Thursday, June 12, 2014

Bataklıksal derinlik politikamızın çetelerle imtihanı


Başlıktaki “Bataklıksal Derinlik” kavramı sizi huzursuz etti mi? Ortadoğu'ya bataklık denilmesine şiddet ve hiddetle karşı olanlardan mısınız? Yoksa bataklık hem de nasıl batık diyenlerden mi? Belki siz de benim gibi rüzgar nereden esiyor bakayım ona göre mi karar vereyim diyorsunuz? O zaman işimiz zor çünkü  bu bataklıksal derinlik zorlayıcı bir kavram şöyle ki: 22 Kasım 2013 de Dışişleri Bakanı, Ahmet Davutoğlu “Suriye bir bataklık, içinde her türlü haserat türüyor” derken 25 Ağustos 2012 de Ortadoğu üzerine kapsamlı çalışmalarıyla tanınan prestijli Ankara SETA’nın direktörü Taha Özhan "Bataklık" söylemi bölgeye dair cehaleti, apolitik bir tarifle kamufule etme girişimidir. Son olarak, "Bataklık söylemi oldukça pespaye bir oryantalizmin yerli versiyonundan başka bir siyasal düzeye takabul etmemektedir” diyorlar. Sizin de içinizde birşeyler acıdı mı? Evet, bu pespaye oryantalizm kulağa hiç de hoş gelmiyor…
Biz en iyisi ortada bir yol bulmaya çalışarak bataklıksal derinliği açıklayalım… Malumunuz, Musul, Tikrit bir direnişle karşılaşmadan İŞİD’in eline geçti. Bağdata yürür mü bu cihadistler diye kaygılananlar da var. Bilinmezi çoklar arasında belki en güvenlisi öncelikle bilinenleri sıralamak:
1- Türkiye’nin artık Suriye ve Irak Sınırı yok. Harita uzmanlarına iş düşüyor, ama Türkiye’nin sınırı su anda yerinde dursa da bu sınırın arkasında Irak ve Suriye olduğunu de facto söylemek imkansız. Hukuksal açıkdan belirsizlik nedeniyle hala ulus-devlet varmış gibi yapabiliriz, ancak bu bölgeyi hala ulus-devlet isimleriyle anıp analiz etmeye çalışanların bataklıksal derinliğimizde kaybolduğunu görüyorsunuz değil mi?
2- Yeni şartlar altındaki bölgede herşey anında değişebilir ve yeni isimler türeyebilir. Alfabe çorbası dediğimiz Özgür Suriye Ordusunun onurlu direnişçileriyle başlayıp İŞİD (Irak Şam İslam Devleti)nden Al Nusra'ya, Şam Arslanlarından El Kaide'ye kadar uzanan onlarca farklı bağlılığı olan gang/çete var.
3- Yeni gerçeklerin sunduğu yepyeni kanunlar var. Bu guruplar sadece varolma savaşı vermiyorlar, birbirlerinden iyi ve üstün olma savaşı da veriyorlar. Bölgedeki yerleşik nüfuslar yeniden toparlanıp göçe sürüklenirken gelenler para, silah, savaşçı toplama derdiyle şehirleri talan ediyorlar, güçlenenler yeni düzen kurmaya girişiyor.
4- Musul, Tikrit ve Bağdata kadar uzanan yolda bugün olanlar ani bir gelişme değil. Irak askerlerinin hiç direniş göstermeden kaçması –ki Irak ordusunun adı 1990lardan beri ne zaman anılsa askerlerini kaçarken görüyoruz—ötesinde 2012den beri İŞİD ve farklı güçler (Musulunda parçası olan) Ninewa adlı bölgeye 2012den beri sürekli saldırıyorlardı. Yani 10 Haziran işgali uzun zamandır detaylı olarak planlanan bir saldırı olarak görülmelidir.
5- Bu başarılar sadece çetelede bir zafer daha şeklinde okunmamalıdır. Çünkü şu ana kadar açıklanan bilgilerden İŞİD’in ciddi ölçüde silah, ve askeri malzemeyi ele geçirdiği,  (çoğu ABD yapımı) ayrıca farklı kaynaklardan da Musul ve çevresinde nakit paraya kavuştuğu öğrenilmiştir.
6- İŞİD’in diğer çetelerden ciddi bir farkı var. El Kaidenin Levanttaki uzantası, yahut subesi olarak görülen İŞİD artık sadece bir terror örgütü olarak görülemez. İŞİD gözardı edilemeyecek kadar  toprağa sahip, buradaki nüfusu idareyle sorumlu olduğunu iddia eden bir konvansıyanel askeri güçtür.
7- Irak İŞİD’la bir şekilde savaşabilir mi? Hangi Irak? Hala Irak bölünecek mi sorularının sorulmasına maruz kalmak oldukça akıl zorlayıcı.... Kürt bölgesine yüksek ölçüde maddi borcu bulunan Bağdat hükümetinin İŞİDle ABD desteği olmadan savaşabileceğini düşünmek çok zor. Bu durumda Türkiye ne yapmalı? Bağdat’a yeniden üstün teknoloji askeri donanımların inmesi Türkiye’nin leyhine midir? Ya buradaki Kürt nüfusun İŞİD tarafından kırılması? Tam İran ile ticaret/enerji üzerine anlamişken dengeler bozulur mu?
Türkiye'nin Suriye politikasını çok yanlış bulduğumu, milli menfaatlerinin ne olduğunu anlayamadığımı, farklı mecralarda tutarlı biçimde tekrarladım. Ve lakin Türkiye bir yola girdi, bu saatten sonra şöyle yapmasaydı böyle yapmasaydı demenin faydası yok. Şu anda ne yapılabilir? Şu aşamada sahadan “raw intel” dediğimiz, ham bilgi olmadan doğru bir yol haritası üretmek bizler için mümkün değil, ama bu işin içindekiler kaliteli donanımları varsa bunu yapabilirler, yapmalılar.
Türkiye Suriye’de Iraktan farklı bir siyaset izlemeye kararlı olarak yola çıktı. Aktif bir oyuncu, ve hatta oyun kuran olmak istediğini her daim dillendirdi. Yani Suriyeye gözü kapalı girmedi. Bu bizlere umut vermelidir.
Bazen ne acıdır ki söylemler eldeki yumuşak ya da askeri gücün sınırlarını çok aştı. Mesela “o sınır asla kapanmayacak biz açık sınır politikamıza devam edeceğiz” söyleminden, “turist diyen gelenlerin alında cihadist yazmıyor ki nereden bilebilirdik” vah vah… söylemine bir sallanışta geçiş yapıverdik.
Yine de sis oluşturan detayları bir kenara bırakırsak en zor krizlerin ortasında oldukça verimli olasılıklar vardır. Türkiye’nin bu durumu kendi leyhine çevirmesi yüksek bir olasılık. Yani evet Ortadoğu’ya bataklık deme pespaye oryantalistliğini tespit etmiş ciddi analistlerimiz ve onlarla çalışan Ortadoğu bataklığında üreyen haseratlardan dem vuran bir Dışişleri Bakanımız olması belki karamsarlık için yeterli. Yine de sahada Türkiyenin askeri ve istihbarat gücü saygı duyulan bir etken: hala kredibilitesi olan bir faktör. Stratejik yalnızlıktan bataklıksal derinliğe ilerlerken belki en çok Musul’un ne olduğunu düşünmeliyiz. Farklı etnik ve dini kimliklerin göç yollarında yer alan bu şehrin ezgileri bugün İstanbul’da, Atina’da duyuluyorsa İŞİD ve Bağdat arasındaki düğümü İran ve Suriye karmaşasında dengeleyebilecek bir Türkiye mümkündür. Ud ustası Münir Bashir’in evi Musul bize artık uzak olamaz… Ne kadar yakın olacağını belirlemek Suriye’de oyuncu olmak isteyen iktidarın elinde…. Ama gerçekleri bilerek, bilinçli hareket etmeliyiz. Inlerine girilemeyecek çeteler, derinliği kestirilemeyen girdapların coğrafyasında hala bataklık desek mi demesek mi tartışması yapmak hayra alamet midir sizce?

Wednesday, June 11, 2014

Ulusçuluk & Kültür

  
Ulusal devletlerin oluşumunu halkların uyanan ulusal bilincine bağlayan kanıksanmış görüş bir masaldan başka bir şey değildir. Ulusal devlet savunucuları için çok kullanışlı bir düşüncedir, ama yine de yanlıştır. Ulus, devletin sebebi değil, sonucudur. Ulusu yaratan devlettir; ulus, devleti yaratmaz. Bu bakış açısından halk ile ulus arasında, toplum ile devlet arasında olan aynı ayrım vardır.
Her toplumsal birim ortak ihtiyaçlar ve karşılıklı anlaşma temelinde kurulan doğal bir yapıdır. Bu birim organik olarak aşağıdan yukarıya genel çıkarı garanti etmek ve onu korumak için kurulur. Her ne kadar toplumsal örgütlenmeler giderek kemikleşse ve temel yapı halini alsa da, ortaya çıkışlarının altında yatan hedef çoğu örnekte açık bir şekilde ortaya konabilir. Her devlet örgütü insanlar üzerine bir takım yöneticiler tarafından empoze edilen yapay bir mekanizmadır ve toplumdaki ayrıcalıklı bir azınlığın çıkarlarını güvence altına almak ve korumaktan başka hiçbir amaca hizmet etmez.
Bir halk, toplumsal birliğin doğal sonucudur. Dışsal yaşam koşullarının belirli bir benzerliğinin, ortak bir dilin ve iklim ile coğrafi çevrenin özel karakteristiklerinin ortaya çıkardığı insanların karşılıklı bir ortaklığıdır. Bu şekilde birliğin her üyesinde yaşayan ve birliğin en önemli toplumsal varoluşunu oluşturan belli ortak özellikler doğar. Bu ilişki yapay olarak ne kadar yok edilebilirse, yapay olarak o kadar ortaya çıkarılabilir. Öte yandan ulus, siyasal güç için verilen mücadelenin yapay sonucudur, tıpkı ulusçuluğun modern devletin politik dininden başka hiçbir şey olmaması gibi. Bir ulusa ait olmak, bir halka ait olmanın tersine hiçbir zaman derin ve doğal nedenlere dayanmaz; her zaman politik etkenlere tabidir ve ardında ayrıcalıklı azınlıkların çıkarlarının yattığı devlete dayanır. Basitçe ayrıcalıklı kast ve sınıfın iş temsilcisi olan küçük bir grup diplomat, belli insanların hangi ulusa üye olduklarına oldukça keyfi bir biçimde karar verir. Bu insanların onayı sorulmaz bile, iktidarın bu eylemine boyun eğmeleri beklenir.
Halklar ve insan grupları devlet ortaya çıkmadan çok önce de varlardı. Ayrıca bugün de devletin yardımı olmadan varolmaya ve gelişmeye devam ediyorlar. Doğal gelişimleri ancak bir dış güç hayatlarına zor kullanarak müdahale ettiğinde ve onları daha önce bilmedikleri kalıplara sokmaya zorlayınca engelleniyor. Bu halde ulus, devlet olmaksızın düşünülemez. Ulus, devlet ile kaynaşmıştır ve varoluşunu devlete borçludur. Sonuç olarak eğer ulusu devletten ayırmaya çalışır ve onun devletten bağımsız kendi başına bir varoluşu olduğunu kabul edersek, ulusun gerçek doğasını hiçbir zaman anlayamayız.
Bir halk daha dar sınırlara sahip bir topluluktur. Ancak bir ulus, kural olarak ortak bir devlet çatısı altına az ya da çok miktarda şiddet kullanılarak sokulmuş bir dizi farklı halkları ve insan gruplarını kapsar. Gerçekte Avrupa’da hiçbir devlet yoktur ki, orijinal olarak farklı soylardan ve dillerden olan, sadece bir hanedana ait, ekonomik ve politik çıkarlar için bir ulus haline getirilmiş farklı halklardan oluşmasın.
…
Tüm ulusçuluklar doğası gereği gericidir (reactionary), çünkü büyük insan ailesinin farklı parçalarına önyargıya dayalı belirli bir karakter atfetmeye çabalar. Bu açıdan bakınca ulusalcılık ideolojisi ile tüm dinlerin arasındaki karşılıklı ilişki gözler önüne serilmiş olur. Ulusalcılık bir yandan insan cinsinde ifadesini bulan organik birlik içinde yapay ayrımlar ve bölünmeler yaratır. Öte yandan hayali bir kavramdan kaynağını alan kurmaca bir birlik için gayret sarf eder. Ulusçuluğun savunucuları belli bir insan grubunun tüm üyelerini, başka gruplardan daha da açık bir şekilde ayırt edilebilecekleri şekilde düzenlemeye çalışır. Bu açıdan sözde “kültürel ulusçuluk” politik ulusçuluktan farksızdır; çünkü kültürel ulusçuluk kural olarak, politik ulusçuluğun politik hedeflerini gizler ve ona hizmet eder. Bu ikisi birbirlerinden ayrılamaz, aynı çabanın farklı ifadeleri olmaktan ibarettirler.
Kültürel ulusçuluk en saf haliyle, halklar yabancı bir yönetimin altına girip, bu yüzden politik güce ilişkin kendi planlarını uygulamaya sokamayınca ortaya çıkar. Bu durumda “ulusal düşünce” halkın kültürünü oluşturma faaliyetleri ile meşgul olmayı tercih eder ve ortadan yok olmuş ihtişam ve geçmiş zaferlerin hatıralarını kullanarak ulusal bilinci canlı tutmaya çalışır. Çoktan efsane haline gelmiş bir geçmiş ile bir köleliğin yaşandığı bugün arasında yapılan bu karşılaştırmalar, insanları yaşanan adaletsizliğe karşı iki misli hassas hale getirir, çünkü insan ruhunu hiçbir şey gelenek kadar güçlü bir biçimde etkileyemez. Fakat eğer böyle insan grupları yabancı boyunduruğunu er ya da geç silkip atmayı başarırlar ve kendileri bir ulusal güç olarak ortaya çıkarlarsa, o zaman çabalarının kültürel bölümü kesin bir şekilde arkaplana atılır ve yerini politik amaçlarının kuru gerçekliğine bırakır. Avrupa’da savaştan (1. dünya savaşı; ç.n.) sonra yaratılmış çeşitli ulusal oluşumların yakın tarihi bunun açık kanıtıdır.
…
Kültürel ulusalcılıkta kural olarak aslında hiçbir ortak yanı olmayan iki ayrı duygu ortaya çıkar; çünkü yurt sevgisi “yurtseverlik” değildir, devlet sevgisi değildir, kökünü soyut bir ulus düşüncesinden alan sevgi değildir. İnsanın gençlik yıllarını üzerinde geçirdiği toprak parçasının, onun en temel ve en gerçek duygularına nasıl derin bir şekilde sinmiş olduğunu kanıtlamak için fazla bir çaba gerekmez. Çocukluğun ve ilk-gençliğin etkileri kişinin ruhunda en kalıcı ve dayanıklı izleri bırakan etkilerdir. Yurt bir nevi insanın giysisidir, en içten bir şekilde aşina olduğu kıvrım ve dikişler onunkilerdir. Bu yurt sevgisi/duygusu ilerleyen yıllarda çoktan yıkıntılar altında kalmış bir geçmişe dönük hissedilen hasreti doğurur ve romantiklerin o geçmişi öyle derin bir şekilde sevmesine yol açan da budur.
Sözde “ulusal bilinç” ile bu yurt sevgisinin hiçbir ilişkisi yoktur, ikisi sık sık aynı potaya konur ve sahtecilik yapılarak ikisi birmiş gibi gösterilir. Aslında gerçek yurt sevgisi daha doğuşunda “ulusal bilinç” tarafından yok edilir. Çünkü “ulusal bilinç” her zaman, insanların yurtlarının bitmek tükenmez çeşitliliğinden kaynağını alan türlü farklı duygu ve düşüncesini düzenlemeye ve onları önceden belirlenmiş bir biçime sokmaya çalışır. Gerçekte yalnızca ulusalcı devletlerin çıkarına olan ve onların arzuladığı, o mekanik birleştirme çabalarının kaçınılmaz sonucudur bu.
İnsanın yurduna olan doğal bağlılığının yerine, sorumluluk ve itaat içeren bir devlet sevgisi koyma girişimi çağımızın en garip olgularından biridir. Devlet öyle bir yapıdır ki, oluşumunu pek çok tesadüfe borçludur ve bu oluşum sürecinde zorunlu olarak hiçbir bağlantısı olmayan parçalar acımasız bir şiddetle birleştirilir. “Ulusal bilinç” olarak adlandırılan olgu, politik iktidarın kaygıları ve çıkarları uyarınca yapılan propagandanın yarattığı bir inançtan başka bir şey değildir. “Ulusal bilinç” geçmiş yüzyılların dinsel inançlarının yerine geçmiştir ve bugün kültürel gelişmenin önündeki en büyük engeldir. Yurt sevgisinin soyut bir ulus kavramına duyulan saygı ile hiçbir ortak yanı yoktur. Yurda duyulan sevgi “iktidar arzusu” taşımaz, komşuya yönelik beslenen içi boş ve tehlikeli üstünlük düşüncesinden bağımsızdır, ki bu her türden ulusçuluğun en güçlü karakteristiğidir. Yurda duyulan sevgi, ne pratik politikaya bulaşır, ne de devleti desteklemeyi kendine dert eder. Yurt sevgisi sadece, insanın (yurdunun da bir parçası olduğu) doğaya duyduğu sevgisi gibi özgürce ifade edilmesi gereken içsel bir duygudur. Bu şekilde bakıldığında yurt sevgisinin yerine, hükümet tarafından sipariş edilen ulus sevgisinin geçirilmesi, doğal bir gelişmenin yerine yapay bir kopyayı geçirmeye benzer.
Rudolf Rocker
Çeviri: Kara Kızıl Notlar
Kaynak: insurrectionary anarchists

Sunday, June 8, 2014

RUSYA – ÇİN JEOPOLİTİK OYUNU



Immanuel Walerstein
“Batı” âleminde işbaşında olan hükümetler, siyasetçiler ve medya kuruluşları başka diyarlarda oynanmakta olan jeopolitik oyunu idrak etmede yetersiz oldukları anlaşılıyor. Rusya ve Çin arasında daha yakınlarda yapılan anlaşma ile ilgili analizler Batı’nın oynanmakta olan jeopolitik oyunu algılamada yetersiz olduğuna dair çarpıcı bir örnektir.
Rusya ve Çin, 16 Mayıs’ta, sonsuza dek devam edecek, ancak, askeri özelliği olmayan bir “dostluk anlaşması” imzaladıklarını ilan ettiler. Eş zamanlı olarak, Rusya doğalgazının Çin’e ihraç edileceği boru hattının inşa edileceği Doğalgaz Anlaşması’nı da ilan ettiler. Çin yönetimi, Rusya’nın kendi payına düşen boru hattını düşeyebilmesi için gerekli finansmanı sağlayacak. Gazprom Şirketi de (Rusya’daki en büyük doğalgaz ve petrol üretim firması), belli bir zamanda geçerli bir anlaşma konusu, Çin’e bazı ücret ayrıcalıkları tanıyacak.
Mayıs 15’te çıkan basın organlarına bakacak olursak, böylesi bir anlaşmanın neden mümkün olmadığına dair yorum yaplan makalelerle doluydu. Bununla birlikte, ertesi güne gelindiğinde, Batılı ülkelerin hükümetleri, siyasileri ve medya kuruluşları arasında Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin’in jeopolitik zafer kazandığını düşünenler (ve bu durumdan dolayı hoşnut olmayanlar) ile Rusya - Çin arasında anlaşma yapılması dünya siyaseti seyrinde herhangi bir jeopolitik farklılığın meydana gelmesine neden olmayacağı görüşünde olanlar şeklinde bir bölünme yaşandı.
Birleşmiş Milletlerde yapılan tartışmalar ve oylamalar sırasında bu durum açıkça görülüyor. Rusya ve Çin, son birkaç yılda yapılan Güvenlik Konseyi toplantılarında, genellikle değişik Avrupa ülkelerinin de destek verdiği, sonraki aşamalarda askeri müdahaleye zemin hazırlayıcı nitelikte, Ukrayna’daki iç savaş ve Ortadoğu’daki çok yönlü çatışmalar tarzında,  doğrudan bir müdahaleye imkân verme özelliği bulunan, ABD’nin muhtelif önerilerine çekince oyu veriyorlar.
Rusya’nın (ABD egemenliğine karşı) Ukrayna’da sergilediği iddia edilen tutumundan dolayı, ABD’nin uygulamaya çalıştığı tek taraflı yaptırımlar ve daha fazla yaptırımda bulunma tehdidi, Rusya’nın doğalgaz ve petrol ürünlerini ihraç etmesine yönelik mevcut anlaşmalara ilaveten, yeni pazarlara açılma arzusunda herhangi bir telaşlanma yaşanmasına yol açmadı. Ve konjonktürsel bu durum, yeri geldiğinde, ABD ile Rusya arasında daha önce yaşanan “Soğuk Savaş” halini yeniden gündeme getirdi. Acaba, iki güç arasında, egemen olmak amacıyla izlenen politika, Rusya ile Çin arasında yeni bir anlaşma yapılmasının gerçek çıkış noktası mıdır?
Her iki gücün, devletlerarasında farklı çıkar ittifakları kurma çabası içinde olduklarını düşünüyorum. Şöyle ki; Rusya aslında Almanya ile ittifak yapma arayışı içindedir. Ve Çin’in ise aslında ABD ile bir ittifak yapma peşinde koşmaktadır. Taraf devletlerin bu manevra girişimi aralarında “sonsuza dek ittifak” olarak ilan ediliyor.
Almanya’da, Rusya’nın Avrupa küresine dâhil edilme olasılığı karşısında içten içe bölünme yaşandığı açık. Böylesi bir anlaşma olması halinde Almanya’nın avantajı; ihraç edeceği ürünler için Rusya coğrafyası tabanlı pazarın konsolide edilmesi, enerji ihtiyacını karşılama garantisi ve Rusya askeri gücünü uzun vadeye yönelik küresel planına dahil edilmesi. Bu yönde bir oluşum, kaçınılmaz olarak, yalnızca Alman kamuoyunda değil, aynı zamanda, Polonya ve Baltık Devletlerinin de itiraz edeceği, NATO sonrası bir Avrupa’nın kurulması anlamına gelir. Rusya’nın bakış açısına göre, Rusya-Çin dostluk anlaşmasının amacı, Rusya ile faaliyet sürdürmeye uygun Almanya karşısında kendi konumu güçlendirmek.
Çin’e gelince, bu gelişmelerin yaşanmasında, esas olarak, ABD’nin Doğu Asya’daki faaliyetlerini zayıflatmayı hedefliyor. Ancak, Birleşik Devletler ile olan ilişkilerinde zayıflık yaşanması değil, tam aksine, güçlenmesi taraftarı olduğunu açıklıyor. Çin yönetimi, aynı zamanda, bu dönemde pazarlık yapma imkânı olduğu düşündüğü oranda ABD’de yatırım yapmayı planlıyor. Çin Cumhuriyeti, Doğu ve Güneydoğu Asya’da bölgesel egemen güç sıfatıyla, yükselen güç olduğunu Birleşik Devletlerin kabul etmesini istiyor. Çin yönetimi, Birleşik Devletlerin Japonya ve Güney Kore’nin bölgede nükleer güç haline gelmesini önlemede Çin nüfuzunu kullanmasını istiyor.
Çin’in bu dönemde arzuladığı şey, şüphesiz ki, ABD’de hâkim ideolojik dil ile uyumsuz olma hali değil. Bununla birlikte, Birleşik Devletlerde, özellikle en önemli kurumsal yapılarda olmak üzere, bu yönde gelişim gösteren ittifak alanlarında sessizce seyreden bir desteğin olduğu anlaşılıyor. Rusya’nın, dostluk anlaşması yaparak, kendi açısında faydalı gördüğü yönde Almanya’nın hareket etmesini arzuladığı gibi, Çin yönetimi de aynı düşüncesini ABD ile gerçekleştirmek istiyor.
Rusya ile Çin arasında sürdürülen bu jeopolitik oyun başarı ile sonuçlanacak mı? Kimine göre belki..! Kimine göre hiç bir şekilde. Buna rağmen, hem Rusya ve hem de Çin bakış açısına göre konuyu ele alacak olursak, oynanan bu jeopolitik oyunu sürdürmelerinde her iki devletin kazanacakları çok şeyleri var. Ama kaybedecekleri ise çok az. Esas sorun, Almanya ve Birleşik Devletlerdeki iç kamuoyu tartışmalarının yakın gelecekte nasıl seyredip, ne yöne evirileceğidir. Dünya siyasetinin, önceki dönemde olduğu gibi, ABD ile Rusya arasında “soğuk savaş” dönemine döneceği yönünde argümanlar var. Rusya ve Çin yönetimlerinin bu jeopolitik manevrasını basit bir karşı oyun olarak algılamak da, Rusya ve Çin’in aslında jeopolitik bir oyun oynadıkları ve diğer yandan da, bu oyuna karşı adım olabilecek adımları attıkları şeklinde yorum yapanların düşüncesidir.

Kaynak : http://www.iwallerstein.com/russian-chinese-geopolitical-game/

Çeviren: Nizamettin Karabenk

Patronun onuru


Yıldırım TÜRKER
Güncellenme : 08.06.2014 02:08
İki gün önce Türklerin Türkiyesinin gazetesi sürmanşetten haykırıyordu: “İtibar İstifası.”
TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz, fevkalade hamasi bir konuşmayla istifasını basına duyurmuştu. Başkanlıktan istifa ediyordu, çünkü devraldığı kutsal mirası (TÜSİAD’ın itibarını) kendi üzerinden lekelemeye çalışıyorlardı. Kendisiyse ancak bir sıra neferiydi.

Muharrem Yılmaz, bok kokan serüvenini usta bir hamleyle kahramanlık mertebesine tercüme etmeye kararlıydı besbelli.

Cumhuriyet bekçilerinin yegane çözümü istifa kurumunun kapılarında beklediği şu zor zamanlar onu kârlı da çıkarabilirdi. Bu halkın istifanın erdemini hatırlamaya ve hatırlatmaya en çok ihtiyaç duyduğu günlerden geçiyorduk nasılsa. Yarım asırlık ömrümde farklı bir dönem hatırlamadığımı naçizane belirtip ben de geçeyim.

Şimdi, hikayenin öbür yüzüne bir

bakalım.

Kahraman patronun Sütaş’ından bir süredir ekşi kokular yükselmekteydi. Bursa Karacabey ve Aksaray fabrikalarında 2012 yılından beri örgütlenmeye çalışan Tekgıda-İş Sendikası şiddetli baskılarla karşılaşıyordu. E-devlet sistemine geçilmesiyle sendikaya katılmak kolaylaşmıştı ve bu da doğal olarak patronların kabusuydu. Sendika sözcüsünün anlatısına göre, İnsan Kaynakları Bölümü, işçileri e-devlet şifreleriyle odasına çağırıp sendikadan istifaya zorluyordu. Fabrika önünde tezekle terbiye edilen işçiler de şifrelerini vermeyi reddedenlerdi.

Son 3-4 ay içinde Aksaray fabrikasından 12, Karacabey’den 14 sendika üyesi, işten çıkarıldı.

Grevci işçilerin eylem alanına sıvılaştırılmış hayvan atığı dökülmesiyle rezalet ayyuka çıktı.

Muharrem bey, özgüven nümayişi kıkırdamalarıyla bütün olanları fazla düşünülmemiş yalan dolan ilan ederken kendisine tezgahlanan bir komployu işaret ediyordu.

TÜSİAD’ın hükümet tarafından ikide bir azarlandığı hepimizin malumu. Nitekim Sütaş’ta olup bitenleri, hükümetin yayın organları büyütüp gündeme sunmuştu. Gazetelerden birinin patronunun da süt ürünleri iş kolunda para oynattığını işittik. Amaç besbelli Muharrem Yılmaz’ın ipini çekmekti. Ama Yılmaz’ın da açıkta ipi vardı doğrusu.

Hemen CHP kafası işe müdahil oldu. (Aydınları Aysever ve Çalışkan olan bir hareketten bahsediyoruz). Kahramanı yedirmeyeceklerdi. Böylesine onurlu bir iş adamının AKP tarafından hırpalanmasına göz yumulamazdı. Değil mi ki zatialileri 1 Mayıs’ta işçilere karşı hükümetin orantısız güç kullanmasını eleştirmişti. HSYK düzenlemesini ‘gayet yumuşak bir dille’ de olsa eleştirmişti. Başbakan’dan şahsına azar kazanmıştı. Daha ne rütbesi olsun?

Yukarıda özetlediğim itişme, toplumumuzun bağrında etik bir problem olarak açılıverdi.  

Evet, hükümet TÜSİAD’a bir gözdağı vermek istiyordu. Yayın organlarının yardımıyla bunu başardı da. 40 gündür orada, tezekle sulanan alanda direnen işçilerin bunu başaracağı yoktu nasılsa.

İşçilerin sözüne kulak vermeyen, onların derdine sahip çıkmayan geniş bir demokrat kesim hikayenin burasında otlaya kaldı.

Onlara kalırsa bütün mesele hükümetle Yılmaz arasındaki ahlak dışı kapışmaydı. Olayın iki tarafı vardı:

Baskıcı hükümet ve demokrat TÜSİAD.

Sendikalaşmanın imkansız kılınması, sendikalı işçilerin ‘performans yetersizliği’ gerekçesiyle kapı dışarı atılıvermeleri, onunla da kalmayıp yuvalandıkları alana tezek dökülmesi sadece teferruat idi.

Sonunda hükümet ile TÜSİAD elele verip büyük bir başarıya imza attılar. İşçilerin taraf olarak görülmediği bir çatışmayı toplumun gündemine getirdiler.

Devlet ile sermaye, rezil bir onur müsameresi, değişen bir koltuk ama sarsılmayan erk bölüşümüyle bu badireyi de birlikte atlatıverdi. Daha geçenlerde Koç ile Başbakan’ın mutlu beraberliğine çok şaşırıp fena içerleyen ‘demokratlar’, olan biteni böyle okumuyorlar elbet. Biz bu etik problem karşısında kimin yanında olduğumuzu biliyoruz, değil mi? Hakemlikte gönlümüz yok, değil mi? Umudumuzu patronların onuruna bağlamadık, değil mi? 

 

Saturday, June 7, 2014

Gençay Gürsoy AKP'nin Diyarbakır'da düzenlediği "Çözüm Süreci Çalıştayı'nı değerlendirdi

Gençay Gürsoy AKPnin Diyarbakırda düzenlediği "Çözüm Süreci Çalıştayını değerlendirdi



AKP'nin dün Diyarbakır'da gerçekleştirdiği toplantıya katılan HDP PM Üyesi Prof. Dr. Gençay Gürsoy: Bu toplantının sürece sadece psikolojik bir katkısı olabilir. 'Bu mesele unutulmuş değil' mesajı verilmiş oluyor. Bu ne kadar inandırıcıdır. Çok tartışılır.
7 Haziran 2014 Cumartesi
İSTANBUL- AKP'nin "Yeni Türkiye'nin Açılan Kilidi: Çözüm Süreci Çalıştayı"na katılan HDP Parti Meclisi üyesi Prof. Dr. Gençay Gürsoy, çalıştayı ETHA'ya değerlendirdi.
Toplantıya çağrılan tüm katılıcıların örgütleri adına değil, "kişisel" olarak çağrıldıklarını hatırlatan Gürsoy, "Az sayıda da olsa BDP ve HDP ile diğer Kürt örgütlerinden çağrılan insan vardı. Ancak çoğunluk iktidara daha yakın insanlardan oluşuyordu" dedi.
Yerel örgütler açısından geniş bir katılımcının olmamasının eleştirildiğini belirten Prof. Dr. Gürsoy, toplantının biçiminin de yanlış olduğunu söyledi.
Prof. Dr. Gürsoy şunları söyledi: "Bir çalıştayda, bakanlar ve siyasetçilerin yaptığı konuşmalar basına açık olurken, çalıştaya katılanların konuşmalarının basına kapalı olması en azından nezaket kurallarına uymayan bir davranıştır. Bu konu, bir çok kişi tarafından eleştirildi."
'DİL, BARIŞ VE ÇÖZÜMDEN UZAK'
Toplantıyı düzenleyen AKP'lilerin kullandıkları dilin de barış ve çözümü yardımcı olan bir değil, aksine agresif, itici ve kutuplaştırıcı bir dil olduğunun altını çizen Prof. Dr. Gürsoy, "Bu bakımdan rahatsız edici bir tablo vardı" dedi.
Toplantının genel gidişatı açısından Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay'ın "Bir yol haritası üzerinde çalışıyoruz" cümlesi dışında somut bir karşılığının olmadığının altını çizen Prof. Dr. Gürsoy, şu değerlendirmeyi yaptı: "Bu yol haritası nedir? Neler yapılacak? Bu konuda sadece bazı imalar ve bazı ileriye yönelik sözler dışında bir şey yok. Bu sözleri ilk defa duymuyoruz. Uzun zamandan beri benzer şeyler ifade ediliyor. Yeni bir cümle 'Siyasi kurumlarla işi yürütmekten yanayız' cümlesi yeni bir cümle olarak algılanabilir. Bu cümleden HDP'nin devreye girmesinin ima edildiğini anlıyoruz. Bu belki farklı yaklaşım. Bugüne kadar sadece İmralı ile muhatap alınan bir görüşme trafiğinde bu iş yürütülüyordu. Böyle bir yenilikten söz edilebilir. Cümleler arasında çok net olmamakla birlikte dağdan inişin yasal zeminini hazırlama konusunda bir takım imalar söz konusu oldu. 'Bunun üzerinde çalışacağız' denildi. Bir de az sayıda HDP ve Kürt siyasi hareketine yakın insanın 'Çözümü kolaylaştıracak adımlar neler olabilir?' sorusuna cevaben söyledikleri bir dizi şey oldu: Hasta mahkumların hiçbir uzun boylu yasal değişikliğe ihtiyaç göstermeden çıkarılması bile ortamı yumuşatan bir adım olabilir. Ceza yasasındaki türlü antidemokratik eşitliğe aykırı maddeler değiştirilebilir. Ayrıca, çocukların dağa çıkması ile ilgili, değerlendirmelerde kullanılan dil eleştirildi. Çok aşikar ki kimse çocuk kaçırmıyor. Çocuklar bir biçimde kendi iradeleri ile dağa çıkıyorlar. Bunun çözülmesi lazım. Özetle toplantı somut bir çıktısı olmayan bir toplantı. İyimser bir ifade ile çözüm konusunda yeni irade tazeleme diye algılayabileceğimiz bir mesaj verilmiş oldu."
HDP PM Üyesi Gençay Gürsoy, toplantının zamanlamasına ilişkin olarak da, "Bunu biz de sorduk. Ancak daha önceden kararlaştırıldığı söylendi" dedi.
seçim sürecine dikkat çeken Prof. Dr. Gürsoy, "Seçim ortamlarında AKP iktidarının bir kanadına bu görev veriliyor. 'Meseleyi yeniden canlandırmaya çalışın' denilmiş olmalı. Çünkü uzun zamandan beri sürecin ilerlemediği konusunda genel bir anlayış birliği vardı. Bunu kendileri de kabul ediyorlar. Şimdi 'Yeniden canlandırmayı düşünüyoruz' diyorlar" diye konuştu.
Prof. Dr. Gürsoy, son olarak "Bu toplantının sürece sadece psikolojik bir katkısı olabilir. 'Bu mesele unutulmuş değil' mesajı verilmiş oluyor. Bu ne kadar inandırıcıdır. Çok tartışılır" dedi.

Friday, June 6, 2014

Bu projeler “İstanbul’un Çevre Sorunları”

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, İstanbul’un Çevre Sorunları Raporu’nu paylaştı: 3. havalimanı ve Kanal İstanbul, orman alanlarını ve su kaynaklarını yok edecek. Su kaynaklarını yok edip Melen’den su taşımanın faturasını halk ödeyecek
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, 5 Haziran Dünya Çevre Günü kapsamında İstanbul’un Çevre Sorunları Raporu’nu paylaştığı bir basın toplantısı düzenledi. Dün gerçekleştirilen toplantıda İstanbul Şube Başkanı Emine Girgin, İstanbul’un Çevre Sorunları Raporu’nu sundu. Raporun ana başlıkları; 3. havalimanı projesi, Kanal İstanbul, su havzalarının durumu/kuraklık tehlikesi ve  çözüm olarak sunulan Melen Projesi’ydi.
3. havalimanı: İstanbul üzerindeki en büyük tehdit
1 Haziran’da, 3. havalimanı proje alanına yapılan teknik gezinin gözlemleri aktaran  Girgin, toplamda 2.5 milyon ağacın kesileceği projeyi, “İstanbul üzerinde en büyük tehdit” olarak adlandırdı. Alanın Terkos Havzası ekolojik koridorunda olduğunu belirten Girgin, “Poje, ekolojik koridor içerisinde ormansızlaşma ve göletlerin yok olması, doğal alanların kesintiye uğraması tehlikeleri yaratmaktadır. İstanbul suyunun önemli bir kısmını sağlayan Terkos Gölü yok olma tehlikesi altındadır. Tatlı su muhtevası olan ve yer üstü su kaynağı olarak adlandırılabilecek bu kaynaklar yok edilmektedir” dedi.
Kanal İstanbul: Yapılaşma, nüfus artışı, deprem riski
Bir diğer “çılgın” proje, Kanal İstanbul’a da değinen Girgin, Marmara Denizi ve tüm Marmara Bölgesi, Terkos Gölü, Sazlıdere Barajı ve Küçükçekmece Gölü’nün tehdit altında olduğunu, kesintisiz orman alanları ve yaban hayatın yok olacağını, hafriyat ve nakliye sırasında hava kalitesinin olumsuz etkileneceğini söyledi. Yapılaşma, nüfus artışı  ve deprem riskine de dikkat çekti.
Melen Çayı boyunca çöp depolama alanları
İstanbul’un su havzaları ve barajlarının güncel doluluk durumları hakkında bilgilendirme yapılarak 27 Nisan’da Melen Havzası’nda yapılan teknik gezi sonucunda edinilen bilgiler de paylaşıldı. Melen’den İstanbul’a günde 720.000 metreküp su getirilmesinin planlandığını ancak Melen’de yaz aylarında günlük su miktarının 50.000 metreküpe kadar düştüğünü söyleyen Girgin, “Melen için ne kadar büyük yatırımlar yapılırsa yapılsın, İstanbul’a iletilebilecek su ve Melen barajında tutulacak su miktarı Melen’in kapasitesi ile sınırlıdır” dedi.
Melen havzasındaki kirlenmeye de dikkat çeken Girgin, “Nüfus yoğunluğu, sanayiden kaynaklanan kirletici unsurlar ve maden ocakları da havzayı tehdit etmektedir. Evsel atık sular ve sanayi tesislerinden kaynaklanan atık sular araziye veya belediye kanalları vasıtasıyla Melen’i besleyen derelere ve Melen Çayı’na deşarj edilmektedir. Melen Çayı boyunca iki adet vahşi çöp depolama alanı bulunmaktadır. Çöp depolama alanlarından birisi 3 yıl kadar önce İSKİ tarafından üzeri kapatılarak terk edilmiştir. Diğer depolama sahasında ise vahşi depolama işlemine devam edilmektedir. Her iki depolama alanından özellikle yağmurlu havalardaki çöp süzüntü suyunun Melen Çayı’na karışması söz konusudur” dedi.
İstanbul havzalarını yok edip su taşımak pahalı, faturası halka
Projenin bilimsel olarak sorunları olduğu söyleyen Girgin, bilimsel ve teknik yönden geçerli bir proje olmadığını söyledi. “Melen’deki kirlenmenin engellenmesine yönelik olarak; yasal mevzuat uygulanmamaktadır. Maliyet olarak 1 milyarlık proje olarak sunulmuş, bugün itibarıyla 4 milyar maliyeti bulan oldukça pahalı bir proje haline gelmiştir. İstanbul’un havzalarını korumak yerine; türlü faaliyet ve projelerle yok edip, İstanbul dışındaki bir bölgeden su getirmek pahalı bir yöntemdir ve bunun faturası suyun en pahalı şehir olduğu İstanbul halkı tarafından ödenmektedir. Havzalararası su transferi suyun getirildiği bölgenin ekolojik dengesini yok edip su varlıklarının yok olması ile sonuçlanacaktır” dedi.
Sendika.Org

Wednesday, June 4, 2014

ABD’nin ‘değişen Suriye tutumu’nun yönü

Alptekin DURSUNOĞLU
ABD’nin ‘değişen Suriye tutumu’nun yönü
2012’de Şam yönetiminin devrilmesi vekalet savaşında “haftalar en kötü ihtimalle aylar” içerisinde gerçekleşebilecek kadar yakın bir hedef olarak gözüküyordu; ancak şu an sahadaki vekilleri bir araya getirmek bile artık öngörülebilir bir hedef değil.

Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Suriye’de “ılımlı” diye nitelediği silahlı gruplara eğitim vereceklerini açıklaması, Washington’un Suriye’ye dair tutumunu değiştirmeye başladığı şeklinde yorumlandı.[1]
Suudi el-Arab gazetesine göre Kerry’nin bu açıklamasıyla ABD Başkanı Barack Obama’nın 28 Mayıs’ta Suriye’deki ‘ılımlı’ diye nitelediği muhaliflerin güçlendirilmesi gerektiğini söylemesi, “ABD’nin muhalifler lehine tutum değiştirmeye başlaması” anlamına geliyor.
Bu iki açıklamadan ABD’nin “Suriye politikasını muhalifler lehine değiştirmeye başladığı” sonucunun çıkarılması şaşırtıcı bulunabilir.
Çünkü henüz Dera dışında hiçbir yerde gösterinin yapılmadığı ve örgütlü bir muhalefetin de bulunmadığı bir dönemde, Suriye’de muhaliflerden yana olduğunu açıkça ilan eden ilk ülke Amerika olmuştu.
Dönemin ABD Savunma Bakanı Robert Gates, 25 Mart 2011’de, yani Dera’da gösterilerin başlamasından bir hafta sonra, Suriye’nin Mısır modelini uygulamasını ve cumhurbaşkanının görevi bırakmasını istemişti.[2]
Şimdilerde ‘Dostlar Grubu’ adını kullanan ülkeler topluluğu arasında o dönemde henüz Suriye konusunda bir koordinasyon yoktu ve Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar henüz Şam’ın aleyhine dönmüş değildi.
Örneğin dönemin Katar Başbakanı Hamad bin Casim, 3 Nisan 2011’de Cumhurbaşkanı Beşşar Esed'le görüşmüş, “Suriye'de istikrarı ve güvenliği sarsma girişimine karşı Katar'ın Suriye'nin yanında olduğunu belirtmişti.[3]
Benzer bir tutum Suudi Arabistan için de geçerliydi. Suudi Arabistan Kralı Abdullah 29 Mart’ta Cumhurbaşkanı Esed'le yaptığı telefon görüşmesinde, “Suriye'yi hedef alan komplolara karşı Suriye'nin yanında olduğu”[4] mesajını iletmişti.
Şam da Körfez’den verilen bu desteği karşılıksız bırakmıyordu. O günlerde Suriye yönetimi, Bahreyn konusunda müttefiki İran'ın karşısında ve Suudilerin yanında yer alıyor ve gösterileri bastırmak için Bahreyn’e giren Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez Savunma Kalkanı adlı askeri gücü meşru savunma gücü olarak görüyordu.[5]
Arap Baharı ve bölgesel liderlikler
Amerika’nın ‘Arap Baharı’ sürecinde attığı adımlar, süreci bir lider değil; liderlik rolünü bölgesel müttefikleriyle paylaşan bir koordinatör olarak yönetmek istediğini ortaya koydu.
Örneğin, Bahreyn’de ‘devrimi şiddetle bastıran’, Yemen’de ise ‘devrimi uzlaşmayla gerçekleştiren’ Suudilerin; Tunus, Mısır ve Libya’da Katar’ın liderlik rolünü destekledi.
Suriye’de ise bölgesel liderlik rolü dönemsel olarak farklı şekillerde paylaştırıldı.
1- Türkiye’nin liderlik rolü: Krizin başladığı 18 Mart’tan 9 Ağustos 2011’e kadar olan bu süreçte, Suriye ile ortak bakanlar kurulu toplantıları yapacak kadar yakın olan Ankara’dan Şam’ı ‘yumuşak devrime’ ikna etmesi beklendi.
Ankara’nın Şam’a ‘reform’ adıyla sunduğu öneri, birinci aşamada Arap ve Batılı müttefikleriyle örgütlediği muhaliflerin iktidara ortak edilmesini, ikinci aşamada ise iktidara taşınmasını öngörüyordu.
Davutoğlu’ndan haber bekleyen ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın 9 Ağustos’ta Şam’ın ret cevabı verdiğini öğrendikten sonra 18 Ağustos’ta Beşşar Esed’e çekilme çağrısı yapması, Türkiye’nin liderlik rolünün sona erdiğinin ilanı oldu.
2- Katar’ın liderlik rolü: Türkiye’nin Şam’ı ‘yumuşak devrime’ ikna edememesi üzerine liderlik rolünü Katar üstlendi. Ancak Arap Birliği’ne başkanlık eden Katar’ın ‘Yemen modeli’ne dayalı devrim önerisi, Şam tarafından reddedildi, BM’deki Rusya ve Çin vetoları da ‘Libya modeline’ izin vermedi.
3-Kolektif liderlik: Türkiye ile Katar başkanlığındaki Arap Birliği’nin başarısızlığı ve uluslar arası meşruiyeti olan bir müdahale kararının çıkarılamaması, vekalet savaşına dayalı bir devrim modelinin gündeme gelmesine neden oldu.
Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy’nin önerisiyle kurulan ‘Dostlar Grubu’ ABD Batılı müttefiklerini belirleyici kılmakla birlikte aşağıdaki iş bölümü ile vekalet savaşına liderlik etti.
ABD:Genel koordinatör ve Rusya ile müzakere masasındaki Dostlar Grubu temsilcisi.
İngiltere ve Fransa:Vekalet savaşının siyasi ve diplomatik taarruzundan sorumlu aktörleri.
Suudi Arabistan ve Katar:Vekalet savaşının finansmanından ve muhalif grupların koordinasyonundan sorumlu liderleri.
Türkiye:Kaynak ve lojistik ikmalinde kullanılan saha.
ABD’nin Suriye politikasındaki değişimin niteliği
Amerika’nın krizin en başından beri, belirleyici rolü bu kadar açıkken, Obama ve Kerry’nin son açıklamaları, Washington’un siyasi düzeyde Suriye politikasında değişikliğe gittiğini göstermiyor.
Ancak askeri düzey için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil; zira Amerika, vekalet savaşı sürecinde bile Dostlar Grubu’nun diğer üyelerinin aksine muhaliflere verdiği desteği “öldürücü olmayan yardımlar” ile sınırlamıştı.
CIA, 2012 yılının başlarından beri Suriye’deki silahlı gruplara Türkiye üzerinden yapılan silah sevkiyatını koordine ediyordu.[6]
2013 yılının mart ayında İngiliz ve Amerikan basınında yer alan haberler sayesinde Amerika’nın silahlı grupları Ürdün’de eğittiği de biliniyordu.[7]
Ancak Amerika şimdi ilk defa dışişleri bakanı düzeyinde yaptığı resmi bir açıklama ile silahlı gruplara eğitim verdiklerini açıklıyor ve ‘ılımlı’ grupların desteklenmesi gerektiğini söylüyor.
Washington’dan Suriye’deki savaşa son verecek siyasi çözüm konusunda şimdilik farklı bir açıklama gelmemiş olsa da, muhaliflerin silahlandırılmasına yönelik en üst düzeyden resmi açıklamalar yapılmaya başlansa da ‘ABD’deki tutum değişikliği’, Suudi el-Arab gazetesini heyecanlandıran ‘devrim’ hedefine yönelik gibi gözükmüyor.
Çünkü silahlı gruplar arasında eylül ayından beri yaşanan iç savaşta inisiyatifin ‘ılımlı’larda değil ‘aşırı’larda olduğunun ortaya çıkması, ABD’yi de müttefiklerini de şu açılardan kaygılandırıyor.
1- Silahlı gruplar arasındaki iç savaş, Suriye ordusunun lehine gelişiyor.
2- ‘Aşırı’ grupların belirleyici olmaya başlaması sebebiyle, vekalet savaşı kontrolden çıkıyor.
3- Suriye’de savaşmakta olan binlerce Batılı ülke vatandaşının geri dönüşü güvenlik kaygıları yaratıyor.
4- Cenevre-2 görüşmeleri sürerken Dostlar Grubu istihbarat yetkililerinin Washington toplantısı kararıyla ‘ılımlı’ gruplara yaptığı nitelikli silah yardımlarının[8] sahada hiçbir radikal değişikliğe neden olmadığı ve büyük umutlar bağlanan güney cephesinden umut kalmadığı görülüyor.
5- Silahlı grupların Dostlar Grubu’nun belirlediği hedeflerde bir araya getirilebilmesi ve askeri güç dengesinin Suriye ordusu aleyhine bozulması öngörülebilir bir vadede mümkün gözükmüyor.
Suudi basını, Kerry ve Obama’nın muhaliflerin silahlandırılmasına yönelik resmi açıklamalarını, Washington’un Suriye politikasındaki değişimin işareti olarak okumakla birlikte bunun taktik bir değişim olabileceği endişesini de dile getiriyor.
Ancak resmi olarak ‘ılımlıları’ silahlandırmaktan ve eğitmekten bahseden Washington, taktik olsun veya olmasın eğer gerçekten Suriye tutumunu değiştirdiği mesajını veriyorsa Suudilerin bu mesajı doğru okuduğu son derece kuşkulu.
Çünkü 2012’de Şam yönetiminin devrilmesi vekalet savaşında “haftalar en kötü ihtimalle aylar”[9] içerisinde gerçekleşebilecek kadar yakın bir hedef olarak gözüküyordu; ancak şu an sahadaki vekilleri bir araya getirmek bile artık öngörülebilir bir hedef olmaktan çıkmış bulunuyor.
Suudi rejiminin bile Suriye’deki ‘aşırıları’ terör örgütü ilan ettiği düşünülürse Amerika ve Dostları açısından artık vekalet savaşının öngörülebilir hedefi, ‘aşırıları’ başka bir yere sirayet etmeden Suriye içerisinde ‘telef etmekten’ ibaret.
‘Ilımlılara’ yapılan resmi silah vaadinin öngördüğü tutum değişikliği bu hedefe daha uygun düşüyor.




[1]El- Arab, 31 Mayıs 2014. المتغيرات الدولية تفرض على واشنطن مراجعة موقفها من سوريا http://alarab.co.uk/?id=24079
[2]Rusya El-Yovm. 25 Mart 2011. غيتس: يتعين على سورية الاقتداء بالنموذج المصري. http://arabic.rt.com/news_all_news/news/66204/
[3]El-Arab. 3 Nisan 2011. رسالة من الأمير للأسد حول تطورات المنطقة. http://alarab.com.qa/details.php?docId=181692&issueNo=1203&secId=16, Thawra. 3 Nisan 2011. الرئيس الأسد يتسلم رسالة من أمير قطر يؤكد فيها دعم بلاده لسورية: الجهود الشعبية والرسمية ووعي الشـعب كفيـل بتجاوز هذه المرحلة. http://thawra.alwehda.gov.sy/_archive.asp?FileName=88209365520110403010334, SANA Arapça. 3 nisan 2011. http://www.sana.sy/ara/2/2011/04/03/pr-339675.htm, SNS. 2 Nisan 2011. رسالة للرئيس الأسد من أمير قطر يؤكد فيها دعم بلاده للجهود المبذولة لإفشال محاولات زعزعة أمن سورية. http://sns.sy/sns/?path=news/read/31255, El Cezire. 3 Nisan 2011. الأسد تسلم رسالة من أمير قطر. http://www.aljazeera.net/news/pages/a644a5f6-6974-42e1-ba54-ae0bb99adadc
[4]SANA Arapça. 29 Mart. 2011. الرئيس الأسد يتلقى اتصالاً من خادم الحرمين الشريفين يؤكد فيه دعم المملكة لسورية في وجه ما يستهدفها. http://sana.sy/ara/338914.htm, SNS. http://sns.sy/sns/?path=news/read/30897
[5]Rusya el-Yovm. 17 Mart 2011. المعلم يسلم القيادة الايرانية رسالة من الاسد تتعلق بالوضع في المنطقة والبحرين. http://arabic.rt.com/news_all_news/news/65695/
[6]C. J. Chivers, Eric Schimitt, New York Times, 24 Mart 2013. Arms Airlift to Syria Rebels Expands, With Aid From C.I.A. Syria Rebels Expands, With Aid From C.I.A. http://www.nytimes.com/2013/03/25/world/middleeast/arms-airlift-to-syrian-rebels-expands-with-cia-aid.html?smid=tw-share&_r=3&
[7]YDH. 1 Mart 2013. ABD, Suriye’deki militanları Ürdün’de eğitiyor http://www.ydh.com.tr/HD11558_abd-suriyedeki-militanlari-urdunde-egitiyor-.html
[8]YDH. 30 Nisan 2014. Suriyeli militanlara Türkiye ve Ürdün üzerinden TOW füzesi http://www.ydh.com.tr/HD12797_suriyeli-militanlara-turkiye-ve-urdun-uzerinden-tow-fuzesi.html
[9]YDH. 5 Mayıs 2014. “Beyrut, Şam Tahran ve Kiev Batı için ortak cephe” http://www.ydh.com.tr/HD12807_beyrut-sam-tahran-ve-kiev-bati-icin-ortak-cephe.html