Monday, May 5, 2014

Hapishaneler üzerine bir inceleme

Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde, sanıldığının aksine cezaevlerinin tarihçesi anlatılmıyor. Foucault, bu çalışmasında iktidar olgusunu, iktidarın kullandığı teknikleri ve etkilerini inceliyor. Son yıllarda dünyada ve Türkiye’de artan hapishanelerin, ve ceza infaz durumlarını bu bakış açısıyla incelememizi gerektiriyor.
Modern toplumu 'disiplin/kontrol toplumu' olarak isimlendiren düşünür, sözkonusu toplumu cezaevi, okul, kışla ve işletme örnekleri ile açımlıyor. Zira Foucault’a göre modern toplumun kendisi bir cezaevi. Şöyle der: “İktidarı kullananların görmezden gelinemez meydana çıkışı ile kendini gösteren iktidarın yerine, iktidarının objelerini gizliden gizliye sinsi bir şekilde nesneleştiren bir iktidar geçiyor. Gösterişli egemenlik sembolleri geliştirmek yerine boyunduruk altına alınan özneler hakkında bir bilgi birikimini şekillendiriyorlar.“ Modern toplumda uygulanan iktidar tekniklerini inceleyen Foucault, Panopticum metaforunu kullanır. Bu metafor ile görülmeden gözetim altında tutma olgusu dile getirilir. Bu kavramı hapishane özgülünde ele alacak olursak; özellikle ilkçağ Avrupası’ndaki cezaevleri ile ilgili gelişmelere bakmak gerekir. Zira bildiğimiz hapishane, modern dönemin bir aygıtıdır.
Yeniçağın başına kadar batı Avrupa’da kiliselere bağlı hücreler, çalışma kampları ve halka açık infazlar yoğunluktaydı. Özellikle darağaçları bir gösteri mekanı olarak değerlendirilebilir. Ancak on sekizinci yüzyılın sonu, on dokuzuncu yüzyılın başında gösterilerin yerini hapsetme alır. Yoğun reformlar sonucu idam cezası yerine özgürlükten mahrum bırakma ve ıslah edici disipline geçme eğilimi ağırlık kazanır.
İktidar modeli olarak hapishane
Foucault’a göre on dokuzuncu yüzyılda Batı toplumlarında hapishanenin yaygın bir biçimde benimsenmesi iktidar alanlarındaki çok önemli bir geçiş dönemine işaret ediyor. “Temsili, sahne benzeri, anlamlandırıcı, kamusal kolektif model“e dayalı bir toplum düzeni tipinin ortadan kalkması ile bir başka “zorlayıcı, tüzel, tekil, gizli cezalandırma iktidar modeli“ ortaya çıkar. Fransız filozof eserinde disiplin ve gözetlemeyi hapishanenin iki temel özelliği olarak değerlendirirken, bunların sadece hapishaneye özgü olmadığını da vurgular. Artık “görünmezliği“ yoluyla uygulanan disiplinci iktidarın on dokuzuncu yüzyıl sanayi kapitalizminde öne çıkmış bir dizi başka organizasyonda da (fabrikalarda, okullarda, kışlalarda, bürolarda, hastanelerde vb.) yaygın olarak kullanıldığını belirtir. ‘Görünmez iken gözetleyen’ disiplinci iktidarı yaşayanlar ise bu yeni iktidar teknolojisine razı olmaktadırlar. Zira, bireylerin sürekli ‘gözetim altında’ olmaları gerektiği düşüncesi, disiplinin doğal bir parçasıdır. Dolayısıyla Foucault tarafından kullanıldığı biçimiyle Panoptizm, on sekizinci yüzyıldan itibaren Batı toplumlarında artan gözetim ve kontrol mekanizmaları ve bu bağlamda bireylerin sosyal uyarlığını tarif eder. Toplumu, yaşamın bütün alanlarında değişik kurum ve organizasyonlarla kontrol eden Panoptizm ayrıca “iktidarın mikro fiziğini“ ayarlar. Panoptizmin etkisi ise, bir bireyin sürekli gözetleniyor olma ihtimali yönündeki bilinçte saklıdır. Birey, gerçekten gözetleniyor olup olmadığından bağımsız olarak, kendini var olan normlara göre disipline eder.

Suçun cezalandırılması mı önlenmesi mi?
Foucault, Yunanca panoptes = ‘her şeyi gören’ kelimesinden türeyen Panoptizm kavramını geliştirirken, Panopticon isimli hapishane modelinden esinlenir. Bu modelin yaratıcısı ise İngiliz hukukçu ve sosyal reformcu Jeremy Bentham’dır (1748-1832). Klasik ütilitarizmin kurucusu sayılan ve sistematik hukuk pozitivizmin ilk savunucularından olan Bentham, İngiltere’de ceza hukuku ile ilgili tartışmalara aktif bir şekilde katılır. ‘Psikolojik baskı teorisi’ni benimseyen Bentham’e göre önemli olan suçun cezalandırılması değil, önlenmesidir. Ceza ise, potansiyel suçlunun suç işlemesini önleyecek bir faktör olarak değerlendirilmeli. Ceza infaz sisteminde reformların yapılmasını savunan Bentham, bu çerçevede tamamen gözetime dayalı bir hapishane olan Panopticon modelini geliştirir.

Panopticon modeli
Jeremy Bentham, geliştirdiği modeli mimari bir taslağa da kavuşturur. 1791 yılında hazırladığı taslakta cezaevinin kendisi halka biçimli bir binadır. Ortasında bir avlu ve avlunun ortasında bir kule vardır. Halka hem içeriye hem dışarıya bakan hücrelere bölünmüştür. Bu küçük hücrelerin her birinde bir mahkum vardır. Merkezi kulede ise gözetleyici gardiyan vardır. Her hücre hem içeriye hem dışarıya baktığından, gardiyanın bakışı tüm hücreyi kat edebilir. Hiçbir karanlık nokta yoktur ve sonuç olarak, bireyin yaptığı her şey gardiyanın bakışına açıktır. Bu gardiyan kendisinin her şeyi görebileceği, buna karşılık kimsenin kendisini göremeyeceği şekilde panjurlar, yarı açık bölme pencereleri arasından gözlemde bulunur. Sonuç olarak, çok sayıda mahkum tek gardiyan tarafından sürekli gözetlenebiliyor. Jeremy Bentham bu model ile, bütün mahkumların sürekli olarak kurallara uygun hareket etmesini sağlamak istedi. Çünkü kurallara uymadığında cezalandırılacak olan mahkumun gözetlenirken kural çiğnemeyeceğini düşünüyordu.

iktidarı zihinle uygulama yöntemi
Panopticon sadece mimari bir biçim olmayıp, aynı zamanda özelde bir yönetim biçimidir. İnsanların zihinleri üzerinde zihinle iktidar uygulama şeklidir. Tutuklu, kendinin gözlenip gözlenmediğini asla bilmezken, hep şüphe duyar. Böylece gözlenenler gözleyenin ne zaman kendilerini gözlediklerini bilmedikleri için davranışlarını sınırlamak ve sanki her an gözetleniyormuş kanısına kapıldıklarından, Panopticon disiplinini içselleştirirler. Bentham’in doğrudan angaje olmasıyla birlikte on dokuzuncu yüzyılın başında böylesi bir hapishanenin inşa edilmesi için çalışmalara başlandı. Fakat bu proje 1811 yılında tamamlanmadan durduruldu. Ancak Panopticon modeli sonraki yıllarda özellikle Batı toplumlarında uygulanan bir hapishane modeli oldu.

Sürekli gözetim ve tecrit
Bunlardan biri, ABD’nin Philadelphia kentinde bulunan Eastern State Penitentiary Cezaevi. 1822-1829 yılları arasında inşa edilen bu cezaevi yıldız şekline sahip. Bu cezaevi iki temel amaca göre inşa edilmişti. Bunlar; sürekli gözetim ve tecrit. 6 tane uzun yapı kanadının tam ortasında bulunan kuleden bütün cezaevi gözetlenebiliyordu. Tek kişilik hücrelerde kalan mahkumları ne kendi aralarında, ne de dış dünyası ile iletişim kurma olanağına sahiptiler.

Philadelphia’daki Eastern State Penitentiary Cezaevi daha sonra birçok cezaevi için model niteliğindeydi. İngiltere’nin başkenti Londra’da 1842 yılında inşa edilen Pentonville Hapishanesi ile Kuzey İrlanda’da yapımı 1819’da tamamlanan Armagh Gaol Cezaevi bunların arasında yer alıyor. Ancak bütün bu panoptikum cezaevleri arasında, Bentham’in modeline en yakın olan, Küba’daki Presidio Modelo hapishanesidir. ‘Model Cezaevi’ anlamına gelen bu hapishane, vaktinde Latin Amerika’daki en güvenlikli cezaevi idi. 1926-1931 yılları arasında diktatör Machado tarafından Nueva Gerona yakınlarında inşa ettirildi. Presidio Modelo toplam 4 binadan oluşuyor. Daire şeklindeki her bina 5 kata sahip. Her binada 93 hücre bulunuyor. Ayrıca her binanın ortasında yüksek bir gözetim kulesi bulunuyor. Böylece bütün mahkumlar 24 saat gözetim altında tutulabiliyordu. Günümüzde artık müze olarak kullanılan bu cezaevinin en ünlü mahkumları, 1953’te başarısız bir darbenin ardından tutuklanan Fidel Castro ve Che Guevara.
Sürekli izlemeyle mahremiyet hakkının ihlali
Yine aynı şekilde 1917-1925 yılları arasında inşa edilen ve ABD’nin İllinois eyaletinde bulunan Stateville Hapishanesi Bentham’in Panopticon modeline göre inşa edildi. F-tipi hücrelerine sahip cezaevi, ABD’deki en yüksek güvenlikli tutukevidir. 2 bin 700 tutsağın tutulduğu cezaevi de daire şeklinde olup, avlunun ortasında, bütün hücrelerin görüldüğü bir kuleye sahiptir. Stateville, hala kullanılan bir Panopticon Cezaevi’dir. Görüldüğü gibi Panoptizm, bir iktidar mekanizması olup, teknik gelişmelerin günümüzdeki gibi hızla yaşanmadığı bir dönemde hapishanelerde sürekli denetim için kullanıldı. Her insanın sahip olduğu mahremiyet hakkı mahkumlar açısından böylece ortadan kaldırılmış oldu. Panoptikum olarak isimlendirilen cezaevi modeli ile mahkumlarda sürekli olarak izlenme psikolojisi yaratıldı. Hücresinde bulunan mahkum, ne zaman izlendiğini bilemez. Zira kuledeki gardiyanı göremez. Ancak gözetim altında olma ihtimali ister istemez onun mahremiyetini yok ediyor…

Ramazan Başar
Foucault, Michael: Hapishanenin Doğuşu; 1975
Çicek, Meral: Ozgur Politika; 2009

Sunday, May 4, 2014

Rusya ve Ukrayna krizi – Samir Amin


Uluslararası alanda bağımsız bir politika izlemeye çalışan Rusya’nın, yaptırımlarla daha da kırılgan hale durumu, onu Emperyalist Üçlü’nün etkin tekellerinin – ekonomik oligarşisinin taleplerine cevap vermeye zorlayarak, onlarla uyumlu hale getirmeye itecektir
1) Mevcut küresel durumda, emperyalizmin tarihi merkezleri (ABD, Batı ve Merkez Avrupa, Japonya – yazıda “Emperyalist Üçlü” olarak ifade edilecek-) tarafından domine edilen ve dünyanın kontrolünü elde tutmaya yönelik stratejinin ayakları şunlardır:
a) Emperyalist Üçlü’nün ulusötesi sermayesinin, kendi özel çıkarlarıyla ilgili tek başına karar verebilmesi için sözde neo-liberal ekonomik küreselleşme;
b) ABD ve onun alt müttefikleri ( NATO ve Japonya) tarafından dünyanın askeri kontrolünü sağlamak için, boyunduruğu altında olmayan ve Emperyalist Üçlü haricinde hareket eden herhangi bir ülkenin girişimini yok etme;
Bu bağlamda, dünyada Emperyalist  Üçlü’den olmayan diğer ülkeler ya düşmandır ya da potansiyel düşmandır. Üçlü’nün ekonomik ve siyasi stratejisine tam teslimiyeti kabul eden Suudi Arabistan ve Katar isimli iki yeni “Demokratik Cumhuriyet” bu kapsamın dışındadır.  Batı medyasının sürekli ifade ettiği sözde “Uluslar arası toplum”, G7 ülkeleri ile Suudi Arabistan ve Katar’dır. Bunların dışında kalan ülkeler, Emperyalist Üçlü’nün politikalarıyla uyum gösterse bile, bu ülkenin halkları ittifaka karşıysa, potansiyel düşmandır. 2) Bu çerçevede Rusya  bir “düşman”dır.
Sovyetler Birliği ile ilgili değerlendirmememiz ne olursa olsun (“sosyalist” ya da başka bir şey) Emperyalist Üçlü bununla savaştı, çünkü bu egemen kapitalizm / emperyalizmden bağımsız  gelişen bir girişimdi.
Sovyet sisteminin çökmesinden sonra, bazı insanlar (özellikle Rusya’da), aynı Almanya ve Japonya örneğinde olduğu gibi, Batı’nın “kapitalist bir Rusya”ya karşı çıkmayacağını düşündü (savaşı kaybetti, ama barışı kazandı).  Ama unuttukları, Batılı güçler, Sovyetler Birliği’nin bağımsız politikalarıyla baş edebilmek için, eski faşist ülkelerin yeniden inşasına destek verdiler.  Şimdi bu tehdit kayboldu ve Emperyalist Üçlü’nün hedefi, direnmesini engellemek ve tam teslimiyet  için Rusya’nın kapasitesini yok etmektir.
3) Ukrayna trajedisindeki mevcut gelişme, Emperyalist Üçlü’nün stratejik hedefinin gerçekliğini göstermektedir.
Üçlü, Kiev’de “Avrupa/Nazi Darbesi”ni düzenledi. Hedeflerine ulaşabilmek için (tarihsel olarak iki kardeş ulus olan Rus ve Ukraynalıları ayırmak), yerel Nazilerin desteğine ihtiyaç duydular.

Emperyalist Üçlü’nün politikalarını, “demokrasiyi destekleme” şeklinde sunan Batı Medyası yine aynı retoriği kullanarak, yalan söylemeye devam etti.  Bu üçlü hiçbir yerde demokrasiyi desteklemedi.  Aksine, bu politikalar sistematik olarak, en anti-demokratik (bazı durumlarda “faşist) yerel güçleri destekledi.  Yugoslavya’da Hırvat ve Kosovalı yarı faşistleri, Doğu Avrupa’da Macaristan’ı, benzer şekilde  Baltık ülkelerindekileri yerel hareketleri.
Sistematik olarak  Doğu Avrupa ülkelerini destekleyen politikaların sahipleri, bu ülkeleri Avrupa Birliği’ne “eşit ortaklar” olarak değil, ama Batı ve Orta Avrupalı kapitalist / emperyalist güçlerin “yarı-sömürgeleri” olarak entegre etti.

Avrupa sistemi içinde batı ve Doğu arasındaki ilişki, bir ölçüde ABD ve Latin Amerika arasındaki ilişkinin kurallarına benzemektedir.  Emperyalist Üçlü, güneydeki ülkelerde aşırı anti-demokratik güçleri  destekledi. Söz gelimi, Irak, Suriye, Mısır ve Libya’da toplumlarını yok eden ultra gerici İslamcıları (cihatçılar). 4. Bu nedenle, Ukrayna’nın Emperyalist Üçlü tarafından kolonizasyonuna karşı, Rusya’nın politikası (Putin’in idaresi tarafından geliştirilen) desteklenmelidir. (Trans-Kafkasya ve Orta Asya’daki Eski Sovyet Birliği ülkeleri de dahil) Baltık Ülkeleri deneyimi tekrar edilmemelidir.  Emperyalist Üçlü’den bağımsız inşaat edilecek bir “Avrasya” toplumu projesi (alt Avrupalı partnerleri de dahil) desteklenmelidir.
Ancak Rusya’nın bu olumlu “uluslar arası politikası”, Rus halkı tarafından desteklenmezse başarısızlığa mahkumdur. Ve bu destek, “milliyetçilik” ve hatta daha ileri seviye – şoven değil – milliyetçilik temelinde, daha ziyade “şoven” rus retoriğiyle kazanılamaz. Ukrayna’daki faşizmle mücadele, Rus faşizmiyle olmaz. Bu destek, emekçi halkın çoğunluğunun çıkarlarını teşvik eden iç politika ve sosyal politikalarla kazanılabilir.
Emekçiler  lehine bir “insan odaklı” politikayla neyi kastediyorum?
“Sosyalizm” ya da Sovyet sistemi nostaljisinden mi bahsediyorum? Sovyet deneyimini birkaç satırla yeniden değerlendirmenin yeri değil. Görüşlerimi birkaç cümleyle özetleyeyim. Özgün Rus Sosyalist Devrimi, sosyalizme doğru, tek olası ilk adım olan devlet sosyalizmi üretti.  Stalin’den sonra, devlet sosyalizmi devlet kapitalizmine doğru yöneldi. (İki kavram arasındaki farkı açıklamak önemli ama bu kısa yazıda değil tabi ki.)
1991’de devlet kapitalizmi çözülerek, çağdaş kapitalizmin hakim olduğu ülkelerdeki gibi, temelde oligarşinin sahip olduğu tekellerin hüküm sürdüğü (politbüro üyelerinin dahil olduğu elit sınıf ve yeni üyelerin de ortaya çıktığı), özel mülkiyet dayalı “normal kapitalizm”le yer değiştirdi. (Emperyalist Üçlü’deki oligarşiden farklı olmayan)
İşçi sınıfının sosyal hakları garanti edilmiş olsa da, Rus (Ekim) Devrimi’nin etkisiyle ortaya çıkan özgün demokratik pratikler sonradan evcilleştirildi  ve toplumun otokratik yönetimiyle yer değiştirdi. Bu sistem büyük bir apolitikleşmeye yol açtı, despot ve kriminal sapmalara karşı korunaklı değildi.  Vahşi kapitalizmin bu yeni hali, apolitikleşmenin sürdürülmesi ve demokratik hakların yok sayılması üzerine kuruldu.
Bu sistem sadece Rusya’da değil, tüm diğer eski Sovyet Cumhuriyetleri’ne de hakim.  Farklılık, Ukrayna’da Rusya’ya göre daha etkin olan, Batı’nın sözde parlamenter sisteminin işleyişle ilgilidir. Yine de demokrasi olmayan bu sistem, kapitalist gelişmenin önceki aşaması olarak,  işleyen burjuva demokrasisiyle kıyasla, batının geleneksel demokrasilerinde olduğu gibi, tekellerin mutlak gücünü sınırlandırdığından beri kendi özel yararına çalışır.
Gerileyen sosyal politikalara meşruiyet kazandıran “Liberal” reçete ve onunla ilişkili parlamenter şarlatanlık, insan odaklı politika imasından olabildiğinde uzaklaşıyor. Ben, sosyal boyutu olan yeni tür bir devlet kapitalizminin kurulmasını öneririm. (sosyal, sosyalist değil) Bu sistem, ekonomi yönetiminin sosyalleşmesi yönünde yeni gelişmelere yol açabilir, modern ekonominin zorluklarına yanıt olarak yeni demokratik buluşlara neden olabilir.
Eğer Rusya mevcut durumda, bağımsız uluslar arası politikasıyla, gerici toplumsal iç politika arasındaki çatışmayı aşabilirse, bu olumlu bir şeyle sonuçlanabilir. Bu hamle hem gerekli hem de mümkündür : siyasi egemen sınıfın parçaları, popüler seferberlik ve eyleme teşvik edilmesiyle, hizalanabilir. Benzer deneyimler, Ukrayna, Transkafkasya ve Orta Asya ile Avrasya’nın özgün halklarına da uygulanabilirse, Rusya Dünya Sistemi’nin yeniden kurulmasında güçlü bir özne olabilir.

5) Rusya devlet gücünün neo-liberal reçetenin katı sınırları içinde kalması, onun  bağımsız bir dış politika  izleme şansını ve uluslar arası önemli bir oyuncu olma şansını engelliyor.
Neo-liberalizm Rusya için sadece trajik bir ekonomik ve sosyal gerilemeyle, “lümpen kalkınma” modeliyle, küresel emperyalist düzende sadece alt sıralarda büyüyen bir ülke yapabilir. Bu durumda Rusya sanayisi, Emperyalist Üçlü’ye, petrol, gaz ve diğer bazı doğal kaynakları sağlayan, Batılı finans tekellerinin ihtiyaçlarını karşılayan alt yüklenici rolünü oynayacaktır.
Bu çerçevede, küresel sistem içinde, uluslararası alanda bağımsız bir politika izlemeye çalışan Rusya’nın, yaptırımlarla daha da kırılgan hale durumu, onu Emperyalist Üçlü’nün etkin tekellerinin – ekonomik oligarşisinin taleplerine cevap vermeye zorlayarak, onlarla uyumlu hale getirmeye itecektir. Rus kapitalinin Ukrayna Krizi ile birlikte mevcut çıkışı, tehlikeyi göstermektedir. Sermaye hareketleri üzerinde devletin kontrolünü yeniden düzenlemek, bu tehlikeye verilebilecek tek etkili cevaptır.
* Samir Amin, Senegal-Dakar’daki 3’üncü Dünya Forumu’nun yöneticisidir. Son eserleri arsında, 2013 yılı Monthly Review Press’de yayınlanan  “Çağdaş Kapitalizmin İç Patlaması”  ve “Marks’ın Değer Teorisi üzerine Üç Makale”  yer almaktadır.
[zcomm.org’daki İngilizcesinden Hektor Kalaycıyan tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Saturday, May 3, 2014

Yorgun rasyonaller

Yorgun rasyonaller
03/05/2014 02:00
Haber: FERHAT BORATAV * 
“Endişeli modernlerimiz” vardı, şimdi de “yorgun rasyonellerimiz” oldu.
İzah edeyim: İstanbul’da 1 Mayıs’ın beklenen ve korkulandan çok daha sakin geçmesinin farklı nedenleri var hiç kuşkusuz. Polisin uyguladığı tam saha pres taktiğini, “örgüt evlerinde Kalaşnikoflar bulundu, terör saldırıları olabilir,” propagandasının gücünü, hayatı durduran sıkıyönetim önlemlerini gözardı etmek mümkün değil.
Ama ben, bütün bunların ötesinde ve üstünde başka bir neden olduğunu düşünüyorum.
İsterseniz buna kestirmeden “30 Mart yorgunluğu” diyelim.
30 Nisan gecesi itibarıyla, pek çok potansiyel protestocunun aklından şu düşüncenin geçtiğinden eminim: “Bu nasıl iş, biz yollara dökülüyoruz, gazlanıyoruz, coplanıyoruz, sonra AKP daha fazla oy alıyor. Kafamızı daha ne kadar aynı duvara vuracağız!”
Eğer bu psikoloji olmasaydı, bugün İstanbul Şişli’de, 1 Mayıs 2013’te olanların aynısı tekrar ederdi.
Hatırlayalım: Geçen yıl da, Şişli’de DİSK merkezinde toplanılmış, polisin ilk gaz ve su taarruzu savuşturulmuş, sonra Halaskargazi Caddesine inilmiş, polisle Taksim’e yürüme pazarlığı yapılmış, polis barikatı zorla aşılmış, Harbiye’ye kadar ilerlenmiş, burada ikinci polis barikatının önünde “mübalağa cenk olunmuş,” devamında, sokak aralarına dağılan gruplarla kaçma-kovalamaca yaşanmış, gazlı-coplu müdahale Nişantaşı-Teşvikiye’ye kadar sürmüştü.
Bu sefer, bunların neredeyse hiç biri olmadı.
Polisin gazlı müdahalesi oldu, Halaskargazi’ye inildi, burada pazarlık yapıldı... Sonra, DİSK slogan ata ata merkezine döndü, sokaklarda da sadece radikal gruplar kaldı.
Peki neden, ne DİSK ve diğer sivil toplum kuruluşlarında geçen yılın kararlılığı, ne örgütleri de sürükleyip götürecek bir toplumsal baskı vardı sahnede?
Bana sorarsanız, bunun nedeni benim kestirmeden “30 Mart yorgunluğu” dediğim ruh hali.
“Yorgunluk” pek sevimli bir söz değil, biliyorum. “Yenildiler, yoruldular” denilmesi, insanları öfkelendirir. “Yenilmişlik” hissi, insanları “kadercilik” ve “teslimiyet”e de götürebilir.
O yüzden, “yorgunluk”la “rasyonellik” kavramlarını yanyana kullanıyorum.
Bugün sokaktaki yansımasını gördüğümüz “yorgunluğun” korku ve yılgınlıktan değil, rasyonel bir muhasebeden kaynaklandığına inanıyorum.
İnsanların “aynı şeyleri yapıp, her seferinde farklı sonuçlar beklemek saflıktır” demek için illa Einstein olmaları gerekmez.
Farklı sonuç almak isteyenlerin, başka şeyler yapmayı, başka yöntemler denemeyi öğrenmesi gerekiyor.
Bir örnek vereyim:
DİSK, “biz bu yıl 1 Mayıs’ı Diyarbakır’da kutlayacağız” deseydi ne olurdu?
Hemen aklıma gelen muhtemel sonuçları yazayım:
Muhalefeti “ya Taksim ya Yenikapı” ikilemine kilitlemek isteyen hükümet ters köşeye yatardı.
DİSK’le birlikte CHP başta olmak üzere pek çok sivil toplum örgütü Diyarbakır’a gider, seçimde kaçırılan Kürtlerle kucaklaşma fırsatı hayata geçerdi.
AK Parti ’nin “Güneydoğu’ya bizden başkası gidemiyor” tezine ciddi bir cevap verilirdi.
“Bütün Türkiye’nin partisi olacağız” diyen Kürt siyaseti, bu iddiasında samimi olduğunu gösterirdi.
Türkiye’nin demokratikleşmesinde, en az Taksim kadar payı olan Diyarbakır onurlandırıldı.
Kısacası, fena mı olurdu?
* CNN TÜRK Haber Genel Yayın Yönetmeni

Friday, May 2, 2014

1 Mayıs günü Beşiktaş’ta neler yaşandı?

Taksim 1 Mayıs’ının direniş merkezlerinden Beşiktaş’ta sabah saatlerinde başlayan polis saldırısına karşı eylemciler saatlerce direndi. Polisin Barbaros’ta eylem yaptırmama hedefi tutmazken direnişçiler iki kez Barbaros’u işgal etti. Eylemciler, çarşı girişinde, Barbaros’un ara sokaklarında ve Yıldız’da polis saldırısına karşı direndi
carsi-besiktas-ici
Halkevleri, TKP, ÖDP, CHP, Öğrenci Kolektifleri, Liseli Genç Umut, Politeknik, Üniversiteli Kadın Kolektifi, FKF, Gençlik Muhalefeti, HKP, İşçi Meclisi, DAF, Kuzey Ormanları Savunması, Halk Cephesi, Sürekli Devrim Hareketi, EHP, DİP, Tonya Çevre Platformu, Birleşik Kamu Sen, Eğitim İş, RED, İşçi Mücadele Derneği, Devrimci Çözüm, İstanbul Tabip Odası ve Çarşı, Beşiktaş’ta buluştu.
Yıldız durağını, Sinanpaşa Camii önünü ve Barbaros Caddesi üzerindeki ara sokakların başını tutan polisin ana hedefi eylemcilerin ara sokaklardan çıkmasını engellemek, Barbaros üzerinde eylem gerçekleşmesini engellemekti.
Eylemciler ise Beşiktaş Çarşı içine ve Abbasağa Parkı’na çıkan ara sokaklara toplandı. Polis saldırısına karşı direnen eylemciler, hazırlıklıydı. Polisle çatışma yaşanan tüm bölgelerde direnişçilerin kalkanları, gaz maskeleri, havai fişekleri, sapan ve bilyeleri vardı. Eldivenliler biber gazı kapsüllerini polise iade ederken, kaldırım taşları da birer direniş aracına dönüşüyordu. Elbirliği ile her türlü eşya ile yapılan barikatlar ve hazırda biber gazına karşı kullanılan solüsyonlar vardı.
Polisin Barbaros’ta eylem yaptırmama hedefi tutmadı
Eylemciler, iki kez Barbaros Caddesi üzerine kitlesel biçimde çıkarak polis işgali altındaki caddeyi geri aldı. Eylemciler TOMA, panzer, akrep gibi zırhlı araçların yanı sıra biber gazı ve plastik mermiyle saldıran polise karşı 7 saat boyunca direndi. Sabah 7 civarında başlayan direniş, 14.30 civarında Yıldız durağında bir araya gelen binlerce kişinin Barbaros Caddesi’nde sloganlarla polisin üzerine yürümesi ve polisin son büyük saldırısının ardından duruldu. Yine de akşam saatlerine kadar çarşı içinde küçük çaplı saldırı ve direnişler yaşandı.
Direnişçiye alkış, polise yuhalama
Demokrasi Anıtı civarında ve çatışmanın yaşandığı ara sokakların karşısında polis saldırısına tepki gösteren halk, direnişçilerin biber gazını polise geri göndermesini alkışlarken, polisin saldırısını yuhalayarak tepki gösterdi.
Ara sokaklarda eylemci avına çıkan sivil polislere karşı Beşiktaş halkı, direnişçilere evlerinin kapısını açtı.
Direnişçiler polisi çarşıya sokmadı
carsi-ici-1
İstanbul trafiğinin felç edilmesine ve birçok buluşmanın adresi olan Yıldız Teknik Üniversitesi önünde polis yığınağı yapılmasına rağmen binlerce direnişçi Beşiktaş buluşmasına gelmeyi başardı. Toplanmaların ardından hazırlıklarını tamamlayan Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri, Genç Umut, DAF, Sürekli Devrim Hareketi çarşı içinden sloganlarla Barbaros Caddesi’ne açılan Has Fırın Caddesi’nin girişine yürüdü.
Cadde girişinde ise CHP binasında çalan şarkılar eşliğinde uzun süre sloganlarla bekleyiş sürdü. Halkevciler, Haziran İsyanı’nda hayatını kaybeden direnişçilerin adlarının ve fotoğraflarının olduğu kalkanlarla beklerken üniversiteliler ‘Kolektif’, liseliler ‘Red’, Devrimci Anarşist Faaliyet ise ‘DAF’  yazan kalkanlar taşıyordu.
Polis kapıları zorladı
9.30 civarında Çarşı grubunun Köyiçi’nden Barbaros Bulvarı’na çıkmasıyla başlayan polis saldırısı, Bankalar Caddesi, Ihlamurdere Caddesi ve Köyiçi’ne yayıldı. Sık sık polisi Barbaros Bulvarı’na kadar geri püskürten direnişçiler, 12.30 sularında polisin ağır saldırısı nedeniyle Abbasağa Parkı civarına ve Beşiktaş’taki evlere sığındı.
Polis, evlerin kapılarını tehditler savurarak yumruklayarak gözaltı yapmaya çalıştı. Kafelerden ve apartman içlerin bu esnada birçok direnişçi gözaltına alındı. Polis Kartal Heykeli’nin civarında, Barbaros Bulvarı ve Akaretler’e çıkan tüm sokakları tutması üzerine direnişçiler Beşiktaş Evlendirme Dairesi civarına kadar geri çekilmek zorunda kaldı. 14.30 sularında Barbaros Bulvarı’ndaki son büyük saldırıdan önce Şair Nedim Caddesi üzerinde toplanan binlerce direnişçi, Evlendirme Dairesi’nin bulunduğu yerden Sait Çiftçi Hastanesi’ne doğru marşlar ve sloganlarla tekrar yürümek üzere çıktılar.
Barbaros’un ara sokaklarında çatışma
arasokak-besiktas
arasokak-besiktas1
Sabah saatlerinde Beşiktaş TKP ilçe binası önünde toplanan TKP ve FKF ise, Kartal heykeli civarında atılan sloganların ardından Abbasağa Parkı’na açılan Ressam Hamdi Bey Sokak’ta barikatlarını kurdu. EHP, ÖDP ve DİP de yine Abbasağa Parkı’na çıkan Bostancı Sokak’ta barikat kurdu.
Barbaros Bulvarı’na çıkışları engellemek için çarşı tarafındaki tüm ara sokakları tutan polis, barikat kurarak bu iki sokağa konuşlanan eylemcilere saldırdı. TKP ve FKF, suntalardan yaptıkları kalkanların arkasından polisi taş yağmuruna tuttu. Ressam Hamdi Bey Sokak’ı dolduran eylemciler, polisin attığı biber gazı kapsüllerini geri yolladı.
EHP, ÖDP ve DİP’in bulunduğu Bostancı Sokak’ta kurulan barikatın ardından direnen eylemciler, polisin attığı plastik mermi ve gaz bombalarına, havai fişekle karşılık verdi.
İki ara sokakta süren saldırıya karşı direnen eylemciler, polisin geri çekilmesini sağladı. Polisin geri çekilmesiyle birlikte, direnişçiler ilk kez Barbaros Caddesi üzerine çıktı. Beşiktaş durağına kadar geri çekilen polisin attığı gaz fişeklerini geri yollayan eylemciler bir taraftan da Barbaros üzerine barikat kurdu.
CHP önünde oturma eylemi
chp-oturma
Geceyi Beşiktaş’ta geçiren CHP ve HKP üyeleri sabah 6’da CHP ilçe binası önünde toplandı. CHP’nin 1 Mayıs için getirdiği otobüsleri çekmek isteyen polisle CHP’liler arasında yaşanan arbedenin ardından polis otobüslerden birini çekiciyle alandan uzaklaştırdı.
CHP’li vekil ve yöneticiler de Beşiktaş’taydı. Polisin erken saatlerde başlayan tehdit ve saldırılarına karşı 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamanın bir hak olduğunu savunarak yanıt veren CHP’li vekiller, zaman zaman polis araçlarının önüne geçerek oturma eylemi de yaptı.
Otobüslerle ilgili tartışmaların ardından CHP’liler ikinci otobüsü alandan çekti. CHP, Birleşik Kamu Sen ve Eğitim İş, direniş boyunca CHP binası önündeydi. Polisin CHP’lileri bina önünden zorla kaldırması üzerine yolun karşı şeridinde oturma eylemi yapıldı. CHP’liler bir süre sonra tekrar bina önüne oturdu. Diğer direnişçi gruplar bölgeden ayrıldıktan sonra bir süre daha bekleyen CHP’liler, eylemlerine halaylarla son verdi.
Ancak irili ufaklı eylemci grupların çarşı içindeki sloganlı bekleyişi akşam saatlerine kadar sürdü. Polis bu küçük çaplı direnişleri dağıtmak için çarşı içini gaza boğdu.
Sendika.Org

Monday, April 28, 2014

Geçmiş Uzak Gelecek Yakındır. Ya HDP?

W. Benjamin’in  Marksizm içinde  biraz nazire barındıran ‘tarih treninin acil frenini çekme işi’, metaforik eylem olarak  trenin nasıl ele geçirileceği konusunu boş bırakır. Boş bırakması W. Benjamin’in tarihi kavrayışından ileri gelmez, tersine tarihin pratiğinden gelir. Gerçi  devrimlerin acıklı hikayesi; devrimlerin teorisini konuşmaktan, pratiğine pek yer bırakmamıştır ama genede tarihin bıraktığı pratiğin boşluğu; on yılları alan bir meşgul olma sorunun hayatın her kırılma anında gelir ve dayatır. Böyle dramatik kırılma anlarında bile bakarsınız, devrimin sözlü tarifi, pratik eylemini speküle eder ve devrimin sorunları fikri sorunlara dönüşür. Artık en ‘huysuz’ devrimcisinden, en  orta yaş kemaline ermiş toleranslı solcusuna acık kapı bırakan bir siyaset okuması kaçınılmaz olur. Üstelik siyasi ekipmanlar seçimin bir parçası kılınırken, insan bir malzemeye dönüşürken, tarih trenine el sallama  yeni trendler halini almışken.
Tarih trenini ‘korsan bir eylemle’ ele geçirmek isteyenlere ‘kaçak yolcu’olmak teori okumasına dönüşür. Oysa o trene kaçak binenlerin de akibeti, trenin bir sonraki durağında, tarihin kondüktörü tarafından pencereden atılarak ‘düşmek’olmuştu. Ancak bir ayrıntı var ki, kondüktörün mahareti; trenin istikametini demokratik yol ile tarifleyenlerin sözünü yerine getirmekten ibaretti. Bu hazin durum, üzüntülü bir hikayenin mükerrer  yazımıyla da sınırlı değil. Trenin ivmesi sadece fizik yasalarını ilgilendiren bir konu olmaktan öte, toplumsal bir ivme olarak, yeryüzü nüfusunun muazzam bir gerici zamanlara akışının ivmesine dönüşür. Burada tarihin ilerlediğini varsayanların iyimser aymazlar; üretim araçlarının gelişmesine ve devasa üretim oranlarına bakarak bu tarihten kendilerine burjuva dostlarıyla aynı sonuçları çıkartmakta beis görmezler. Bu yüzden  demokratlar, bir tren yolcusu ve makinistin dostudur.En çok nefret ettikleri ise; bir zamanlar Luddcuların yaptığına benzer, trenin raylarına dinamit döşeyip treni yoldan çıkartacak olan  ‘tarih sabotajcıları’dır.
Peki neden böyle bir genelleme biraz kızgınlık ve ironi ile başadı bu yazı?

Ya Göründüğün Gibi Ol ya da Olduğun Gibi Görün

HDP ile ilgili önceki yazıda; HDP’nin, eski ÖDP’nin bir tekrarı olduğunu yazmıştım. Burada kastedilen, HDP’nin yapısal yönü, siyaset dili ve tarzına dair benzetmeyle sınırlı değildi. En azından ‘HDP, ÖDP’nin Kürtlerle barıştırılmış halidir’ derken kastedilen, yapısallıkla sınırlı değildi. ÖDP;‘çok siyasetli, çok başlı ama ‘iyimser’ bir proje olarak doğduğunda onu meydana getirenlerin ilk tosladığı şey; ÖDP’nin neyi temsil edeceği, hangi siyaset alanına müdahil olacağı idi. Solculukla, sol -sosyal demokratlık arasında kendini tekrarlayan ÖDP, yüzünü sosyalizme dönük tutuğunu, sosyalizmle flörtünü sürdüreceğini söylese de  hatta  kendi içine kabul ettirse de; kitlelere özelikle de sosyalizme iyimser ve sempati ile bakan kitleye bir türlü kabul ettirememişti. Sosyal demokrat eğilimli kitle ise; ÖDP’yi kendinden menkul, bir acayip ve kendi  dünyasına ait olmayan bir parti görmüştü. Çok geçmeden ÖDP’de siyaset kuruculuğu, krizini sosyal demokrasiye yakınlaşmayla çözme çabasına girse de, solculuk alışkanlıklarıyla, sosyal demokrasiyi ikame edilemeyeceğini görüp, dağılmaya başlamıştı. ÖDP’nin amorf solculuğu hatayı başında yapmıştı; hem geleneklerini ve hikayelerini kaybetme ve ondan tecrit olma korkusu hem de liberal politikaların baskısı karşında kimliksiz ve siyaseten yeri ve tarifi olmayan bir yapıya dönüşmüştü. ÖDP  bugün oldukça zorlama ilişkilerle ayakta kalmaya çalışıyorsa bu daha başında çok ortaklı  ‘Halkla İlişkiler Şirketi’ olarak doğmuş olmasındandır. Demek ki ÖDP deneyiminin üst düzey tekrarı olan HDP, aynı akıbetle ve kimlik kriziyle daha  ilk seçim yarışında yüzyüze gelmiştir. HDP, BDP ile birleşip, Kürdümsü ve Türkümsü bir parti görünümünü alsa da  ÖDP’nin hazin sonu, HDP’nin sonu olacaktır.Bu herkesin bildiği bir sırdır.
Seçilme istemiyle kitlenin karşısına çıkmak, seçim partisi olmak, kendi güçlerini harekete geçirmekle karşılanabilecek bir durum olmadığını onlarca kez yaşanmış onca pratik varken; HDP’nin kendisini harekete geçirdiği güçler üzerinden okuması ve anlaması da oldukça manidar. Bu sığ ve pragmatik bakış, bir acemilik yada siyasi hovardalıktan gelmiyor, tersine HDP’yi meydana getiren projenin hayat dışılığından geliyor. HDP hayatın dışındandır çünkü solcuların partisidir. HDP hayatın dışındadır çünkü bir halk kitlesi yoktur ve olamayacaktır. HDP hayat dışıdır çünkü  seçkinlerin partisidir. HDP hayat dışıdır çünkü profesyonellerin partisidir. HDP hayat dışıdır çünkü kimliği yoktur.
Oysa siyaset alanı oldukça net siyasi tutumlarla ve programlarla yürütülebiliyor. HDP, kendini bir ÖDP olarak tekrarlamak yerine ÖDP deneyiminden sonuçlar çıkartsa  kendine yapabileceği iyiliği yapmış olacak.
Nasıl mı?
Siyaset bir program üzerinden yürüme  işi olduğuna göre; utangaç siyaset tarzının iflasını da görmeleri gerekir. Yani HDP, ÖDP’den kendine sirayet eden kimliksizliği aşmak ve bir kimlik içine oturmak durumundadır. Bu şu demektir; Türkiye’de CHP’nin yapısal olarak da, ideolojik olarak da, program ve pratik olarak da sosyal demokrat bir parti olmadığını tespit ediyorsanız, hatta milliyetçi politikalar güttüğünü tespit ediyorsanız, bu alanda doldurulması muhtemel ve olanaklı bir boşluk var demektir. Siz de bu boşluğu doldurmak üzere Sol-Sosyal Demokrat bir programa dönüşürsünüz ve kimliğinizi buraya kurarsınız. O zaman hedef kitleniz somutlaşır, CHP gerçekten tasfiye edeceğiniz alanını daraltacağınız bir hasmınız olur. Parlementoya buradan yürürsünüz. Hatta oldukça kalabalık milletvekili ile yürürsünüz. Siz de kimlik krizinizi nabza şerbet vererek aşmaktan  kurtulur ve siyaset alanında tutarlı bir mevziye oturursunuz. Harekete geçirdiğiniz güçleri yeniden düzenlersiniz. Böyle bir partiye, kendi içinde tutarlı bir partiye ihtiyaç yok mu? Mevcut siyaset alanında böyle bir partiye ihtiyaç olduğu hatta acilen ihtiyaç olduğu aşikar. Bunda utanılacak gevelenecek bir durum yok! Kötü olan kimiksizliğini solculukla-sosyal demokratlık arasında gizlemektir. Bu  bakımdan HDP’ye zarar, HDP’yi eleştiren ve mesafe koyan sosyalistlerden gelmez tersine bizzihati onun siyaset kuruculuğundan gelir. Gelecektir de.

Ya da

Tutarlı devrimci politikalara sarılır, seçim, katılım avuntusundan kurtulup, direnme hattına geçersiniz. Sokakla pragmatik değil, sahici ilişki kururar, devrimci cephenin inşa edilmesine omuz verirsiniz. Yani sosyalist kimliğinizi kurar ve devrimci alana çekilirsiniz. Küçük ama etkili politik atışları olan, sokağa sözünü dinletebilen bir partiye  dönüşürsünüz. Kürt Sorununu buradan kucaklayıp, Kürtlerin gözünde de itibarlı bir parti olursunuz, dahası Kürtlerin el mahkum taşıdığı parti olmaktan kurtulursunuz.  Bunlarla bilikte gerçekten bağımsız bir politik hatta sahip, özgüvenini kendinden ve sokaktan alan bir parti olursunuz. Böylece devrimin sözsel ve ” teorik”satışını taksitli yapıp, grup yapılarınızı da kandırmamış olursunuz. Yani, sözle devrimcilik, pratikle esnaflık yapmamış olursunuz.
HDP’li dostlar, yoldaşlar bu tür önerileri  ve daha gelebilecek onlarca önerileri bin kez okuyup, bin kez düşünsünler.
Çünkü tarih treninin raylarını yıkmaktan, parçalamaktan başka bir çarenin ve çözümün olmadığı bir dünyaya doğru  hızla yol alıyoruz. En azından devimciler böyle düşünüyorlar.
Bir de  HDP projesini içine sindiremeyen HDP’li devrimciler var ki, HDP bu insanları görmezden gelemez.
Bilirsiniz ki  büyüklere masallar, kendine söylenmiş yalanlardır. HDP masal partisi olmaktan tez elden kurtulmakla mükelleftir…

Friday, April 25, 2014

Mustafa Kemal: Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur

Ayşe Hür, Cumhuriyet’in azınlık karnesini çıkardı…

Mustafa Kemal: Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur

Hrant Dink Davası’nda çıkan karar aslında beni şaşırtmadı. Çünkü bu topraklardaki gayrımüslim düşmanlığının köklerinin ne kadar derinde, dallarının ne kadar yaygın olduğunu biliyorum. İktidar partisinin tepkileri yatıştırmak için kullandıkları “Yargıtay aşaması” sürecinin nasıl biteceğini de tahmin ediyorum. Çünkü hem AKP’nin Ergenekonlaşmış bu devletle giderek nasıl bütünleştiğini görüyorum, hem de Yargıtay’ın Pınar Selek, Uğur Kaymaz, Baskın Oran, N.Ç. başta olmak üzere daha nice dava hakkında verdiği kararları biliyorum. Bu hafta Cumhuriyet tarihi boyunca, devletin gayrımüslimlere karşı işlediği suçların özet bir dökümünü yapacağım. Böylece işimizin ne kadar zor olduğunu görüp tekrar derlenip toparlanalım.

» 16 Mart 1923’te, Mustafa Kemal Adana’da esnafa yaptığı konuşmada “Memleket en sonunda yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı. Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir” dedi. Böylece Cumhuriyet’in azınlık politikalarının çerçevesi belirlenmiş oldu.

» Haziran 1923’te, Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı. Gayrımüslim azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlandı. Karar öyle ani olmuştu ki, pek çok kişi kısıtlamalar yüzünden memleketine dönemedi, gittiği yerde mahsur kaldı. Bu yetmezmiş gibi Yahudilerin Filistin’e göçmelerine de engeller konuldu.

» Eylül 1923’te, Kilikya (Adana havalisi) ve Doğu Anadolu’dan savaş sırasında göç eden Ermenilerin geri dönüşünü yasaklayan bir kararname çıkarıldı.

» Aralık 1923’te, Çorlu’da yaşayan birkaç yüz kişilik Yahudi cemaatine şehri 48 saat içinde terk etmesi emredildi. Hahambaşılığın müracaatı üzerine karar ertelendi ancak benzer bir karar Çatalca için alındı ve hemen uygulandı.

» 24 Ocak 1924 tarihli Eczacılar Hakkındaki Kanun’la eczane açma yetkisi “Türk bulunma” meselesine bağlandı.

» 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu uyarınca 40 kadar Fransız ve İtalyan okulu kapatıldıktan sonra sıra azınlık okullarının binalarının onarımında, genişletilmelerinde, yeni binalar yapmalarında kısıtlamalara geldi. Okul programları ve sınavlar MEB tarafından denetlenmeye başladı.

» 3 Nisan 1924’te, kabul edilen Avukatlık Kanunu uyarınca 960 avukat iyi ahlaklı olup olmadığı açısından değerlendirildi ve sonuçta 460 avukatın çalışma izni iptal edildi. Böylece Yahudi avukatların yüzde 57’si, Rum avukatların üçte biri işsiz kaldı. (İşsiz kalan Ermeni avukat sayısı öğrenilemedi.)

» 29 Ocak 1925 gecesi, Fener Rum Patrikliğine seçilen Araboğlu Konstantinos bir trene bindirilerek Selanik’e gönderildi. Suçu, hükümetin hoşuna gitmeyen biri olmasıydı. Bu durum, Yunanistan tarafından Lozan’ın ihlali olarak La Haye Adalet Divanı’na ve Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ancak Türkiye’nin “Patrikhane’yi de sınırdışı etme” tehdidi savurması üzerine Yunanistan şikâyetlerini geri çekti ve Patrik “kendi isteğiyle istifa etmiş” gibi yapılarak konu kapatıldı.

» 22 Nisan 1926’da, ticari yazışmalarda sadece Türkçe kullanılmasını mecburi kılan kanundan sonra idari kadrolarda çalışan ve Türkçe yazı diline hâkim olmayan gayrımüslimler işten çıkarılmaya başlandı. Bu yönetmelik uyarınca işten çıkarılan Rumların sayısı beş bindi.

» 17 Şubat 1926’da, Medeni Kanun’un kabulünden sonra, Ermeni, Yahudi ve Rum cemaatleri, birbiri ardı sıra, Lozan Barış Antlaşması ile kendilerine tanınan azınlık haklarından vazgeçtiklerini açıklamaya zorlandılar.

» 1 Ağustos 1926’da, devletin Lozan Barış Antlaşması’nın yürürlüğe girdiği 23 Ağustos 1924’ten önceki tarihlerde gayrımüslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu ilan edildi.

» 17 Ağustos 1927’de, Elza Niyego adlı 22 yaşındaki Yahudi kızı, kendisine âşık olan ve uzun süredir taciz eden evli ve torun sahibi Osman Ratıp Bey tarafından öldürüldü. Olayın devlet tarafından örtbas edilmeye çalışıldığını gören Yahudi cemaatinin ilk kez sesini çıkarmaya cesaret etmesi üzerine, gazetelerde yoğun bir Yahudi düşmanı kampanya başlatıldı. Bazı Yahudiler “Türklüğe hakaret ettikleri” gerekçesiyle mahkemeye verildiler.

» 13 Ocak 1928’de, rejimin gözüne girmek isteyen bir grup Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi öğrencisinin aldığı karar uyarınca, birden vapur, tramvay gibi toplu taşıma araçlarına “Vatandaş Türkçe Konuş!” yazılı pankartlar asılmaya başladı. Dönemin gazetelerinde “Türkçe Konuş!” hitabına tahammül edemeyen “sözde vatandaş”lardan şikâyet ediliyordu. Bu tarihten itibaren kampanyanın gereklerine uymadıkları gerekçesiyle pek çok gayrımüslim hakkında Türklüğü tahkir davası açıldı.

» 11 Nisan 1928 tarihli Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun’la doktorluk “Türk olma” şartına bağlandı. Böylece gayrımüslimler doktorluk yapamaz oldular.

» Eylül 1929’de, Defterdarlık, Yahudi okullarını, Or Ahayim Hastanesi’ni, Ortaköy Yetimhanesi’ni ve sinagogları ticari müessese sayarak bunlara yapılan bağışları ve intikalleri vergilendirmeye karar verdi. Uygulama geriye doğru, 1925 yılından başlatıldı. Bu yüksek vergileri ödeyemeyen Hahambaşılığa haciz geldi. Hükümetin baskıları sürdü ve bağışlar sıkı takibe alındı.

» 1929-1930 arasındaki 18 ay içinde Türkiyeli Ermenilerden 6.373 kişi Suriye’ye göç etmek zorunda kaldı.

» 18 Eylül 1930’da, Adalet Vekili Mahmut Esat Bozkurt, Ödemiş Yaylası’nda “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır” şeklindeki ünlü vecizesini söyledi.

» Ekim 1930’daki Belediye seçimleri sırasında yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) listesinde altı Rum, dört Ermeni ve üç Yahudi olması üzerine, iktidardaki CHF şiddetli bir gayrımüslim karşıtı kampanya başlattı. Parti kuruluşundan 99 gün sonra kendini feshetmek zorunda bırakıldı ama gayrımüslimlere kızgınlık bitmedi.

» 11 Haziran 1932’de, yürürlüğe konan Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkındaki Kanun’la yabancıların bazı mesleklerde çalışmaları yasaklandı. Bu durum özellikle Yunan uyruklu serbest meslek erbabını, küçük esnaf ve sokak satıcılarını kapsıyordu.

» Kasım 1932’de, İzmirli her Yahudi’ye Türk kültürünü benimsemeye ve Türk diliyle konuşmaya söz veren birer taahhütname imzalatıldı. İzmir Yahudilerini Bursa, Kırklareli, Edirne, Adana, Diyarbakır, Ankara Yahudileri izledi.

» 1933’te, Mardin’deki Süryani Patrikliği, gizli ve açık baskılara dayanamayarak “cemaatin arzusu doğrultusunda”, “görülen lüzum üzerine”, “muvakkaten” (geçici olarak) Mardin’den Suriye’deki Humus’a taşındı. Ancak o günden beri geri dönmesi mümkün olmadı.

» 14 Haziran 1934’te, kabul edilen ve ülkeyi “Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşanlar” (has Türkler), “Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşmayanlar” (Kürtler) ve “Türk kültüründen olmayan ve Türkçe konuşmayanlar” (gayrımüslimler ve diğerleri) olarak üçe bölen İskân Kanunu’ndan sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki Rumlar ve Ermeniler, kendileri için uygun görülen bölgelere sürüldüler.

» 21 Haziran-4 Temmuz 1934’de, Irkçı Cevat Rıfat Atilhan ve Nihal Atsız gibi ırkçı yazarların Yahudi aleyhtarı ve ırkçı yazılarla galeyana gelen kitleler, Çanakkale, Gelibolu, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, Babaeski’de Yahudilere saldırdılar. Olaylarda Yahudilere ait evler ve mağazalar yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi, bir haham öldürüldü. CHF Trakya teşkilatının örgütlediği anlaşılan olaylar sonucu 15 bin Yahudi, mal ve mülklerini geride bırakıp can havliyle başka şehirlere, ülkelere kaçmak zorunda kaldı. Olaylar yatıştığında bilanço ortaya çıktı. CHF’nin hazırladığı bir rapora göre Trakya ve Çanakkale’de yaşayan 13 bin Yahudi’den üç bini İstanbul’a göçmüş, pek çok kişi mallarını yağmalarda, mülklerini ise yok pahasına sattıkları için kaybetmişlerdi.

» 24 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir ilana bakılırsa, Ankara Askerî Baytar Mektebi’ne alınacak öğrencilerde aranan özelliklerden biri “Türk ırkından olmak” idi.

» 6 Eylül 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan Türk Kuşu Direktörlüğü’ne alınacak tayyare öğretmenlerine dair bir başka ilanda ise ifade biraz daha rafine hale gelmiş ve “Türk soyundan olmak” haline dönmüştü.

» Ağustos 1938’de, hükümet “Tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tâbi tutulan Musevilerin bugünkü dinleri ne olursa olsun Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır” diyen 2/9498 numaralı kararnameyi çıkardı. Ülkenin tek resmî haber ajansı Anadolu Ajansı’nda çalışan 26 Musevi personelin işine son verildi. Gazete ve dergilerde genel olarak azınlıkları, özel olarak da Yahudileri ülkenin çektiği sıkıntıların sorumlusu gösteren yazı ve karikatürlerde patlama oldu.

» 1938-1939’da, yaklaşan savaşta milli güvenliği tehdit edecekleri gerekçesiyle, Anadolu’nun kırsal bölgelerinde yaşayan gayrımüslimler büyük şehir merkezlerine nakledildiler. Büyük şehirlerin yaşam koşullarına ayak uyduramayanlar ülkeden göç etmek zorunda kaldı.

» Temmuz 1939’da, Hatay’ın Türkiye’ye katılması sırasında bölgedeki Ermeniler baskılar sonucu Suriye’ye göç ettiler.

» 8 Ağustos 1939’da, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin’e taşırken, yolda karşılaştığı bazı sorunlar yüzünden İzmir’e sığınmak zorunda kalan Parita gemisi, yolcuların “Bizi öldürün ama geri göndermeyin” haykırışlarına rağmen 14 ağustosta iki polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldı. Gemi çıkarılırken CHP’ye yakın Ulus gazetesi “Serseri Yahudiler İzmir’den gitti” diye başlık atmıştı.

» 28 Aralık 1939’da, Erzincan’daki büyük depremde onbinlerce kişinin öldüğünü duyan Tel-Aviv, Hayfa, Buenos Aries, New York, Cenevre, Kahire ve İskenderiye’deki Yahudi cemaatleri aralarında topladıkları paraları, giyim eşyalarını Türkiye’ye yolladılar. Ancak gazetelerde Yahudilerin bu tavrını alaya alan, altında kötü niyet arayan yazılar, karikatürler boy gösterdi.

» 12 Aralık 1940’ta, Romanya’nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul’a varan “yüzen tabut” namlı Salvador’un (aslında 40 kişilik bir tekneydi) bir mil bile gidecek hali olmadığı açık olduğu halde Türk makamları, gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı. Sonuç hazindi: 13 aralık günü Silivri açıklarına şiddetli fırtınaya yakalanan Salvador’un parçalarından tam 219 ölü toplandı.

» 22 Nisan 1941’de bir gün kapılarında beliren jandarmalar tarafından 12 bin gayrımüslim erkek, sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen altyapısız kamplara gönderildiler. “İstanbul’u unutunuz!” diye bağıran çavuşları ve subayların sesi dönemi yaşamış tüm azınlıkların belleğine yerleşti. 20 Kur’a İhtiyatlar denen bu “askerler”, Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırıldılar ve ancak 27 Temmuz 1942 günü terhis edildiler.

» 15 Aralık 1941, Köstence limanından aldığı 769 Romen Yahudi’sini Nazi zulmünden kaçırıp Filistin’e götürmek isteyen Struma gemisi Türk makamlarının yolcuların karaya çıkmalarına izin vermemeleri üzerine, 2,5 ay Sarayburnu açıklarında hastalıkla ve ölümle pençeleştikten sonra zorla Karadeniz’e çıkarıldı. 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edilen Struma 24 Şubat 1942 günü, saat 02:00’de kimliği bilinmeyen denizaltılarca batırıldı. Faciadan sadece bir kişi kurtuldu. Parita, Salvador ve Struma gibi mülteci gemilerine reva görülen muamele, aynı zamanda Türkiye Yahudilerine verilmiş bir mesajdı.

» 11 Kasım 1942’de, Şükrü Saracoğlu Hükümeti, savaş sırasında ortaya çıkan mali sorunları aşmak gerekçesiyle Varlık Vergisi’ni çıkardı. Vergi mükelleflerinin yüzde 87’si gayrımüslimdi. Ermeni tüccarlar kapital güçlerinin yüzde 232’si, Yahudi tüccarlar, yüzde 179’u, Rum tüccarlar yüzde 156’sı, Müslüman-Türk tüccarların ise sadece yüzde 4,94’ü oranında vergilendirilmişlerdi. Vergilerini ödeyemeyenler Aşkale, Sivrihisar, Karanlıkdere kamplarına gönderildiler. Mart 1944’e kadar süren “Varlık Vergisi Faciası” sırasında kimi malını, kimi canını, kimi onurunu, kimi Türkiye’ye inancını yitirdi.

» 1946 yılında ilk kez üniversite mezunu gayrımüslimlerin yedek subay olarak askerlik yapmasına izin verildi. Bu demekti ki, daha önce gayrımüslimlere bu yol kapalıydı. Ancak o tarihten bu yana TSK’da gayrımüslim bir komutana rastlanmadı.

» 1946’da, CHP’nin 9. Bürosu tarafından yayımlanan “Azınlık Raporu”nda “İstanbul’da özellikle Rumlara karşı ciddi tedbirler almalıyız. Bu anlamda söylenecek tek bir cümle var: İstanbul’un fethinin 500. yıldönümüne kadar bu şehirde tek bir Rum bile kalmamalıdır” deniyordu. Rapora göre bu sorunun çözümüne geçilmeden önce Anadolu’nun geri kalan kısmı da gayrımüslimlerden arındırılmalıydı.

» 1948’de, Yahudiler yeni kurulan İsrail’e, Ermeniler ise Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne göç etmeye kalkınca, yıllardın onları kaçırtmak için her şeyi yapan devlet ve devlet güdümlü basın bu sefer de göçmek isteyenleri “hain” gösteren yayınlara başladılar.

» 6-7 Eylül 1955 günlerinde, Kıbrıs’la ilgili olarak Londra’da toplanacak üçlü konferansta Türkiye’nin “elini güçlendirmek” için ağırlıklı olarak İstanbul Rumlarına yönelik büyük bir yağma harekâtı örgütlendi. Ancak olaylar İzmir, Adana, Trabzon gibi merkezlere de yayıldı ve sadece Rumlar değil Ermeniler ve Yahudiler de saldırılardan nasiplerini aldılar. Kimi kaynaklara göre üç, kimine göre 11 kişi öldü, yaklaşık 300 kişi yaralandı, yüzlerce kadına tecavüz edildi. Resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayrı resmî rakamlara göre yedi bine yakın bina saldırıya uğradı. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin bir milyar liraydı.

» 1964’te, Kıbrıs Olayları’nın etkisiyle Türk-Yunan ilişkilerinin gerginleştiği ve ünlü Johnson Mektubu’nun Türkiye’yi köşeye sıkıştırdığı günlerde, Atatürk ve Venizelos arasında 1930 yılında imzalanan “Dostluk Antlaşması” bir hükümet genelgesiyle, Türk hükümetince tek taraflı olarak iptal edildi. Türkiye’de doğup büyümüş, burada ticaret yapan, esnaflık yapan, emekçilik yapan Yunanistan vatandaşı on binlerce Rum sınırdışı edildiler. Sürgünlerin yanlarına bir bavul ve 200 lira almalarına izin verilmişti. Onlarla evli Türk vatandaşı Rumların da ülkeyi terk etmesiyle Rum cemaati yok olma noktasına geldi.

» 1974’te, İstanbul’daki Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Yönetim Kurulu ile Hazine arasındaki bir dava nedeniyle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun verdiği bir kararda Türkiye’deki gayrımüslim vatandaşlar “Türk olmayanlar” olarak değerlendirildi.

» 1984’te, Fener Rum Patrikhanesi, Heybeliada Ruhban Okulu’nun masraflarını karşılayamadığını söyleyerek kapatılması için izin istedi ancak o güne kadar okulu kapatmak için elinden geleni yapan hükümet, Lozan Barış Antlaşması, diğer ikili anlaşmalar açısından ve “mütekabiliyet ilkesi” açısından bunun mümkün olmadığını ileri sürerek, bu talebi kabul etmedi. Bugün bir tek öğrencisi olmadığı halde Milli Eğitim Bakanlığı’nca atanan okulun Türk yöneticisi her gün göreve gitmekte. Patrikhane de okulu açık tutmak için masraf yapmaya devam etmekte.

» 1985-1990 arasında PKK’ya karşı korucu olmayı reddettikleri için topraklarına el konularak yerlerinden edilen “Melek Tavusa Tapan” Yezidiler kitlesel olarak Batı ülkelerine göç etmek zorunda kaldı.

» 2000’li yıllarda Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının önde gelen konularından biri “Misyonerlikle mücadele” idi.

» 15 Kasım 2003, Şişli’deki Beth İsrail Sinagogu ile Galata’daki Neve Şalom Sinagogu’na iki Müslüman Türk teröristi tarafından intihar saldırısı yapıldı, eylemciler de dâhil 25 kişi öldü, 300’den fazla kişi yaralandı.

» 5 Şubat 2006, Trabzon’daki Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro 16 yaşında bir genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

» 19 Ocak 2007’de, AGOS’un başyazarı Hrant Dink öldürüldü.

» 18 Nisan 2007, Malatya’da yedi “milliyetçi” genç Hıristiyanlıkla ilgili yayın yapan Zirve Yayınevi’ni basarak üç büro çalışanını vahşice öldürdüler.
Şimdi bu tarihçeye bakınca Hrant Dink Davası’ndan çıkan karara şaşırılır mı? Sizi bilmem ama başta da dediğim gibi ben şaşırmadım. (Taraf)

Thursday, April 24, 2014

Kolektif Suçluluk ve Ermeni Soykırımı Üzerine Sosyal Psikolojik Bir Analiz: Suçlu Olan Kim: Hepimiz Suçlu Muyuz?




Hannah Arendt meşhur Heidegger eleştirisinde suçluluk duygusu üzerinde yoğunlaşır ve şu cümleyi kurar: “Herkesin suçlu olduğu noktada, kimse suçlu değildir.” [1]İnsan hissiyatı ceddinin geçmişini düşündüğünde, suçluluk hissedebilir mi? Bireylerin suçluluğu hissetmesi için yapılan yanlışta kişisel bir payı olması, ki ulusların geçmişi konu olduğunda çoğu zaman imkansızdır, şart mıdır?

Sosyal psikoloji çalışmaları ilk adımda suçluluk duygusunun bireysel analizine odaklanır. Bireysel yanlışlar üzerine yapılan duygu analizi çalışmaları suçluluk duygusunu öz-bilinçli duygu olarak tanımlar[2]. Suçluluk, insanın kendi davranışına bir kıymet, takdir biçebilecek benlik hissiyatını gerekli kılar. Bu kendi davranışına kıymet biçme hali, kişinin ahlaki sınır ihlallerinden doğan değerlerine bağlıdır. Birey, benliğin özgül özellikleri ve davranış arasında oluşan uçuruma takılır kalır. Bu noktada kişinin benlik değerlendirimi, davranışının ahlaki sınır ihlallerinin ayırdına vardığında suçluluk duygusunu üretir. Bu tanımda dikkat edilmesi gereken bir nokta var; o da suçluluk duygusunun dışa güdümlülüğü. Ahlaki sınırları düşündüğümüzde bir anlamda kişinin davranışının kurban üzerindeki etkisi suçluluk duygusunu yaratıyor. Mühim nokta yapılan yanlışın benlik kavramı üzerinden sonuçlarındansa (bunu yaptığım için kötü bir insanım gibi), bu yanlışların kurbana olan etkisi (bu kötülüğü yaptığım için o insan acı çekti gibi). Tam da bu sebeple suçluluk, odak noktası yapılan yanlışlar olduğundan kurban için telafiyi de beraberinde getirmeli.[3] Kabul ve telafi iradesi ile birlikte suçluluk duygusunun bir diğer önemli tarafı da empati. Suçluluk-empati ilişkisi üzerine karşıt argümanlar olsa da ortaklaşılan noktalardan birisi bu korelasyon ilişkisi.[4] Suçluluk ve empati ortaklığı, başka bir insanın hüsranının takdirinin kökeninde empatik tepkiden kaynaklı distres olduğu üzerine yoğunlaşır. Hatta bu telafi iradesi ve suçluluk duygusunun dışa güdümlülük özelliği empatik anlayış tarafından desteklenir. 

ÇOK YÖNLÜ BİR KAVRAM OLARAK MİLLİ KİMLİK VE KOLEKTİF SUÇLULUK - BENLİK SINIFLANDIRMA SÜRECİ        
Kolektif suçluluk alanındaki ilk sosyal psikolojik çalışmaların temel sorusu hangi koşulların grup merkezli suçluluk duygusuna neden olduğu üzerine.[5] Bu çalışmalar toplumsal kimlik ve sınıflandırma kuramlarından yola çıkarak[6], kişinin dâhil olduğu grubun diğer üyelerinin geçmiş davranışlarının birey üzerinde belirgin etkileri olabileceği üzerinde duruyor. Bu etkilerin temel nedeni dâhil olunan grubun üyeliğini benlik kavramı çerçevesinde içselleştirilmesi, milli kimlik gibi kimliklere bürünmesidir.

Bu çalışmalardan birinde katılımcılar Hollanda’daki bir üniversiteden seçilmiş. Deneyden önce çok ve az milliyetçi olanlar katılımcılar seçilmiş ve ayrıştırılmış. Milliyetçilik değeri sekiz öğeli bir anket ile, Hollanda tarihi manipülasyonu ise Hollanda’nın Endonezya sömürgeciliği tarihi özeti ve sömürgecilik zamanlarından iki fotoğraf ile yapılmış. Deneyden önce inanılırlığı artırmak için bu tarih özetinin güvenilirliği yüksek tarihçiler tarafından yazıldığı da belirtilmiş. Endonezya’daki Hollanda sömürgeciliğinin artılar ve eksileri üzerinden olumlu, olumsuz ve belirsiz tarih özetleri sunulmuş. Artılarını içeren özette “Hollanda muteber bir hukuk sistemine kavuşmuştur” veya “Hollanda Endonezya’nın altyapısını geliştirmiştir” gibi bilgiler kullanılmış. Eksilerini içeren özette ise “Hollanda Endonezya toprağını sömürmüştür” veya “Hollanda birçok Endonezyalının ölümüne sebep olmuştur” gibi ifadeler kullanılmış. Burada üzerinde durulan ilişki kişinin dâhil hissettiği grubun geçmiş davranışlarının ve bu gruba duyulan bağlılığın kolektif suçluluk üzerindeki etkileridir. Deneyin sonunda beklenildiği gibi az veya çok milliyetçi katılımcılar olumsuz tarih özeti sunulduğunda suçluluk hissetmişler. Belirsiz tarih durumu ise daha ilginç: Benlik sınıflandırması kuramından yola çıkarsak çok milliyetçi olan kesimin daha fazla suçluluk hissetmesi gerekirken, az milliyetçi olan katılımcılar daha fazla suçluluk duygusu hissediyor. Milliyetçiliği yüksek kesimde olumlu bir toplumsal kimlik edinme isteği daha fazla. Tam da bu nedenle olumsuz tarih özetini reddedecek yollar arıyorlar. Bu yöntemler iki kimliklendirme çeşidi ile ifade edilebilir: “grubu yüceltme” ve “gruba bağlılık”.[7]  
       
GRUBA ELEŞTİREL BAĞLILIK MI GRUBUN YÜCELTİLMESİ Mİ?

Grubu yüceltme hali dâhil olunan grubun olağan tüm gruplar içinde en iyisi olduğu düşüncesine dayanır. Gruba bağlılık ise dâhil olunan gruba eleştirel bir yaklaşım içerir. Bu iki formun araştırılması Yahudi İsrailliler arasında yapılmış. Gruba bağlılık hali kolektif suçluluk deneyimi olasılığını yükseltirken, “aklama bilişleri”nin kullanımı grubu yüceltmek için kullanılmış. Kişinin geçmişini bilişsel olarak aklama hali " milletimin davranışlarının tanımı çok fazla acımasızlık içeriyor” gibi açıklamaları kapsıyor. Katılımcılar bu aklama bilişlerinin kullanımını ve Filistinlilere yapılanlardan dolayı suçluluklarını ölçen anketler doldurmuş.
      
Sonuçlar şunu işaret ediyor: grubu yüceltme formu kolektif suçluluk ile olumsuz, gruba bağlılık ve kolektif suçluluk olumlu bir ortaklaşma kurar. Grubu yüceltme formunda bilişsel aklama usullerinin kullanımı aracı bir rol üstlenerek artarken, eleştirel bağlılık ve kolektif suçluluk ilişkisinde azalır. Bu sonuçların işaret ettiği nokta şu: grubu yüceltme formunu kullanan bireyler meşrulaştırma yoluna giderken, ki bu da kolektif suçluluk deneyimi olasılığını azaltır, bir diğer taraftan da eleştirel bağlılık formu, kolektif suçluluk hissini daha olası kılar.
       
GEÇMİŞİN SORUMLULUĞU: "BİZ"İ SUÇLAMAK

Shelby Steele suçluluk duygusunu Amerikalı siyahi bir adam olarak kişisel öyküleri üzerinden araştırıyor ve “beyaz suçluluğu” üzerinden tartışıyor.[8] “Beyaz suçluluğu, daha geniş anlamda, haksız bir üstünlüğün farkındalığından doğuyor.” Yazının devamında beyaz olmanın tarihsel üstünlüğünün farkında olmanın kaçınılmaz olduğu ve ırksal suçluluk ile birlikte doğduğunun altını çiziyor. Geçmişin muhakemesi (Dersim Katliamı gibi) veya toplumdaki gruplar arası eşitsizlikten doğan ve hala devam etmekte olan gündelik faydalar (Türkiye’de yaşayan Türklerin Kürtlere göre sahip oldukları avantajlı sosyal konum gibi) dâhil olunan grubun yargılanmasına neden oluyor.  Wohl, Branscombe ve Klar geçmişin hak ihlallerinin sorumluluğunu almanın öneminin üzerinde duruyorlar. [9] Öte yandan gruplar bu sorumluluğu odak noktasını “biz”den “onlar”a kaydırarak saptırabilirler. Bu odağın konumlandırılması kolektif suçluluğun şiddetlenmesi veya hafiflemesi üzerinde oldukça etkilidir.
GEÇMİŞİN MEŞRUİYETİ
       
Geçmişi meşrulaştırmak suçluluk duygusunu hafifletmek, dış grubu, ötekini suçlamak için kullanılan stratejilerden birisi. Geçmişte olanlar basitçe “onların” bize yaptıklarından ötürüdür: Onlar kendi davranışlarından ötürü bunu “hak etmiştir”. Türk milliyetçiliğinin karakteristiklerinden biri de ötekileri potansiyel tehdit olarak gören tehdit anlatısıdır.[10] Tarihsel temsiliyet ve kolektif hafızayı düşündüğümüzde, Kürt sorununda olduğu gibi gruplar arası ilişkilerin çatışmalarla şekillendiğini görürüz. Türkiye’deki en büyük azınlıklardan biri olan Kürtler, Türk milliyetçi liderler tarafından milli güvenlik sorunu olarak görülmüştür. Kürtlere “tehdit” anlatısı atfı 37 Dersim Katliamı gibi geçmişin insanlık dışı tarihini meşrulaştırmaya olanak tanımıştır. Bu meşrulaştırma hali, kolektif suçluluk hissini hafifletir.  
 
Wohl ve Branscombe bu tezi sınamak için geçmişin mağduriyetini anlatan hatırlatıcılar kullanmış. [11] Kuzey Amerikalı Yahudi katılımcılar bu çalışma için seçilmiş ve bütün katılımcılara İsrail Hükümeti’nin Filistinlilerin acılarına neden olduğunu anlatan ifadeler okunmuş. Deney grubundakilere deney sırasınca Holokost hatırlatılır. Burada beklenti bu “hatırlatıcı”nın İsrail Hükümeti’nin geçmiş eylemlerinin meşrulaştırılmasının önüne geçmesi ve kolektif suçluluğu hafifletmesidir. Sonuçlar şunu gösterir: Holokost hatırlatıcıları kullanılan katılımcılar Filistinlilerin zararlı eylemlerine odaklanır. Burada kullanılan yöntem, başka bir gruba karşı işlenen suçu meşrulaştırarak haklı çabasıdır. Bu çaba, dış gurubu (Filistin terörizmi) tehdit anlatısı içinde konumlandırmakla, dâhil olunan grubun tepkisini sıradanlaştırmakla olur. İsrail Hükümeti’nin yaptıklarının sorumluluğu Filistinlilerin eylemlerinin içinde bulunur. Dış grubu suçlamak, devletin hareketlerini meşrulaştırırken kolektif suçluluğu hafifletir. 
BİR HADİSENİN KOLEKTİF SUÇLULUĞU ÜZERİNE: TÜRKİYE'DE ERMENİ SOYKIRIMI
Türkiye tarihi birçok travmatik politik olaya sahne oldu: Dersim Katliamı, 1955 6-7 Eylül olayları, 12 Eylül 1980 askeri darbesi, 1933 Sivas Katliamı, 2011 Roboski Olayı gibi. 1915 Ermeni Soykırımı için ise Ermeni ve Türk anlatıları arasında çok belirgin farklılıklar göze çarpıyor. Mağdurun milli kimliği bağlamında bu olayın kolektif hafızasının çok belirgin olmasının yanında, Türk milliyetçi söylemi içinde de oldukça belirgin. Soykırım için bir diğer önemli öğe de, Ermeni Soykırımı’nın devlet tarafından açıkça ve çok katı biçimde inkâr ediliyor olması. Buna bağlı olarak da kolektif suçluluk deneyimi için önceki bölümlerde bahsettiğimiz temel bileşenlerden biri eksilmiş oluyor.  

Ermeni Soykırımı’nın hatıraları Ermeni ve Türk tarafları için oldukça büyük farklılıklar gösteriyor.[12] Bir tarafta Ermeni tarafı için paylaşılan acılar ve hatıralar Ermeni kimliğinin kurulmasında önemli bir rol üstleniyor. Dağılmış Ermeniler kolektif enerjilerini yeni bir diaspora altyapısı kurmak için harcıyorlar. Soykırımın travması içselleştiriliyor. Korku ve güvensizlik hüküm sürüyor. Yıllar boyunca unutuş ve hafıza arasındaki savaş mağdurların hatırlayışlarında belirginleşiyor. Diğer taraftan Türk milliyetçiliği için ise Ermeni Soykırımı’nın reddi önem kazanıyor. Taner Akçam, Osmanlı İmparatorluğu’nun son periyodunda Türk milliyetçiliğinin dönüşümü için Ermeni Soykırımı’nın önemine odaklanır. [13] Bu dönemdeki ümitsizlik ve düşüşün psikozları Türk milliyetçiliğini derinden etkiler. Düşüş korkusu sonucu sonraları Türk milliyetçiliğinin belirgin karakteristiklerinden biri olarak olan panik meydana gelir. Bu psikoloji hal, bir günah keçisi ilan etmeyi gerekli kılar: Kendi ümitsizliklerinin sorumlusu Hristiyan azınlıklardır. Ermeniler, suçlu gösterilir. Daha en baştan önleri kesilmelidir. Bu düşünce biçimi sonraları Türk milliyetçiliğinde belirginleşecek olan bazı söylemlerin oluşmasının nedenidir.      
 
Kolektif suçluluğun hafifletilmesine paralel olarak bu etnik milliyetçilik azınlıklara karşı tahammülsüzlük de getirir. [14] Ermenilere ilişkin tahammülsüzlüğün doruk noktalarından biri 2007 Ocak ayında bir Ermeni gazetesinde, Agos, önemli bir gazeteci olan Hrant Dink’in katledilmesidir. Hrant Dink, 2005’te Türk milletini aşağılamak suçundan 6 aylık hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu tahammülsüzlük hali Müslüman ve Türk olmayan azınlıklar, başta Ermeniler, ikinci sınıf vatandaş olarak görüldükçe devam edecektir. Daha önce de belirttiğim gibi Türklüğü birinci sınıf vatandaş olarak yüceltmek kolektif suçluluğu azaltır, tahammülsüzlüğü beraberinde getirir.  
 
Branscrombe, dış grubun yeniden sınıflandırılmasının o grubun daha büyük, dahil olunan bir grup ile tanımlanabileceğinin altını çizer.[15] Bu yeniden sınıflandırma süreci, zarar görmüş bir grubun fail grup ile aynı kategori altına girebilmesi gibi bir durum da doğurabilir. Bu olasılığı anlamak için Amerika’daki azınlıklar arasında yeniden kategorize edilmesi kolay ve zor olan iki grup üzerinde araştırma yapılmış. Bir grupta Afrika Amerikalıları, yerliler ve Meksikalı Amerikalılar katılırken diğerine de Iraklılar, Nikaragualı ve Kamboçyalılar dâhil edilmiş. Sonuçlar beyaz Amerikalıların yeniden sınıflandırdıkları “bizden” saydıkları ilk gruba karşı daha fazla kolektif suçluluk hissettiklerini gösteriyor. Burada Ermenilerin hem dinsel hem etnik farklılıkları göz önünde bulundurulduğunda, bu topraklarda Hristiyan bir azınlığın yeniden sınıflandırılma ile büyük bir gruba dâhil edilip içselleştirilmesinin, bunların sonucu olarak da kolektif bir suçluluk hissetmenin zorluğundan bahsedebiliriz.
 
Türk milliyetçiliğinin tehdit anlatısına geri dönelim. Bu söylemde azınlıklar Osmanlının çöküşünü hazırlayan dış güçlerle işbirliği yapanlar olarak yer bulur. Ermenilerin “millet-i sadika” olarak adlandırılması azınlık olarak var olmanın bir anlamda sadakate bağlı olduğunu gösterir. Modern Türkiye’de azınlıklar ülkenin birliğinin üzerindeki potansiyel tehditlerdir. Özellikle çatışma içeren eylemler Türk devletinin güvenliği hakkındaki kaygıları artırıcı olarak görülür. Soykırımın inkârı, tehdit anlatısı üzerinden Ermenilere karşı tahammülsüzlüğü hatta nefreti, Ermenilerin emperyalistlerin işbirlikçisi olduğu söylemi üzerinden doğar.
 
Kolektif suçluluğun tanımı, daha önce de belirttiğim gibi, hem bireysel hem toplumsal anlamda grubun eylemlerinin kabulünü gerektirir. Soykırımın inkârının altındaki tehdit söylem bugün de Ermeniler için geçerlidir. Bu zaman zaman nefret dönen Soykırımın reddini getiren söylem mağdurların maddi manevi zararlarının karşılanmasına ilişkin iradenin eksikliğinin de altındaki nedendir. Acının yaratıcısı olma sorumluluğu keskince reddedilirken, bu inkar politikası empati kurmayı da gerektirmez. Özür dilemekten çok daha ötede, 1915’te ne olduğu devlet tarafından kesin ve kesin olarak reddedilir.

BİR KOLEKTİF SUÇLULUK GÖSTERGESİ: ÖZÜR DİLEMEK
       
Elazar Barkan yeni ulus suçluluklarının bir çeşit milli benlik refleksi olduğunu söyler. [16] Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt, dizlerinin üstüne çöküp sessizce 1943’teki Warsaw Gettosu isyanı mağduru Yahudilerden Holokost için özür diledi. İngiltere Başbakanı David Cameron Kanlı Pazar için 38 yıl sonra özür diledi ve şunları söyledi: “Kanlı Pazar’da olanlar hem haksız hem gerekçesizdir. Yapılan yanlıştı.”
 
Çok açık ki, dâhil olunan grubun geçmiş yanlışları için özür dilemek ulusal suçluluğun bir belirtisi olarak oldukça arttı. Bu içinde bulunduğumuz dönemi “özür devri” olarak tanımlarken, bu özürlerin arkasındaki motivasyonlar önem kazandı.[17] Fakat bu konun oldukça hassas ve tartışmalı bir konu olduğu unutulmamalı. Mesela Türkiye Başbakanı Erdoğan Dersim Katliamı için 22 Kasım 2011’de özür diledi. Bu adım Kürt sorununun çözümünde bir uzlaşı belirtisi olarak görülmüş olsa da, bu özür beklendiği gibi bir işlemedi. [18] Bu özürden yalnızca bir ay sonra 34 Kürt sivil Roboski’de Türk askerleri tarafından öldürüldü. Özürlerin beraberinde getirdiği “bir daha asla” anlamı yanlışlandı, Dersim özrü sadece sahte bir uzlaşı adımı olarak kaldı. Özür kimi zaman, özellikle katliamlarda olduğu gibi, failin sorumluluk karşısında elini temizlemek için kullandığı bir düzmece de olabiliyor. [19] Unutmayalım, özürlerin arkasında farklı motivasyonlar bulunabilir. 
ERMENİ KARDEŞLERİMİZDEN ÖZÜR DİLERİM!
       
1915’ten sonra Türkiye’deki Ermeni nüfusu büyük ölçüde azaldı. Ermeni tahammülsüzlüğü daha önce de bahsettiğim gibi kendini 2007 Ocak’ında Hrant Dink’in katledilmesi ile gösterdi. 2008’de birçok gazeteci, akademisyen ve politikacı tarafından “Özür Diliyorum” isimli kampanya organize edildi. Kolektif suçluluğun açık göstergelerinden biri olan bu kampanyada imzaya sunulan metinde şöyle deniyordu:

“1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” [20]
 
Özür kampanyası ile yapılan eylem, özür dilemenin ahlaki boyutunu gösteriyor. Ermeni Soykırımı için kullanılan “Büyük Felaket” ve “vicdan” vurgusu özür dilemenin geçmişin ahlaki sınır ihlalleri durumunda yapılacak doğru eylem olduğunu gösteriyor. Adaletsizliğin reddi ahlaki bir zorunluluk olarak paylaşılıyor. Geçmişteki adaletsizlik sonraki nesillerde vicdan buluyor, bu grup geçmişin acılarına karlı ahlaki bir zorunluluk taşıyor.
 
Özürlerin bir diğer önemli getirisi unutulmuş tarihi olaylara dikkat çekmesidir.[21] Hatta özür dilinen geçmişin yanlışları ve acılarını içeren olaylar yeni jenerasyonlar için ilk defa duyulan olaylar bile olabilir. Avustralya Başbakanı’nın özrü geçmişin unutulmuş yanlışlarının hatırlanması açısından önem taşır. Başbakan yaptığı konuşmada mağdurlardan “Unutulmuş Avustralyalılar” olarak bahseder. Ve bugünden sonra onların “hatırlanacak Avustralyalılar” olarak anılacağını söyler. [22]

“Özür Diliyorum” kampanyasının toplumdaki yankısı Ermeni Soykırımı’na ilişkin birçok farklı tepkiye neden oldu. Fakat bu tepkilerin ortaklaştığı nokta Soykırımın inkârı oldu. Kampanyanın ertesi tartışmalar açısından aynı grup bağlamında gösterdiği farklılıklar da göz önünde bulundurulmalı. Milliyetçilik kimliği ve farklı politik yönelimlerin kolektif suçluluk deneyiminde belirleyici faktörlerden olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Milliyetçi Hareket Partisi başkanı "Ortada utanacağımız bir suç ve adına özür dileyeceğimiz bir suçlu yoktur. Hiç kimsenin, mirasçısı olduğumuz ecdat yadigârını aşağılama, suçlu gibi tanımlama ve özür talep etmeye hakkı ve haddi değildir" demesinin yanında da Başbakan Tayyip Erdoğan benzer bir şekilde tepki verdi:

"Herhalde onlar böyle bir soykırımı işlemiş olacaklar ki özür diliyorlar. Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir sorunu yok. Yani eğer ortada böyle bir suç varsa suç işleyen özür dileyebilir. Ama ne benim ne ülkemin ne milletimin böyle bir sorunu yok.” [23]

Öte yandan Ece Temelkuran, kampanyanın destekçilerinden biri olarak 150 tane tehdit mektubu aldığını söyledi.
SON SÖZ
       
Daniel Jonah Goldhagen’ın Hitler’in Gönüllü Cellatları: Sıradan Almanlar ve Holokost (Hitler’s Willing Executioners: Ordinary Germans and the Holocaust)  isimli 1996 yılında basılan kitabı birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Goldhagen, bu kitapta İkinci Dünya Savaşı sırasında herhangi bir Alman’ın Soykırım’a katkıda bulunarak veya karşı durarak bir anlamda Holokost’tan sorumlu olduğunu iddia ediyor. Bu sava Holokost’u yaşayanların yanında genç jenerasyondan Almanlar da büyük tepki gösterdi. Gençlerin bu gibi büyük kıyımları birebir yaşamamış olsa bile çok güçlü duygusal tepkiler verdiğine tanık olduk. Geçmişe dair toplu kıyım gibi hadiselerde öz-bilinçli duygular kendini milliyetçiliğin çok katmanlı halinde kendini gösterdi, gösteriyor. Ermeni Soykırımından yola çıkarak kolektif suçluluğun/suçsuzluğun geçmişteki kırımlar bağlamında önemini anlarken, daha yapıcı olmak adına geçmişin politikasının getirdiği duygu odaklılık yerine bir duygu politikasına inşa etmenin yollarını tartışabiliriz.
 


[1] Hannah Arendt, The Life of the Mind (New York: Harcourt Brace Janacovich, 1978).
[2] Michael Lewis. “Self-conscious Emotions: Embarrassment, Pride, Shame, and Guilt,” in Michael Lewis, Jeannette Haviland-Jones, and Lisa Feldman Barrett, eds., Handbook of Emotions (New York: The Guilford Press, 2000).
[3] Rupert Brown, and Sabina Cehajic. “Dealing with the Past and Facing the Future: Mediators of the Effects of Collective Guilt and Shame in Bosnia and Herzegovina”, European Journal of Social Psychology, no. 38 (2008): 669-684.
[4] Roy F. Baumeister, Arlene M. Stillwell, and Todd F. “Guilt: An Interpersonal Approach”, Psychological Bulletin, no. 115 (1994): 243–267.
[5] Bertjan Doosje, Nyla R. Branscombe, Russell Spears, and Antony Manstead. “Guilty by Association: When One’s Group Has a Negative History.” Journal of Personality and Social Psychology, 75, no. 4 (1998): 872–886.
[6] Julienne Turner et. al. Rediscovering the Social Group: A Self-Categorization Theory, (Oxford, UK: Basil Blackwell, 1987).
[7] Sonia Roccas, Yechiel Klar and Ido Liviatan, I. “Exonerating cognitions, group identification, and personal values as predictors of collective guilt among jewish-israelis”, in Nyla Branscombe and Bertjan Doosje, eds., Collective Guilt – International perspectives (Cambridge, MA: Cambridge University Press, 2004): 130-147.
[8] Shelby Steele, The Content of Our Character: A New Vision of Race in America. (New York: St. Martin’s Press, 1990).
[9] Michael J. A. Wohl, Nyla R. Branscombe, and Yechiel Klar. "Collective Guilt: Emotional Reactions When One's Group Has Done Wrong or Been Wronged." European Review of Social Psychology 17 (2006): 1-37.
[10] Ahmet İçduygu, and Özlem Kaygusuz. “The Politics of Citizenship by Drawing Borders: Foreign Policy and the Construction of National Citizenship Identity in Turkey.” Middle Eastern Studies, 40, no. 6 (2004): 26-50.
[11] Michael J. A. Wohl, and Nyla R. Branscombe. “Importance of Social Categorization for Forgiveness and Collective Guilt Assignment for the Holocaust”, Nyla Branscombe and Bertjan Doosje, eds., Collective Guilt – International perspectives (Cambridge, MA: Cambridge University Press, 2004): 284-305.
[12] Cihan Tuğal. “Memories of Violence, Memoirs of Nation: The 1915 Massacres and the Construction of Armenian Identity”, in Esra Özyürek, eds., The Politics of Public Memory in Turkey (Syracuse University Press, 2007): 138-162.
[13] Taner Akçam. Türk Ulusal Kimliği Ve Ermeni Sorunu (Istanbul: Iletişim Yayınları, 1992).
[14] Ayhan Kaya, and Ece Harmanyeri. “Accept Pluralism: Tolerance, Pluralism and Social Cohesion: Responding to the Challenges of the 21st Century in Europe, Overview of National Discourses on Tolerance and Cultural Diversity”,  in: Tolerance and Cultural Diversity Discourses in Turkey, (FP7 Project, 2010)
[15] Nyla Branscombe. “A Social Psychological Process Perspective on Collective Guilt”, in Nyla Branscombe and Bertjan Doosje, eds., Collective Guilt – International perspectives (Cambridge, MA: Cambridge University Press, 2004): 320–334).
[16] Elazar Barkan. The Guilt of Nations: Restitution and Negotiating Historical Injustices (Johns Hopkins University Press, 2001).
[17] Roy L. Brooks. When Sorry Isn’t Enough: The Controversy over Apologies and Reparations for Human Injustice (New York: New York University Press, 1999).
[18] Bilgin Ayata, and Serra Hakyemez. "The Akp’s Engagement with Turkey’s Past Crimes: An Analysis of Pm Erdoğan’s “Dersim Apology”." [In English]. Dialectical Anthropology 37, no. 1 (2013/03/01 2013): 131-43.
[19] Craig W Blatz, Karina Schumann, and Michael Ross. "Government Apologies for Historical Injustices." Political Psychology 30, no. 2 (2009): 219-41.
[21] Michael Wohl, Matthew Hornsey, and Catherine Philpot. “A Critical Review of Official Public Apologies: Aims, Pitfalls, and a Staircase Model of Effectiveness.” Social Issues and Policy Review, 5, no. 1 (2011): 70-100.
[22] Apology by Prime Minister Kevin Rudd to the Forgotten Australians and child migrants. (2009, November 16). The Australian. http://www.theaustralian.com.au/archive/politics/apology-by-prime-minister-kevin-rudd-to-the-forgotten-australians-and-child-migrants/story-e6frgczf-1225798266181

[23] Kampanyayı lince dönüştürdüler. (2008, December 20). Evrensel. http://archive.is/ekqL