhanlı’da vatandaşları öldüğünde ‘Sünni vatandaşlarım’ söylemi geliştirmeyen bir zihniyet gerek. En başta da Ortadoğu’yla iştigal etmenin en iyi yolunun ‘Ortadoğu’nun hastalıklı yanlarından’ azade durabilmek... Oysa ‘Ortadoğu’nun dinamikleri bu, ne yapalım’dan başlayıp, ‘Biz Sünniyiz, Şiiler çok şımarık’a varan bir zihniyetle karşı karşıyayız çoktandır. O yüzden daha söylenecek ne kaldı, ben de bilmiyorum.

  ceydak22@gmail.com

twitter@ceydak

Friday, June 13, 2014

İç savaşın kanlı cehenneminden geçmeden...





Kurulduğundan beri “çöken” bir devlet ve toplum yapısının sona erişini, ölümünü izlediğimiz bir dönemden geçiyoruz.
Kemalistlerin daha kurarken öldürmeye başladıkları bu yapının beynine son kurşunu, “öldürücü darbe” olarak sıkmak siyasal İslamcılara düştü.
Kemalizmin katı “laikçiliğinin” yerini katı “İslamcılıkla” doldurarak İslamcı bir kemalizm oluşturma hayali, kemalizmin çok çürük ve çok azap verici olan ama bu yapıyı taşıyan tek direğini, “laikliği” de o laikliğin etrafında oluşmuş “görüntü” hukuk sistemiyle birlikte kırınca geriye hukuksuzluklarla dolu bir yıkıntıdan başka bir şey kalmadı.
Bir devletin çöküşünün bütün karmaşasını, dağılmışlığını, ölçüsüzlüğünü, ilkesizliğini sarsıntılarla yaşarken aynı zamanda bu toplumun önünü açacak olan bir başka gelişmeyi daha yaşıyoruz, siyasete taşınan bütün “kutsal” değerlerin yok oluşunu.
Bugün artık ne laik kemalistlerin arkasına saklanabileceği kutsal bir Atatürk figürü kaldı, ne de İslamcı kemalistlerin arkasına saklanabileceği bir din.
Atatürk ve din perdesinin arkasına saklanan o korkunç ve kanlı hırsızlık, “dindar kemalistlerin” eşi görülmemiş aç gözlülükleri nedeniyle önündeki perdeyi parçalayıp yıktı, gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.
Atatürk adı epeydir zaten siyaset sahnesinin dışına itilmişti, son gelişmeler “dinin” ve “dindarlığın” etrafındaki o kutsal haleyi de parçaladı, siyasette siyasetçilerin arkasına saklanacağı kutsal bir değer kalmadı.
Çok yakın bir tarihten itibaren bu ülkede, siyasetçilerin aynı gelişmiş ülkelerdeki meslektaşları gibi “bir kahramanın” ya da bir “dinin” arkasına saklanmadan, siyasetin, hukukun ve demokrasinin gereklerine uyarak “çıplak” siyaset yaptıklarını göreceğiz.
Bu siyasetimiz için büyük bir gelişme ve değişim olacak.
Yaşadığımız bu “büyük ölümden” nasıl yeni bir toplum ve devlet çıkartabileceğimizi anlayabilmemiz için önce bu devlet ve toplum yapısının neden kurulduğu andan itibaren “ölmeye başladığını” anlamalıyız.
xxxxxxxxx
Türkiye, klasik analizlere izin vermeyecek kadar dar ve sığ bir toplumsal yapıya sahip.
Bu ülkede aristokrat yok, burjuva yok, proleter yok.
Sanayi devriminden geçmeyen bu ülkede hiçbir zaman çağdaş ülkelerle “eş zamanlı” bir üretim gerçekleşmemiş.
Peki böyle bir toplumda “ayrışmalar” neye göre olmuş?
Cumhuriyet’in kuruluş dönemine baktığımızda, üretimsiz bir toplumda “ekonominin en büyük patronu ve paranın sahibi” devletti. Toplum da devletle ilişkilerine göre ikiye ayrılmıştı. Devletin içine ya da etrafına kümelenmiş “devlet rantçıları” ile devletin kendisinden uzak tuttuğu “dışlanmışlar” vardı.
Üretimsiz bir ülkedeki kıt kaynak, devletin çevresine öbeklenenlere ayrılmıştı.
Devleti koruyanlar ve karşılığında devlet tarafından korunanlar daha ziyade “şehirlerde” kümelenmişlerdi. Devletten dışlananlar daha ziyade kasabalarda ve köylerde kalmışlardı.
Devletten beslenen “şehirliler” o andaki yönetim modeli olan “diktatörlüğü” savunuyorlar ve bu diktatörlüğün ideali olarak da “Batıcılığı” gösteriyorlardı. Diktatörlüğü savunmak iyiydi çünkü ancak bu sayede gelişmiş Batı ülkeleri gibi olabilecektik.
Devletten dışlanan “taşralılar” ise uğradıkları haksızlığa karşı bir isyan duyuyorlar ama o andaki yönetimden daha ileri bir yönetim modeli bilmedikleri için “halifeyi ve hilafeti” kurtuluş gibi  görüyorlardı. Uğradıkları haksızlık ve bu haksızlık karşısındaki çaresizlik sonucu ortaya çıkan “geçmişe sığınma” güdüsü onların “gerici” olarak damgalanmasına yol açıyordu.
Böylece hiçbir şekilde gerçek ve kurumsal demokrasi talep etmeyen ve birbirinden ölesiye korkup nefret eden iki grup çıkıyordu ortaya, bütün cumhuriyet tarihi de bu iki grup arasındaki gerilim üzerine bina ediliyordu.
Çökmüş bir imparatorluğun belki de en bakımsız, en gelişmemiş parçası olan Anadolu’da kurulan cumhuriyetin siyasetinde iki temel “kutsal değerin” bulunması da, kendilerini üretimleriyle var edemeyen, kendilerini üretimleriyle tanımlayamayan iki “grubun” kendilerini tanımlamak ve özdeşleştirmek için “kutsal değerlere” muhtaç bulunmasındandı.
Devletten dışlanmış olan taşralılar dine sarılırken, devletin korumasındaki şehirliler de kutsallaştırdıkları Atatürk’e sarılmışlardı.
Bunlar, siyaset sahnesinde bir kalkan gibi önlerinde tuttukları kutsal değerlerini samimiyetle içselleştirmemiş iki zümreydi…
Devletçi şehirliler “Atatürk” derken liderlerinin hayran olduğu, kendilerinin de göklere çıkarttığı Batı’nın temel değerleri olan hukuku ve demokrasiyi reddetmişlerdi.
Taşralıların (ya da son dönemlerde şehirleşmeye başlayan, varoşlara yerleşen taşralıların) ise din diye bağırırken ve cinselliğe neredeyse hastalıklı bir şekilde akıllarını takarken çoğunluğunun dinin temeli olan ahlakla ve dürüstlükle pek alakası olmadığı özellikle bu son dönemdeki “hırsızlık” karşısındaki duruşlarıyla ortaya çıktı.
Üretimsiz bir zenginlik hayali, tek para kaynağının devlet olması, toplumda neredeyse ortak bir arsızlık ve ilkesizlik yaratmıştı.
Bu ilkesizlik neticesinde iki kesim de, kendilerini temsil eden siyasal yapıların önderliğinde kendi tabularını, kendi yolsuzlukları ve hukuksuzluklarıyla çökerttiler.
xxxxxxxx
AKP iktidara gelene kadar “şehirliler” ordu destekli bir azınlık diktasını, taraftarlarını  “din ve irtica” korkusu ile “çağdışı ve kültürsüz” diye aşağıladıkları “taşraya” duyulan nefret etrafında bir arada tuttular.
Üretimin, bir hak mücadelesinin olmadığı yerde bir kitleyi bir arada tutmanın korkudan ve nefretten başka bir yolu da yoktu zaten.
Çok uzun süre devam ettirilen bu siyaset, iki kesim arasındaki nefreti gerçekten de biledi.
AKP iktidarının ilk yılları, bu iki kesim arasındaki nefreti, ortak bir “Avrupa Birliği” ülküsüyle herkesi birleştirerek ortadan kaldırma, bu iki kesimi barıştırma potansiyelini taşıyordu.
Yenilen “azınlıktaki” şehirliler “bir arada barış içinde yaşama” projesine olumlu bakmaya başlamışlardı ki AKP iktidarındaki büyük yolsuzluklar patlak verdi. Bir iktidarın normal bir siyasi yaşamda böyle yolsuzluklarla yoluna devam etmesine imkan yoktu. AKP, iktidarda kalabilmek için kemalistlerin eski oyununu devreye sokarak “nefreti ve korkuyu” canlandırdı, iki kesim arasındaki muhtemel birleşmeyi tümüyle ortadan kaldırdı.
Görünürdeki “kabuk devlet” hukuksuzlukla yıkılırken, toplum da nefretle çatlayıp ikiye ayrıldı.
Bir de Türk-Kürt, Alevi-Sünni gibi devlet eliyle yaratılmış  “iç bölünmeler” yaşayan bu iki büyük kesim birbirlerine düşmanlaştılar.
Bugünkü şartlar altında, bu toplumun iki kesiminin yeniden bir araya gelmesi, enerjilerini ortak bir gelecek için bütünleştirmeleri, ortak bir gelecek hayali kurmaları, siyasal iklim keskin bir şekilde değişene kadar birbirlerine saygı ve güven duymaları artık neredeyse imkansız.
Bundan böyle bu toplumu ne Atatürk, ne din, ne milliyetçilik bir arada tutabilir, toplumu bir arada tutacak hiçbir değer kalmadı. Kalmaması da belki doğal çünkü bunlar siyasette kullanılan ama samimiyetle inanılıp benimsenmeyen değerlerdi.
Ortak değerleri, ortak bir ahlakı, kendisini besleyecek ve geliştirecek bir üretimi olmayan, nefretle dolu bir toplum nasıl yoluna devam edecek?
Bugünkü yapıyla, iktidarda ister laik kemalistler ister İslamcı kemalistler olsun, bu toplum varlığını dağılmadan, bir iç savaşın kanlı cehenneminden geçmeden sürdürebilir mi?
Sürdüremezse, yaşayabilmek için nasıl bir refleks göstermeli?
Devam edecek...

Ahmakça hayallerin getirdiği felaket

Ceyda Karan Ceyda Karan ceydak22@gmail.com
 
Türkiye’den uzun süredir katliamlarını kaygıyla izlediğimiz Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) Musul’u da ele geçirdi; hani Misak-i Milli sınırlarımız içinde kalan, hani yıllarca bir koyup da üç alma hülyalarımızın vazgeçilmez ‘kızıl elma’sı diye sunulan!.. Çokkültürlü Musul’da bu vahşilerin sırf ‘kendilerinden saymadıkları için canlarını almayı hak gördükleri’ insanların can havliyle kaçışını izliyoruz... Kendilerini ‘muhafazakâr’ diye parlatan, ilkesiz, fikirsiz, zikirsizlerin pespaye hayal dünyalarının sonucuna bakın! Şimdi 1,8 milyon nüfuslu bu kent, besleyip büyümesinde bizim de katkımızın eksik olmadığı artık tüm dünyanın diline düşmüş bu vahşilerin elinde. Rehin alınan diplomatlarımız ve şoförlerimizle birlikte! Karşılığında ne diyorlar? Utanmadan “Sabrımızı zorlamayın” tarzı mesajlarla kuyruğu dik tutmaya çalışıyorlar.
 
Siyasi İslam’ın yıllardır her türlü mezhepçiliğinin bir lağıma dönüştürdüğü Irak ile üç yıldır her türlü musibetin taşındığı Suriye’de manzara ortada. Vaktiyle dış politikada allanıp pullanıp sunulan ‘stratejik derinlik’ şimdiden tarihe ‘stratejik rezillik’ olup geçti bile! Şimdi tek umabileceğimiz ahmakça hayallerle girişilen bu maceranın sonucunda, terör eylemleri ülkemizi vurmaması...
 
Bilin ki Türkiye’de bunları koruyup kollayan zihniyet ‘Türk tipi İhvanizm’dir, yani Osmanlı özentisi bir hayalperestlik ile şark kurnazlığı karışımı eklektik, akıllara ziyan bir zihniyet. Irak’ta da bunun karşısında Amerikan işgaliyle düğmesine basılmış rövanşist Şii mezhepçiliği vardır. Yarattıkları canavarları sevimli göstermek isteyenlerin Musul vakasını ‘Sünni isyanı’ diye pazarlayabilmesinin temelinde de iliklerine kemiklerine işlemiş bu mezhepçiliğin ‘siyasi kullanım değeri’ yatar. Zira her tür mezhepçilik düşmanını ziyadesiyle yaratıyor bu topraklarda... Günahı en başta bunu göremeyen, görüp de umursamayanların boynuna.
 
Biz kendi suçlarımızdan nasıl arınacağız onu düşünelim kara kara!.. Zira her ülke bir parça da ‘hak ettiği’ gibi yönetiliyor. Yalan, dolan, talan sadece sınırlarımızda da kalmadı, ‘stratejik rezilliğe’ dayanan dış politikamız sayesinde Suriye ve Irak’ta ölen onbinlerce garibanın kanı da elimizde... Hiç kaçacak yerimiz yok! AKP’yi iktidara getiren, bu tehlikeli dış politikayı uygulamasına göz yuman, takiyyelerine kanan asıl biziz! İşte bu yüzden yarın öbür gün bu katillerin orada burada intihar eylemleri düzenlemesiyle karşı karşıya kalırsak, bu da vebalimiz olacak.
 
Son yıllarda bütün ülkelere sirayet eden bu ‘İhvanizm’ temizlenmeden bölgenin bir nebze huzura kavuşmasına imkân ve ihtimal yok. Neden mi? En basit ifadeyle ‘ahmaklık’tan ötürü! Açalım biraz... Bunların pek çoğu gibi yağcılık, biat, kültürsüzlük, ahlaksızlık gibi nitelikleri sayesinde paye alabilenler örneğin, IŞİD’in Musul’u ele geçirmesini, bir komployla açıklıyor; ‘Gezi provokasyonu’! Gülmeyin, hep birlikte ağlayalım! Tabii ki hepsi bu kadar seviyesiz değil, mutlaka Halkbank gibi kamu kurumları ile diğer yandaş firmalardan alınan ilanlar ve gayrimeşru paralarla semirtilen kuytularda daha ‘seviyeli’ ahmaklıkları okuyacağız... Hiçbiri kalkıp ‘stratejik derinlik’ diye yazılmış o kötü ‘masal kitabının’ uygulanmaya kalkışıldığında bu ülkenin mezarının ‘derin kazılması’ dışında bir sonuç vermediğini de yazmayacak.
 
Bu rotadan ‘tam yol’ geriye basılmazsa durum fena. Zira bu icraatların baş aktörleri AKP’nin lideri, onun dışişleri bakanı ve Suudi istihbarat şefi Prens Bender’e özenenlerin sırasıyla birer kademe atlaması yani cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve dışişleri bakanlığına getirilmesi olasılığı yüksek. Eğer, Türkiye halkları bu korkunç geleceğe ‘hayır’ demezse, işte ondan sonrası mahşer! Ve AKP’lisi başta olmak üzere 76 milyonun her bir ferdi bu mahşerin sorumlusu. Böyle bir iktidarı bu güzelim ülkeye getirme basiretsizliği gösterdiğimiz için...
 
ceydak22@gmail.com
Twitter: @ceydak

Thursday, June 12, 2014

Bataklıksal derinlik politikamızın çetelerle imtihanı


Başlıktaki “Bataklıksal Derinlik” kavramı sizi huzursuz etti mi? Ortadoğu'ya bataklık denilmesine şiddet ve hiddetle karşı olanlardan mısınız? Yoksa bataklık hem de nasıl batık diyenlerden mi? Belki siz de benim gibi rüzgar nereden esiyor bakayım ona göre mi karar vereyim diyorsunuz? O zaman işimiz zor çünkü  bu bataklıksal derinlik zorlayıcı bir kavram şöyle ki: 22 Kasım 2013 de Dışişleri Bakanı, Ahmet Davutoğlu “Suriye bir bataklık, içinde her türlü haserat türüyor” derken 25 Ağustos 2012 de Ortadoğu üzerine kapsamlı çalışmalarıyla tanınan prestijli Ankara SETA’nın direktörü Taha Özhan "Bataklık" söylemi bölgeye dair cehaleti, apolitik bir tarifle kamufule etme girişimidir. Son olarak, "Bataklık söylemi oldukça pespaye bir oryantalizmin yerli versiyonundan başka bir siyasal düzeye takabul etmemektedir” diyorlar. Sizin de içinizde birşeyler acıdı mı? Evet, bu pespaye oryantalizm kulağa hiç de hoş gelmiyor…
Biz en iyisi ortada bir yol bulmaya çalışarak bataklıksal derinliği açıklayalım… Malumunuz, Musul, Tikrit bir direnişle karşılaşmadan İŞİD’in eline geçti. Bağdata yürür mü bu cihadistler diye kaygılananlar da var. Bilinmezi çoklar arasında belki en güvenlisi öncelikle bilinenleri sıralamak:
1- Türkiye’nin artık Suriye ve Irak Sınırı yok. Harita uzmanlarına iş düşüyor, ama Türkiye’nin sınırı su anda yerinde dursa da bu sınırın arkasında Irak ve Suriye olduğunu de facto söylemek imkansız. Hukuksal açıkdan belirsizlik nedeniyle hala ulus-devlet varmış gibi yapabiliriz, ancak bu bölgeyi hala ulus-devlet isimleriyle anıp analiz etmeye çalışanların bataklıksal derinliğimizde kaybolduğunu görüyorsunuz değil mi?
2- Yeni şartlar altındaki bölgede herşey anında değişebilir ve yeni isimler türeyebilir. Alfabe çorbası dediğimiz Özgür Suriye Ordusunun onurlu direnişçileriyle başlayıp İŞİD (Irak Şam İslam Devleti)nden Al Nusra'ya, Şam Arslanlarından El Kaide'ye kadar uzanan onlarca farklı bağlılığı olan gang/çete var.
3- Yeni gerçeklerin sunduğu yepyeni kanunlar var. Bu guruplar sadece varolma savaşı vermiyorlar, birbirlerinden iyi ve üstün olma savaşı da veriyorlar. Bölgedeki yerleşik nüfuslar yeniden toparlanıp göçe sürüklenirken gelenler para, silah, savaşçı toplama derdiyle şehirleri talan ediyorlar, güçlenenler yeni düzen kurmaya girişiyor.
4- Musul, Tikrit ve Bağdata kadar uzanan yolda bugün olanlar ani bir gelişme değil. Irak askerlerinin hiç direniş göstermeden kaçması –ki Irak ordusunun adı 1990lardan beri ne zaman anılsa askerlerini kaçarken görüyoruz—ötesinde 2012den beri İŞİD ve farklı güçler (Musulunda parçası olan) Ninewa adlı bölgeye 2012den beri sürekli saldırıyorlardı. Yani 10 Haziran işgali uzun zamandır detaylı olarak planlanan bir saldırı olarak görülmelidir.
5- Bu başarılar sadece çetelede bir zafer daha şeklinde okunmamalıdır. Çünkü şu ana kadar açıklanan bilgilerden İŞİD’in ciddi ölçüde silah, ve askeri malzemeyi ele geçirdiği,  (çoğu ABD yapımı) ayrıca farklı kaynaklardan da Musul ve çevresinde nakit paraya kavuştuğu öğrenilmiştir.
6- İŞİD’in diğer çetelerden ciddi bir farkı var. El Kaidenin Levanttaki uzantası, yahut subesi olarak görülen İŞİD artık sadece bir terror örgütü olarak görülemez. İŞİD gözardı edilemeyecek kadar  toprağa sahip, buradaki nüfusu idareyle sorumlu olduğunu iddia eden bir konvansıyanel askeri güçtür.
7- Irak İŞİD’la bir şekilde savaşabilir mi? Hangi Irak? Hala Irak bölünecek mi sorularının sorulmasına maruz kalmak oldukça akıl zorlayıcı.... Kürt bölgesine yüksek ölçüde maddi borcu bulunan Bağdat hükümetinin İŞİDle ABD desteği olmadan savaşabileceğini düşünmek çok zor. Bu durumda Türkiye ne yapmalı? Bağdat’a yeniden üstün teknoloji askeri donanımların inmesi Türkiye’nin leyhine midir? Ya buradaki Kürt nüfusun İŞİD tarafından kırılması? Tam İran ile ticaret/enerji üzerine anlamişken dengeler bozulur mu?
Türkiye'nin Suriye politikasını çok yanlış bulduğumu, milli menfaatlerinin ne olduğunu anlayamadığımı, farklı mecralarda tutarlı biçimde tekrarladım. Ve lakin Türkiye bir yola girdi, bu saatten sonra şöyle yapmasaydı böyle yapmasaydı demenin faydası yok. Şu anda ne yapılabilir? Şu aşamada sahadan “raw intel” dediğimiz, ham bilgi olmadan doğru bir yol haritası üretmek bizler için mümkün değil, ama bu işin içindekiler kaliteli donanımları varsa bunu yapabilirler, yapmalılar.
Türkiye Suriye’de Iraktan farklı bir siyaset izlemeye kararlı olarak yola çıktı. Aktif bir oyuncu, ve hatta oyun kuran olmak istediğini her daim dillendirdi. Yani Suriyeye gözü kapalı girmedi. Bu bizlere umut vermelidir.
Bazen ne acıdır ki söylemler eldeki yumuşak ya da askeri gücün sınırlarını çok aştı. Mesela “o sınır asla kapanmayacak biz açık sınır politikamıza devam edeceğiz” söyleminden, “turist diyen gelenlerin alında cihadist yazmıyor ki nereden bilebilirdik” vah vah… söylemine bir sallanışta geçiş yapıverdik.
Yine de sis oluşturan detayları bir kenara bırakırsak en zor krizlerin ortasında oldukça verimli olasılıklar vardır. Türkiye’nin bu durumu kendi leyhine çevirmesi yüksek bir olasılık. Yani evet Ortadoğu’ya bataklık deme pespaye oryantalistliğini tespit etmiş ciddi analistlerimiz ve onlarla çalışan Ortadoğu bataklığında üreyen haseratlardan dem vuran bir Dışişleri Bakanımız olması belki karamsarlık için yeterli. Yine de sahada Türkiyenin askeri ve istihbarat gücü saygı duyulan bir etken: hala kredibilitesi olan bir faktör. Stratejik yalnızlıktan bataklıksal derinliğe ilerlerken belki en çok Musul’un ne olduğunu düşünmeliyiz. Farklı etnik ve dini kimliklerin göç yollarında yer alan bu şehrin ezgileri bugün İstanbul’da, Atina’da duyuluyorsa İŞİD ve Bağdat arasındaki düğümü İran ve Suriye karmaşasında dengeleyebilecek bir Türkiye mümkündür. Ud ustası Münir Bashir’in evi Musul bize artık uzak olamaz… Ne kadar yakın olacağını belirlemek Suriye’de oyuncu olmak isteyen iktidarın elinde…. Ama gerçekleri bilerek, bilinçli hareket etmeliyiz. Inlerine girilemeyecek çeteler, derinliği kestirilemeyen girdapların coğrafyasında hala bataklık desek mi demesek mi tartışması yapmak hayra alamet midir sizce?

Wednesday, June 11, 2014

Ulusçuluk & Kültür

  
Ulusal devletlerin oluşumunu halkların uyanan ulusal bilincine bağlayan kanıksanmış görüş bir masaldan başka bir şey değildir. Ulusal devlet savunucuları için çok kullanışlı bir düşüncedir, ama yine de yanlıştır. Ulus, devletin sebebi değil, sonucudur. Ulusu yaratan devlettir; ulus, devleti yaratmaz. Bu bakış açısından halk ile ulus arasında, toplum ile devlet arasında olan aynı ayrım vardır.
Her toplumsal birim ortak ihtiyaçlar ve karşılıklı anlaşma temelinde kurulan doğal bir yapıdır. Bu birim organik olarak aşağıdan yukarıya genel çıkarı garanti etmek ve onu korumak için kurulur. Her ne kadar toplumsal örgütlenmeler giderek kemikleşse ve temel yapı halini alsa da, ortaya çıkışlarının altında yatan hedef çoğu örnekte açık bir şekilde ortaya konabilir. Her devlet örgütü insanlar üzerine bir takım yöneticiler tarafından empoze edilen yapay bir mekanizmadır ve toplumdaki ayrıcalıklı bir azınlığın çıkarlarını güvence altına almak ve korumaktan başka hiçbir amaca hizmet etmez.
Bir halk, toplumsal birliğin doğal sonucudur. Dışsal yaşam koşullarının belirli bir benzerliğinin, ortak bir dilin ve iklim ile coğrafi çevrenin özel karakteristiklerinin ortaya çıkardığı insanların karşılıklı bir ortaklığıdır. Bu şekilde birliğin her üyesinde yaşayan ve birliğin en önemli toplumsal varoluşunu oluşturan belli ortak özellikler doğar. Bu ilişki yapay olarak ne kadar yok edilebilirse, yapay olarak o kadar ortaya çıkarılabilir. Öte yandan ulus, siyasal güç için verilen mücadelenin yapay sonucudur, tıpkı ulusçuluğun modern devletin politik dininden başka hiçbir şey olmaması gibi. Bir ulusa ait olmak, bir halka ait olmanın tersine hiçbir zaman derin ve doğal nedenlere dayanmaz; her zaman politik etkenlere tabidir ve ardında ayrıcalıklı azınlıkların çıkarlarının yattığı devlete dayanır. Basitçe ayrıcalıklı kast ve sınıfın iş temsilcisi olan küçük bir grup diplomat, belli insanların hangi ulusa üye olduklarına oldukça keyfi bir biçimde karar verir. Bu insanların onayı sorulmaz bile, iktidarın bu eylemine boyun eğmeleri beklenir.
Halklar ve insan grupları devlet ortaya çıkmadan çok önce de varlardı. Ayrıca bugün de devletin yardımı olmadan varolmaya ve gelişmeye devam ediyorlar. Doğal gelişimleri ancak bir dış güç hayatlarına zor kullanarak müdahale ettiğinde ve onları daha önce bilmedikleri kalıplara sokmaya zorlayınca engelleniyor. Bu halde ulus, devlet olmaksızın düşünülemez. Ulus, devlet ile kaynaşmıştır ve varoluşunu devlete borçludur. Sonuç olarak eğer ulusu devletten ayırmaya çalışır ve onun devletten bağımsız kendi başına bir varoluşu olduğunu kabul edersek, ulusun gerçek doğasını hiçbir zaman anlayamayız.
Bir halk daha dar sınırlara sahip bir topluluktur. Ancak bir ulus, kural olarak ortak bir devlet çatısı altına az ya da çok miktarda şiddet kullanılarak sokulmuş bir dizi farklı halkları ve insan gruplarını kapsar. Gerçekte Avrupa’da hiçbir devlet yoktur ki, orijinal olarak farklı soylardan ve dillerden olan, sadece bir hanedana ait, ekonomik ve politik çıkarlar için bir ulus haline getirilmiş farklı halklardan oluşmasın.

Tüm ulusçuluklar doğası gereği gericidir (reactionary), çünkü büyük insan ailesinin farklı parçalarına önyargıya dayalı belirli bir karakter atfetmeye çabalar. Bu açıdan bakınca ulusalcılık ideolojisi ile tüm dinlerin arasındaki karşılıklı ilişki gözler önüne serilmiş olur. Ulusalcılık bir yandan insan cinsinde ifadesini bulan organik birlik içinde yapay ayrımlar ve bölünmeler yaratır. Öte yandan hayali bir kavramdan kaynağını alan kurmaca bir birlik için gayret sarf eder. Ulusçuluğun savunucuları belli bir insan grubunun tüm üyelerini, başka gruplardan daha da açık bir şekilde ayırt edilebilecekleri şekilde düzenlemeye çalışır. Bu açıdan sözde “kültürel ulusçuluk” politik ulusçuluktan farksızdır; çünkü kültürel ulusçuluk kural olarak, politik ulusçuluğun politik hedeflerini gizler ve ona hizmet eder. Bu ikisi birbirlerinden ayrılamaz, aynı çabanın farklı ifadeleri olmaktan ibarettirler.
Kültürel ulusçuluk en saf haliyle, halklar yabancı bir yönetimin altına girip, bu yüzden politik güce ilişkin kendi planlarını uygulamaya sokamayınca ortaya çıkar. Bu durumda “ulusal düşünce” halkın kültürünü oluşturma faaliyetleri ile meşgul olmayı tercih eder ve ortadan yok olmuş ihtişam ve geçmiş zaferlerin hatıralarını kullanarak ulusal bilinci canlı tutmaya çalışır. Çoktan efsane haline gelmiş bir geçmiş ile bir köleliğin yaşandığı bugün arasında yapılan bu karşılaştırmalar, insanları yaşanan adaletsizliğe karşı iki misli hassas hale getirir, çünkü insan ruhunu hiçbir şey gelenek kadar güçlü bir biçimde etkileyemez. Fakat eğer böyle insan grupları yabancı boyunduruğunu er ya da geç silkip atmayı başarırlar ve kendileri bir ulusal güç olarak ortaya çıkarlarsa, o zaman çabalarının kültürel bölümü kesin bir şekilde arkaplana atılır ve yerini politik amaçlarının kuru gerçekliğine bırakır. Avrupa’da savaştan (1. dünya savaşı; ç.n.) sonra yaratılmış çeşitli ulusal oluşumların yakın tarihi bunun açık kanıtıdır.

Kültürel ulusalcılıkta kural olarak aslında hiçbir ortak yanı olmayan iki ayrı duygu ortaya çıkar; çünkü yurt sevgisi “yurtseverlik” değildir, devlet sevgisi değildir, kökünü soyut bir ulus düşüncesinden alan sevgi değildir. İnsanın gençlik yıllarını üzerinde geçirdiği toprak parçasının, onun en temel ve en gerçek duygularına nasıl derin bir şekilde sinmiş olduğunu kanıtlamak için fazla bir çaba gerekmez. Çocukluğun ve ilk-gençliğin etkileri kişinin ruhunda en kalıcı ve dayanıklı izleri bırakan etkilerdir. Yurt bir nevi insanın giysisidir, en içten bir şekilde aşina olduğu kıvrım ve dikişler onunkilerdir. Bu yurt sevgisi/duygusu ilerleyen yıllarda çoktan yıkıntılar altında kalmış bir geçmişe dönük hissedilen hasreti doğurur ve romantiklerin o geçmişi öyle derin bir şekilde sevmesine yol açan da budur.
Sözde “ulusal bilinç” ile bu yurt sevgisinin hiçbir ilişkisi yoktur, ikisi sık sık aynı potaya konur ve sahtecilik yapılarak ikisi birmiş gibi gösterilir. Aslında gerçek yurt sevgisi daha doğuşunda “ulusal bilinç” tarafından yok edilir. Çünkü “ulusal bilinç” her zaman, insanların yurtlarının bitmek tükenmez çeşitliliğinden kaynağını alan türlü farklı duygu ve düşüncesini düzenlemeye ve onları önceden belirlenmiş bir biçime sokmaya çalışır. Gerçekte yalnızca ulusalcı devletlerin çıkarına olan ve onların arzuladığı, o mekanik birleştirme çabalarının kaçınılmaz sonucudur bu.
İnsanın yurduna olan doğal bağlılığının yerine, sorumluluk ve itaat içeren bir devlet sevgisi koyma girişimi çağımızın en garip olgularından biridir. Devlet öyle bir yapıdır ki, oluşumunu pek çok tesadüfe borçludur ve bu oluşum sürecinde zorunlu olarak hiçbir bağlantısı olmayan parçalar acımasız bir şiddetle birleştirilir. “Ulusal bilinç” olarak adlandırılan olgu, politik iktidarın kaygıları ve çıkarları uyarınca yapılan propagandanın yarattığı bir inançtan başka bir şey değildir. “Ulusal bilinç” geçmiş yüzyılların dinsel inançlarının yerine geçmiştir ve bugün kültürel gelişmenin önündeki en büyük engeldir. Yurt sevgisinin soyut bir ulus kavramına duyulan saygı ile hiçbir ortak yanı yoktur. Yurda duyulan sevgi “iktidar arzusu” taşımaz, komşuya yönelik beslenen içi boş ve tehlikeli üstünlük düşüncesinden bağımsızdır, ki bu her türden ulusçuluğun en güçlü karakteristiğidir. Yurda duyulan sevgi, ne pratik politikaya bulaşır, ne de devleti desteklemeyi kendine dert eder. Yurt sevgisi sadece, insanın (yurdunun da bir parçası olduğu) doğaya duyduğu sevgisi gibi özgürce ifade edilmesi gereken içsel bir duygudur. Bu şekilde bakıldığında yurt sevgisinin yerine, hükümet tarafından sipariş edilen ulus sevgisinin geçirilmesi, doğal bir gelişmenin yerine yapay bir kopyayı geçirmeye benzer.
Rudolf Rocker
Çeviri: Kara Kızıl Notlar
Kaynak: insurrectionary anarchists

Sunday, June 8, 2014

RUSYA – ÇİN JEOPOLİTİK OYUNU



Immanuel Walerstein
“Batı” âleminde işbaşında olan hükümetler, siyasetçiler ve medya kuruluşları başka diyarlarda oynanmakta olan jeopolitik oyunu idrak etmede yetersiz oldukları anlaşılıyor. Rusya ve Çin arasında daha yakınlarda yapılan anlaşma ile ilgili analizler Batı’nın oynanmakta olan jeopolitik oyunu algılamada yetersiz olduğuna dair çarpıcı bir örnektir.
Rusya ve Çin, 16 Mayıs’ta, sonsuza dek devam edecek, ancak, askeri özelliği olmayan bir “dostluk anlaşması” imzaladıklarını ilan ettiler. Eş zamanlı olarak, Rusya doğalgazının Çin’e ihraç edileceği boru hattının inşa edileceği Doğalgaz Anlaşması’nı da ilan ettiler. Çin yönetimi, Rusya’nın kendi payına düşen boru hattını düşeyebilmesi için gerekli finansmanı sağlayacak. Gazprom Şirketi de (Rusya’daki en büyük doğalgaz ve petrol üretim firması), belli bir zamanda geçerli bir anlaşma konusu, Çin’e bazı ücret ayrıcalıkları tanıyacak.
Mayıs 15’te çıkan basın organlarına bakacak olursak, böylesi bir anlaşmanın neden mümkün olmadığına dair yorum yaplan makalelerle doluydu. Bununla birlikte, ertesi güne gelindiğinde, Batılı ülkelerin hükümetleri, siyasileri ve medya kuruluşları arasında Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin’in jeopolitik zafer kazandığını düşünenler (ve bu durumdan dolayı hoşnut olmayanlar) ile Rusya - Çin arasında anlaşma yapılması dünya siyaseti seyrinde herhangi bir jeopolitik farklılığın meydana gelmesine neden olmayacağı görüşünde olanlar şeklinde bir bölünme yaşandı.
Birleşmiş Milletlerde yapılan tartışmalar ve oylamalar sırasında bu durum açıkça görülüyor. Rusya ve Çin, son birkaç yılda yapılan Güvenlik Konseyi toplantılarında, genellikle değişik Avrupa ülkelerinin de destek verdiği, sonraki aşamalarda askeri müdahaleye zemin hazırlayıcı nitelikte, Ukrayna’daki iç savaş ve Ortadoğu’daki çok yönlü çatışmalar tarzında,  doğrudan bir müdahaleye imkân verme özelliği bulunan, ABD’nin muhtelif önerilerine çekince oyu veriyorlar.
Rusya’nın (ABD egemenliğine karşı) Ukrayna’da sergilediği iddia edilen tutumundan dolayı, ABD’nin uygulamaya çalıştığı tek taraflı yaptırımlar ve daha fazla yaptırımda bulunma tehdidi, Rusya’nın doğalgaz ve petrol ürünlerini ihraç etmesine yönelik mevcut anlaşmalara ilaveten, yeni pazarlara açılma arzusunda herhangi bir telaşlanma yaşanmasına yol açmadı. Ve konjonktürsel bu durum, yeri geldiğinde, ABD ile Rusya arasında daha önce yaşanan “Soğuk Savaş” halini yeniden gündeme getirdi. Acaba, iki güç arasında, egemen olmak amacıyla izlenen politika, Rusya ile Çin arasında yeni bir anlaşma yapılmasının gerçek çıkış noktası mıdır?
Her iki gücün, devletlerarasında farklı çıkar ittifakları kurma çabası içinde olduklarını düşünüyorum. Şöyle ki; Rusya aslında Almanya ile ittifak yapma arayışı içindedir. Ve Çin’in ise aslında ABD ile bir ittifak yapma peşinde koşmaktadır. Taraf devletlerin bu manevra girişimi aralarında “sonsuza dek ittifak” olarak ilan ediliyor.
Almanya’da, Rusya’nın Avrupa küresine dâhil edilme olasılığı karşısında içten içe bölünme yaşandığı açık. Böylesi bir anlaşma olması halinde Almanya’nın avantajı; ihraç edeceği ürünler için Rusya coğrafyası tabanlı pazarın konsolide edilmesi, enerji ihtiyacını karşılama garantisi ve Rusya askeri gücünü uzun vadeye yönelik küresel planına dahil edilmesi. Bu yönde bir oluşum, kaçınılmaz olarak, yalnızca Alman kamuoyunda değil, aynı zamanda, Polonya ve Baltık Devletlerinin de itiraz edeceği, NATO sonrası bir Avrupa’nın kurulması anlamına gelir. Rusya’nın bakış açısına göre, Rusya-Çin dostluk anlaşmasının amacı, Rusya ile faaliyet sürdürmeye uygun Almanya karşısında kendi konumu güçlendirmek.
Çin’e gelince, bu gelişmelerin yaşanmasında, esas olarak, ABD’nin Doğu Asya’daki faaliyetlerini zayıflatmayı hedefliyor. Ancak, Birleşik Devletler ile olan ilişkilerinde zayıflık yaşanması değil, tam aksine, güçlenmesi taraftarı olduğunu açıklıyor. Çin yönetimi, aynı zamanda, bu dönemde pazarlık yapma imkânı olduğu düşündüğü oranda ABD’de yatırım yapmayı planlıyor. Çin Cumhuriyeti, Doğu ve Güneydoğu Asya’da bölgesel egemen güç sıfatıyla, yükselen güç olduğunu Birleşik Devletlerin kabul etmesini istiyor. Çin yönetimi, Birleşik Devletlerin Japonya ve Güney Kore’nin bölgede nükleer güç haline gelmesini önlemede Çin nüfuzunu kullanmasını istiyor.
Çin’in bu dönemde arzuladığı şey, şüphesiz ki, ABD’de hâkim ideolojik dil ile uyumsuz olma hali değil. Bununla birlikte, Birleşik Devletlerde, özellikle en önemli kurumsal yapılarda olmak üzere, bu yönde gelişim gösteren ittifak alanlarında sessizce seyreden bir desteğin olduğu anlaşılıyor. Rusya’nın, dostluk anlaşması yaparak, kendi açısında faydalı gördüğü yönde Almanya’nın hareket etmesini arzuladığı gibi, Çin yönetimi de aynı düşüncesini ABD ile gerçekleştirmek istiyor.
Rusya ile Çin arasında sürdürülen bu jeopolitik oyun başarı ile sonuçlanacak mı? Kimine göre belki..! Kimine göre hiç bir şekilde. Buna rağmen, hem Rusya ve hem de Çin bakış açısına göre konuyu ele alacak olursak, oynanan bu jeopolitik oyunu sürdürmelerinde her iki devletin kazanacakları çok şeyleri var. Ama kaybedecekleri ise çok az. Esas sorun, Almanya ve Birleşik Devletlerdeki iç kamuoyu tartışmalarının yakın gelecekte nasıl seyredip, ne yöne evirileceğidir. Dünya siyasetinin, önceki dönemde olduğu gibi, ABD ile Rusya arasında “soğuk savaş” dönemine döneceği yönünde argümanlar var. Rusya ve Çin yönetimlerinin bu jeopolitik manevrasını basit bir karşı oyun olarak algılamak da, Rusya ve Çin’in aslında jeopolitik bir oyun oynadıkları ve diğer yandan da, bu oyuna karşı adım olabilecek adımları attıkları şeklinde yorum yapanların düşüncesidir.

Kaynak : http://www.iwallerstein.com/russian-chinese-geopolitical-game/

Çeviren: Nizamettin Karabenk