Tuesday, August 4, 2015

Suruç Katliamı ve fiili sıkıyönetim uygulamaları

VOLKAN YARAŞIR-Diğer Yazıları
Savaş rejimi ve Kürt Özgürlük Hareketi
Suruç katliamı, stratejik bir gelişmenin ifadesi oldu. Türkiye yıkıcı ve sarsıcı bir döneme giriyor. İç savaş dinamiklerinin bütünüyle açığa çıktığı bir sürecin içindeyiz. Kürdistan topraklarında uzun yıllardan beri devam eden fiili bir iç savaş, yeni momentte Mezopotamya ve Anadolu topraklarının bütününe yayılabilir.
Ortadoğu sürekli savaş coğrafyası ve TC
Ortadoğu yeniden dizayn oluyor. Ortadoğu sürekli savaş coğrafyasına ve küresel bir karşı devrim merkezine dönüşüyor. Yıkıcı bir alt üst oluşla coğrafyadaki tüm dengeler, statükolar değişiyor. Coğrafyanın her alanındaki katastrofik dalgalar “yaratıcı bir kaosun” önünü açıyor. Bölge yıkıcı post- kolonyal uygulamalara tabi tutuluyor. Emperyalizmin yeni av sahası haline geliyor.
TC, bu süreçte pro-emperyalist hamlelerle bölgesel bir aktör olmaya çalıştı. Bölgenin yeniden dizaynında aktif taşeron rolü üstlendi. Ortadoğu küresel bir karşı devrim merkezine dönüşürken, TC’de bölgesel bir karşı devrim odağı haline geldi. Polis devleti yönönde yeniden yapılandı. İçerde Çin çalışma rejimi inşa edilerek, finans kapitale sonsuz olanaklar sağlandı. Dışarda hızlı militarizasyon politikaları izledi. Bir anlamda iç politikayla, dış politika içiçe geçti. Özellikle Suriye TC’nin pro- emperyalist ataklarının merkezi oldu. Ortadoğu’nun yeniden paylaşımında alt-emperyalist hayallerle pay ve inisiyatif kapmaya çalışan TC, kısa zamanda büyük bir bataklığın içine girdi. Ortadoğu’nun hızla değişen dengeleri ve emperyal öznelerin büyük kapışması ve hatta Suidi Arabistan, Mısır, İsrail gibi bölgesel güçlerin manevraları, hamleleri ve yeni pozisyon alışları karşısında boşa düştü. İnisiyatif kaybetti. Tırnak içinde pro-aktif politikaları çöktü.
Neo- Osmanlıcılık ya da anakronik bir emperyal konsepte uyumu içeren “stratejik derinlik”, hızla stratejik iflasa ve blokaja dönüştü. TC en başta bir alt- emperyalist güç olmanın en önemli niteliği olan hegemonyayı tahsis edecek ekonomik, siyasal, kültürel hatta (çok iddia edildiği gibi) tarihsel alt yapıya ve vizyona sahip değil. Artık yeni rejimin kendisi olan ve bir devlet partisine dönüşmüş AKP’nin bütün ajitasyon ve medya manipülasyonlarına rağmen, TC’nin son derece kof bir etkiye sahip olduğu ve her düzeyde inisiyatifinin daraldığı ortaya çıktı. Bu yönde özellikle Tayyip Erdoğan’ın agresyon yüklü bölgeye yönelik girişimleri hüsranla bitti.

Kürt özgürlük hareketinin bir Ortadoğu gücüne dönüşmesi ve Rojava Devrimi, TC’nin hamlelerini kıran en önemli gelişme oldu. Kürt özgürlük hareketinin çok boyutlu mücadelesi ve Batı Kürdistan’daki devrim, 20. Yüzyıl’da Ortadoğu’da gelişmelere damgasını vuran Sykes – Picot Anlaşması’nın fiilen bitmesine yol açtı. Bu gelişme TC’nin ontolojik zeminlerini sarsmaya başladı.
Kürt Özgürlük Hareketi, Rojava Devrimi ve Suriye
Libya’daki Kaddafi rejiminin hızla çökmesi ve vekalet savaşlarının yıkıcılığı, TC’nin ve finans kapitalin agresyonunu tetikledi. Suriye başta olmak üzere Irak’ta önemli nüfuz ve ekonomik alanın açılacağı hesaplandı. TC’nin Esat rejiminin kolay bir şekilde çökmesi üzerinden yaptığı projeksiyon ve hamleler boşa çıktı. Önce Suriye muhalifleriyle kurduğu ilişki ve destek, daha sonra IŞİD’le kurulan son derece derin ilişkiler sonuç vermedi. Ortadoğu’nun yıkıcı anaforu TC’yi sarsmaya başladı.
ABD, AB, Rusya ve Çin gibi emperyalist güçlerin hesaplaştığı, emperyal öznelerin hegemonya “savaşlarının” merkezine dönüşen Suriye, ayrıca bölgesel güçler olarak İran, Suidi Arabistan, İsrail’in hamleler yaptığı küçük bir Ortadoğu’ya dönüştü. Hatta buradaki hamleler yeni Ortadoğu denklemini oluşturdu.
Suriye’de TC’nin hemen hemen her atağı sonuçsuz kaldı. Son olarak IŞİD gibi istikrarsızlık nesnelerini manipüle ederek Kürt özgürlük hareketini boğma girişimi, olağanüstü Kobane direnişi karşısında yerle bir oldu. Ayrıca, unutulmasın aynı nesneler daha büyük oyun kurucular tarafından daha yetkin bir şekilde manipüle edilebilmektedir.
Rojava Devrimi ve devrimin ruhunun ayağa kalkışı olarak muazzam Kobane direnişi, Kürt özgürlük hareketinin Şengal direnişi, Bakuri Kürdistan’da yarattığı fiili ikili iktidarı durumu ve karşı hegemonya pratikleri TC’nin “tutunamamasına” ve ontolojik problemler yaşamasına yol açtı. TC’ nin son 13 yıllık süreci kapsayan ve farklı fazlardan geçerek realize olan, siyasi İslamın hegemonyasındaki restorasyon süreci Kürt özgürlük hareketinin çok boyutlu ve çok vektörlü mücadelesi karşısında aşındı, hatta işlevsizleşti. Gezi Ayaklanması, Kobane serhildanı ve son olarak 7 Haziran’da HDP’nin gösterdiği başarı giderek bir siyasi krizinin önünü açtı. Bu gelişmeyle, yüksek bir olasılığa dönüşen ekonomik kriz  TC’yi alt üst edici bir sürecin içine sokabilir. Egemen klikler arasında çatlakların derinleştiği ve yeni rejimin en önemli payandası olan AKP’nin çözülüş sürecine girdiği ve Ortadoğu’nun etnik, dini, mezhebi fay hatlarının kırılmasının yarattığı yıkıcı ve katastrofik anaforun etkisini gösterdiği yeni ve yıkıcı bir momentin içine giriyoruz. Ortadoğu’nun sürekli savaş coğrafyasına dönüşmesi, bölgedeki her coğrafyanın savaş cephesine ya da iç savaş coğrafyası haline gelmesini koşulladı. Yaratıcı, kontrollü  kaos konseptinin somut yansıması olan bu gelişme bügün başta Suriye, Irak, Libya, Yemen’i bir cehenneme, iç savaş coğrafyasına dönüştürdü. Ve iç savaşlar dalgasal etkisini Lübnan, Mısır, Tunus ve Türkiye’de  göstermeye başladı. TC’nin polis devleti ya da sivil diktatörlük olarak yeniden yapılanması bu gelişmenin bir parçası olarak işledi. Unutulmasın her polis devleti  aynı zamanda bir iç savaş devletidir. Suruç katliamı bu mana da bir iç savaş “pratiğidir”. Artık Türkiye’nin her alanının yeni Beyrut olabileceğini ve kontrollü kaosun pratik alanına dönüşebileceği bir momentin içindeyiz.

İç savaş konseptleri
Kobane serhildanı küçük bir iç savaş pratiği oldu. Hatta laboratuvar işlevi gördü. TC direnişi, (gösterdiği refleks, gerçekleştirdiği pratikler, Kürdistan’da ve Batı’da resmi ve para militer güçleri devreye sokmasıyla) bir iç savaş provası olarak değerlendirmeye çalıştı. 50’ye yakın kişinin ölümü pahasına gerçekleşen direniş, Anadolu ve Kürdistan topraklarına yayıldı. Gösterilen büyük ve kitlesel tepki TC’nin yok edeci hamlelerini boşa çıkardı. Suruç katliamı, ardından fiili sıkıyönetim uygulamaları, Türkiye çapında eşgüdümlü polis operasyonları, HDP’nin kriminalize edilmesi, toplumsal muhalefete ve devrimci güçlere şiddetli baskı, yaygın gözaltına operasyonları, Kandil’in bombalanması gibi gelişmeler bir iç savaş konseptine geçişin adımları olarak değerlendirilebilir.  Bununla birlikte ABD’yle girilen yeni angajmanlarla birlikte bir savaş rejiminin inşasından söz edebiliriz. Özellikle Rojava ‘daki devrimci inşa süreci ve sarsıcı kadın devrimi “başka bir Ortadoğu’nun” nesnel zeminleri oldu. Şengal direnişi etik bir manifesto olarak sürece ciddi katkı yaptı ve harekete büyük bir ruh verdi. Son olarak PYD ve YPJ’nin,  IŞİD’i püskürtüp ve ağır bir yenilgiye uğratarak, Tel Abyad zaferiyle  kantonları birleştiren stratejik hamlesi, ayrıca İŞİD’i (Suriye sınırında elinde kalan) Cerablus- Arfin’den sökme imkanın doğması hem TC’yi, hem de ABD’yi rahatsız etti. ABD, YPG ve YPJ güçlerinin stratejik hamlelerinin kontrolsüz gelişmelerinin önünü açabileceğini ve Suriye’de farklı gelişmeleri tetikleyebileceğini  hesapladı. Beklendiği biçimde harekete geçti. Ve TC’nin bir nevi (yine inisiyafi ve verdiği izin doğrultusunda) önünü açtı.
ABD ile TC’nin gerçekleştirdiği görüşme sonucunda ve TC’nin yeni girdiği angajmanla; TC’nin – sınırlı ölçekte de olsa – “güvenli bölge” oluşturma isteğine onay verildi. TC, Suriye “krizinin” başlamasıyla  birlikte emperyalist koalisyon güçlerinin müttefiki olarak Esad rejimini yıkmak iddiasıyla Rojava’ yı ve Suriye’nin bazı bölgelerini işgal etmeyi arzuluyordu. Ne var ki emperyalist güçler Suriye’de açık işgal taktiği uygulamadı. Bu sefer TC, tampon bölge oluşturulmasını istedi. ABD bu yaklaşıma da izin vermedi. TC ısrarını sürdürdü. Kitlesel göç ve terör bahanesiyle aslında tampon bölgeden özünde farklı olmayan yeni bir seçenek olarak “güvenli bölge” kurma talebinde bulundu. Bu talebe de ABD mesafeli oldu.
Ancak ABD son gelişmelerle; İncirlik üssünü ve bir kaç askeri havaalanı kullanma, yeni Suriye politikasına ve IŞİD’e yönelik yaklaşıma tam uyum sağlama karşılığında TC’nin güvenli bölge oluşturma talebine kısmen onay verdi. Özellikle ABD ve İran arasındaki görüşmeler, yeni anlaşma ve İran’ın kapitalist entegrasyon sürecinin bir parçası olma yönündeki düzenleneler, TC’yi tam anlamıyla kontrpiyede bıraktı ve sıkıştırdı. Bu süreç dış politikada paradigma değişikliğine yol açan temel faktörlerden biri olarak ele alınabilir. TC yeni angajman doğrultusunda Kandil’i bombalamaya, IŞİD’in sınırdaki inisiyatifini kırmaya ve bunun yanında YPG mevzilerini tanklarla bombalaya başladı. Ülke çapında da fiili sıkıyönetim uygulamalarına geçti.
Aslında yeni konjonktür AKP’nin neo-Osmanlıcılık adı verilen dış politikasının çökmesi ve iflası anlamına geldi.

Yeni konjonktür bir yandan pro -emperyalist politikaların derinleşmesini, öte yandan hızla bir savaş rejimine geçişi koşulluyor. Bu sürecin diğer bir yansıması TC’nin bölgede emperyalizmin bir mızrak ucuna dönüşmesi ve Ortadoğu’yu saran etnik ve mezhebi polizasyon ve iç savaş dalgasının, Anadolu ve Mezopotamya topraklarını sarmasıdır. Aslında TC Pakistan’ın kaderini paylaşıyor. Ya da Pakistanlaşıyor. Pakistan’ın hızlı militarizasyon süreci, bölgeye yönelik agresyonu, Hindistan’la yaşanan sürekligerilim hali ve Afganistan’daki hamleleri, rolü, cihatçı örgütlerle ve daha sonra Talibanla kurduğu ilişkiler ve bu ilişkilerin evrimi, TC’nin Suriye’deki hamleleri ve cihatçı örgütlerle kurduğu ilişkiye benziyor. Pakistan bu süreci CIA’nın koordinasyonunda ördü.1990 sonrası küresel konjonktürdeki değişim (Sovyetlerin Afganistan işgaline son vermesi ve yıkılması) ve 11 Eylül konseptinin açtığı yeni süreç Pakistan için dönüm noktası oldu. Her şey tersine dönmeye başladı. Bumerang etkisiyle cihatçı örgütler için Pakistan’ın dârü’l- harp alanına dönüştü ve iç savaş coğrafyası haline geldi.*
Bonapart ve Fujimori karışımı diktatörlük ve kapitalist rasyonlar
Savaş rejimine geçiş, aynı zamanda Türk tipi başkanlık rejimi adı verilen, Bonapart ve Fujimori karışımı bir diktatörlüğün zemini olabilir.
Bu süreç, Türkiye’de mezhebi ve etnik polarizasyon üzerinden gerçekleşecek bir iç savaşın önünü açabilir. Marksist devlet kuramında olağanüstü rejimleri ifade eden Faşizm, Sezarizm, Bonapartizm, askeri diktatörlük, polis devleti gibi kavramlaştırmalar vardır. Bu tanımlamalar her olağanüstü rejimin kendine has içeriğini, sınıf kombinasyonunu, yönelimini ve sınıf mücadelesine etkilerini belirlemek açısından önem taşır. Olağanüstü rejimleri bir kişinin egosantrik karakteri yada psikopatolojiyle açıklamak son derece yüzeysel bir bakışı ifade eder ve devletin sınıfsal özünü es geçmeyi koşullar. Devleti sınıf tahakkümü bağlamından çıkarıp, nötrlaze etme anlamı taşır. Olağanüstü rejimler bazen kapitalist rasyonu zorlayabilir ama bu tırnak içindeki sapma, yine de devletin kolektif kapitalist ruhunu ve rolünü besler. Kriz anlarında bu kolektif kapitalist aygıt/ aparat (özel mülkiyetin korunması için) her hamleyi yapabilir. Yürütmenin erkinin yoğunlaşması ve mutlaklaşmasını sağlayacak darbe ya da darbe benzeri adımlarda bunlardan biridir. Zaten olağanüstü rejimler, karakterini yürütme erkinin yoğunlaşması ve mutlaklaşmasından alır.

Her olağanüstü rejim, finans kapitalin arzularının konsantrasyonudur. Bu rejimler içinde Bonapartizmi özgün ve farklı bir yere koyabiliriz. Bonapartizm; sınıflar mücadelesinin ve sınıfsal kutuplaşmanın özgün bir momentinde (burjuvazinin tarihsel gelişimin etkisiyle, ekonomik iktidardaki inisiyatifini, siyasi alanda yeterince gösterememesi ya da) hegemonya tahsisi sorunu yaşamasına bağlı olarak biçimlenen (sermayenin) diktatörlük biçimidir. Bu rejim burjuvazinin siyasi alandan (sermayenin genel ve uzun vadeli çıkarları için) “geçiçi” olarak çekilmesini ya da mülksüzleştirmesini kapsar. Kapitalist rasyonun son derece esnek, hızla uyum sağlama ve olağanüstü pragmatist mahiyet taşıdığı bilinmelidir. İç savaş dahil, savaş rejimi finans kapitalin yüksek adaptasyon göstereceği gelişmelerdir. Bütün bunları Türkiye kapitalizminin küresel finans kapitalle entegrasyon düzeyini ve bu coğrafyaya küresel finans kapitalin ciddi yatırımlar yaptığını, Türkiye kapitalizminin Irak ya da Suriye’deki kapitalizminden niteliksel denebilecek farkları olduğunu, gelişmişlik ve entegrasyon düzeyinin Suriye ve Irak’la (hele bügünkü koşulları itibariyle) ölçülemeyeceğini bilerek vurgulayabiliriz. Çünkü Ortadoğu artık dünyanın merkezi, bir anlamda “üçüncü dünya savaşın” gerçekleştiği bir coğrafyadır.
Buradan kırılan fay hatları Avrasya diye tanımlanan coğrafyayı sarsabiliyor. Bugün Ukrayna’yı, Pakistan’ı, Kuzey Afrika’yı etkileyen gelişmeler rastlantı değildir. TC’de bu yıkıcı anaforun içindedir ve kırılan fay hatlarından şiddetle etkilemektedir. Ayrıca TC bu coğrafyada uzun zamandan beri ateşle oynadı ve halende oynamaya devam ediyor. Ateşin ateş toplarına dönüşüp, TC’ye geri döndüğü ve TC’yi şiddetle, bütün yakıcılığıyla sardığı bir konjonktüre girdik. Ortadoğu sürekli savaş coğrafyasına dönüşürken, bu sürecin parçası olan her ülke de içsavaş sürecine giriyor.
Savaş rejimine geçişin ve devlet terörü döneminin başlayacağı eşikteyiz. Çok yönlü ve çok boyutlu gelişmeler bunu gösteriyor.

Faşizme karşı mücadele ve Ortadoğu Devrimi
Artık Türkiye’deki her gelişme Ortadoğu’daki gelişmelerden ayrı ele alınamaz. Ya da Ortadoğu’daki gelişmeler dolayımlı ve direkt Türkiye’yi etkilemektedir.
En başta 20. Yüzyıla damgasını vuran Kürt ve Arap halklarının kalbine hançer sokulması anlamına gelen, TC dahil, 22 yapay Arap devletinin kurulmasına ve Kürdistanı 4 parçaya bölen ve bir iç sömürgeye dönüştüren Sykes-Picot anlaşmasının fiilen bitmesi önemli bir momentir. Kürt özgürlük hareketinin bir Ortadoğu gücüne dönüşmesi ve Rojava devriminin fiilen Batı ve Kuzey Kürdistanı birleştirmesi TC’nin kuruluş saiki olan Misak-i Milli’nin kağıt üzerinde kalmasına yol açtı. Bu süreç bir yanıyla da TC’nin “kuruluş” paradigmasını kıran içerikte gelişti.
Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesi, Ortadoğu’nun küresel karşı devrim merkezine dönüşmesiyle paralellik taşıdı. TC bu dönemde bölgesel bir karşı devrim merkezi haline geldi. TC’nin restorasyon süreci bu eksende biçimlendi.

Kısaca bir karşı devrim süreci içindeyiz. Bu süreç Kürt özgürlük hareketiyle, devrimci komünist hareketin stratejik ve tarihsel ittifakının yaşamsallığını ortaya koyuyor. Artık Türkiye devriminin yolu, Ortadoğu devriminden geçmektedir. Faşizme karşı mücadele bir iktidar mücadelesi ve devrim sorunudur. Ve artık küresel karşı devrim merkezine dönüşen Ortadoğu perspektifi dışında ele alınamaz. Ya da Ortadoğu devrimi perspektifiyle faşizme karşı mücadeleyi örgütlemeliyiz. Son derece kritik bir momente giriyoruz, iç savaş dinamiklerinin bütünüyle ortaya çıktığı bir dönemin içindeyiz.
Direnişi ve mücadeleyi yükseltmeli, enternasyonalleştirmeli ve Mezopotamya ve Anadolu topraklarına yaymalıyız.
* Daha geniş bilgi için bkz;
Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz/ 11 Eylül; Volkan Yaraşır, Gendaş Yay., 2001.
AKP ve Siyasal İslam; Volkan Yaraşır-Tarık Aygün, Tümzamanlaryayıncılık, 2002.
Makaleler;”Avrasya İç Savaş Coğrafyasına dönüşüyor- Pakistan’da Balkanlaşma Dalgası Yayılıyor”, Volkan Yaraşır, ” Etnik, Mezhebi Bölünmenin kıskacında: Pakistan İşçi Hareketi”, Volkan Yaraşır.

Friday, May 22, 2015

Osmanlılar ve Acemler Arasında Kürdler



Bu yazıda, Murad Ciwan’ın 'Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler' adlı kitabıyla ilgili bazı düşüncelerimi belirtmeye çalışacağım.
İsmail Beşikçi
Yayınlanma: 22.05.2015 | 12:39 
 
Osmanlı İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu arasında sıkışıp kalan Kürdlerin durumunun incelenmesi önemlidir. Murad Ciwan’ın, “Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler” bu bakımdan önemli bir kaynaktır. Bu incelemenin alt başlığı, “İlk Osmanlı-Kürt İttifakı (1514)” dür. (Avesta yayınevi, 2015 İstanbul

Bu yazıda, Murad Ciwan’ın bu kitabıyla ilgili bazı düşüncelerimi belirtmeye çalışacağım.

Bu çalışmanın önemli bir yönü, Türk tarih yazımında, Çaldıran Savaşı’yla ilgili yerleşik görüslerin sorgulanıyor olmasıdır. İncelemenin yerleşik görüşleri sarsan önemli bir yönü vardır. Venedikli seyyah, Giovanni Maria Angiolelloa’nın değerlendirmesi dikkatlerden uzak değildir. Venedikli seyyah şöyle demektedir: “ Kürtler çağırmasa, büyük Türk (Yavuz Sultan Selim) asla Şah İsmail’e saldırmaya cesaret edemezdi.” (s. 7)

Bu ifade, o dönemde, Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim, Kürdler/Kürdistan ilişkilerinin irdelenmesini gerektirmektedir. Şah İsmail, 1501 de, Akkoyunlu Devleti’ni yıkmış, Tebriz’i ele geçirmiş, İran’da Safeviler iktidarı kurulmuş, Oniki İmam Şii Mezhebi, İran’ın resmi mezhebi ilan edilmiştir.

Şah İsmail, Doğu’da, Sünni Özbeklerin topraklarının ele geçirmiş, Kuzeyde Kafkas Dağları’ndan, Güneyde Basra Körfezi’ne kadar geniş bir bölgeye egemen olmuştur. İran’ın Memluklarla sınırı Güney’den Kuzey’e doğru, Fırat Nehri olmuştur. Bilecik, Urfa , Harput, Erzincan, Çemişgezek (geniş Dersim Bölgesi) Safevi egemenliği altına girmiştir. Safeviler, Sivas’ın batısında, Amasya ve Tokat’ta, Osmanlı Devlet ile komşu olmuştur

Bütün bunlar, Kürdistan’ın büyük kısmının, Safevilerin denetimi altında olduğunu göstermektedir. Safevi yönetimi, Şah İsmail ise Kürdlere hiç iyi muamele yapmamaktadır. Örneğin; Kürd aşiret reislerini saray davet eder, onları tutuklatır, hapse atardı. Bazı aşiret reislerini İran’ın değişik köşelerine sürgün ederdi. Kürdistan’a merkezden kendi Valilerini, Oniki İmamcı valileri tayin ederdi. Kürdleri, Kürd aşiret reislerini Şii olmaya zorlardı. Sünniliği yasaklamaya gayret ederdi. Bu tutum ise, Kürdler arasında, Kürd aşiretleri arasında hiç hoş karşılanmadı. Şah İsmail’in, Safevilerin, bu tutumu Kürdler arasında, huzursuzluğa neden oldu. Kürdler arasında, Şah İsmail’den, Safevilerden kurtulmak için çareler aranmaya başlandı.

Şah İsmail’in, Safevilerin bu tutumu karşısında, Osmanlı’dan yardım istemek, Kürd aşiretleri arasında ciddi bir düşünce olarak doğdu. Kürd aşiretlerinin, İdris-i Bitlisi’yi devreye sokmaları, Osmanlı’yı, Şah İsmail’e karşı savaşa davet etmemeleri böyle gelişti. İdris-i Bitlisi, Akkoyunlular döneminde, Uzun Hasan’a, Saraya hizmet etmiş bir bürokrattı. İdris-i Bitlisi’nin babası da Akkoyunlulara hizmet etmişti. Bu bakımdan İran yönetimi hakkında bilgi sahibiydi. Şah İsmail’in Kürdistan’da Sünniliği yasaklaması, Kürdleri, Şiiliğe davet etmesi konusunda, Osmanlı Sarayına sık sık raporlar gönderiliyordu. Bu raporların sayısı gittikçe artıyordu. Raporların içeriği de ağırlaşıyordu. Şah İsmail’in Osmanlı ülkesinde yürüttüğü, Osmanlı aleyhtarı, Şiii yanlısı politikaları bu raporlarda dile getirilen başlıca konulardı.

O dönede, Osmanlı Sarayı’na karşı, Anadolu’da, üç önemli ayaklanma gerçekleşir. Birincisi, 1500 yılında Karaman’da meydana gelir. İkincisi, 1511-1512 yıllarında, Antalya’da Teke yör3esinde meydana gelen Şahkulu ayaklanmasıdır. Üçüncüsü 1512 de, Amasya, Tokat, SivaS yörelerinde gerçekleşen Nur Ali Halife ayaklanmasıdır. Bu ayaklanmaların, hep Aleviler tarafından gerçekleştirildiği dikkati çekmektedir. Ayaklanmalara katılanlar, genel olarak, hep, bu bölgelerde yaşayan Aleviler olmuştur.

Bu çerçevede, Şah İsmail’in, Şah İsmail’den önce, Şeyh Haydar ve Şeyh Cüneyd’in, Safeviler’in, Anadolu’daki Alevi topluluklarla ilişkilerine bakmak gerekir. Şii Düşünce, Oniki İmamcı düşünceyi, ibadeti, Anadolu’da yaygınlaştırmak, Şii yönetiminin çok önemli bir hedefi olmuştur. Bunun için Şii yönetimi, Anadolu’ya, Alevilerin yaşadığı alanlara halifeler göndermiştir. Şahkulu ve Nur Ali Halife Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleridir. Bunlar, kendilerine bağlı müritleri Osmanlı’ya karşı kışkırtmaktadırlar. Anadolu Alevilerinin, Osmanlıyla ilişkileri de başta ağır vergilerden dolayı, iyi değildir. Bu ilişkiler çerçevesinde, Şii düşüncesi, ibadeti, Ali, Oniki İmamlar, Fatıma, Hasan -Hüseyin Kerbela figürleri Alevilere aşılanır. Bunu, Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd, (Ölümü 1460) Şeyh Haydar, (Ölümü 1488) zamanında yoğunlaştığı vurgulanmaktadır.

Murad Civan, bu ilişkilerin Şah Ali (1392-1429) zamanında başladığını da belirtmektedir. (s. 78) tarikatın kurucusu Şeyh Safiyeddin’in (1334-1392) torunudur.

Yazar Murad Ciwan, Kürd-Sünni, Sufi bir tarikat olarak kurulan Safeviliğin, daha sonraları Şiiliğe dönüştüğünü dile getiriyor. İran’ın Oniki İmamcı Şah yönetimi haline geldiğini vurguluyor. (s.95-100, 119-127)

Yavuz Sultan Selim 1512 yılında tahta oturmuştur. 23 Mayıs 1512. Yavuz, tahta oturur oturmaz, Macaristan’a sefer yapmayı düşünmektedir. Sarayın ileri gelenleri, vezirler, komutanlar da Macaristan’a seferden yanadır. Ama, Kürdlerin saraya sık sık başvurmaları, Yavuz Sultan Selim’i Şah İsmail’e savaşa davet etmeleri, Yavuz’u ikircikli durumda bırakır. Sonuçta, Kürdler Yavuz’u ikna ederler. Komutanların, vezirlerin kaşı olmalarına rağmen, Şah İsmail’e, Safeviler’e karşı savaş kararı alınır. Yavuz, Komutanlarını, sarayın ileri gelenlerini, İran’a karşı savaşa ikna eder. Osmanlı ordusu İran’a doğru yola çıkar. 20 Nisan 1514. Çaldıran Savaşı 23 Ağustos 1514 de cereyan eder. Osmanlı ordusu Tebriz’i ele geçirir fakat daha ileri gitmez. Şah İsmail İran’ın iç kesimlerine doğru kaçar. Yavuz Sultan Selim, ganimet elde etme çabalarına da engel olur. Ordu geri çekilir. Kürt-Osmanlı ittifakı Çaldıran zaferinden sonra, Yavuz Sultan Selim’in Tebriz’den dönüşün de Amasya’da gerçekleşir.

Çaldıran Savaşı’ndan sonra, Osmanlı Kürdlerle bu çerçevede ilişki geliştirir. Osmanlı’nın, Kürdlere, Kürd aşiretlerine karşı tutumu çok daha olumludur. Şah İsmail, Kürdistan’a, merkezden, Oniki İmamcı valiler gönderiyordu. Osmanlı, Kürdistan’a, çeşitli bölgelere, çeşitli bağlılıklarla özerklik verir. Kürdistan’ı Kürd yöneticilerle dolaylı olarak yönetir. Ama, Kürdistan/Kürdler, Osmanlı İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu arasında ikiye bölünür.

Murad Ciwan’ın, “Çaldıran Savaşı’nda, Osmanlılar, Safeviler ve Kürdler, kitabında, dile getirdiği bir konu da, “kılıçtan geçirilen 40 bin Kızılbaşla ilgilidir.

Yavuz Sultan Selim’in, Çaldıran Seferi sırasında, 40 bin Kızılbaşı kılıçtan geçirdiği konusunda yerleşik bir düşünce vardır. Bu bilgi, İdris-, Bitlisi’nin Selimname kitabında yer almaktadır. Murad Ciwan bu bilgiyi ayrıntılı bir şekilde sorguluyor, analiz ediyor.

Murad Ciwan önce, kime Kızılbaş denildiğini irdeliyor. (s. 100 vd.) Şeyh Haydar zamanında Safevi savaşçılaırn, başka halkların savaşçılarından ayrılmasını sağlamak için, üniforma gereği üzerinde duruluyor. Böylece savaşçıların tektipleştirilmesi de sağlanıyor. 12 parçalı, kırmızı keçeden yapılan bir külah tektipleştirmeyi sağlıyor. Kırmızı külah, Safevi savaşçıları öbür savaşçılardan ayırıyor.

Murad Ciwan daha sonra, Kızılbaşlar için çıkarılan fermanları irdeliyor. (s. 49 vd.)

Yavuz Sultan Selim, 1513 yılı sonlarında, Edirne’ye gidiyor. İran seferine Edirne’de karar veriliyor. Yavuz Sulatan Selim, Kızılbaşların listelenerek bildirilmeleri ve katledilmeleri doğrultusunda fermanlar veriyor. Bu bilgiler, İdris-i Bitlisi’nin Selimname kitabında yer alıyor. Başka kaynaklar da İdris-i Bitlisi’nin bu bilgisini tekrarlıyor. Örneğin, Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi kitabında, bu bilgiyi tekrarlıyor. Yalnız, Kızılbaş kavramı yanında Alevi kavramını da kullanıyor. (söz eden Murad Ciwan, s. 54) Alfonse de Lamartin de, Alevi kavramını kullanarak aynı bilgiyi tekrarlıyor. (s. 55) Kızılbaş ve Alevi’nin, aynı toplumsal kategoriymiş gibi kullanılması zihinsel karışıklığa neden oluyor.

Murad Ciwan, fermanların Kızılbaşlar için hazırlandığını, fermanların, Anadolu’daki Alevileri örneğini Çemişgezek’deki Alevileri kapsamadığını vurgulamaktadır. Bunların, Şahkulu veya Nur Ali Halife’nin müritleri olması muhtemeldir. Şah İsmail’in Anadoluludaki bu halifeleri, Oniki İmamcı Şiiliği Anadolu’da yaygınlaştırmak için çaba sarf etmektedir. Bu da Osmanlı yönetimini çok rahatsız eden bir durum yaratmaktadır.

Araştırmacı Murad Ciwan, Çaaldıran Savaşı’nın 23 Ağustos 1514 de gerçekleştiğini, 20 Nisan 1514 de sefere çıkıldığını vurguluyor. 20 Nisan 1514 de, Kızılbaşların kaydedildiği defterlerin geldiğini belirtiyor. (s. 53) Kızılbaşları öldürme emrin, 20 Nisan 1514’den sonraya kalabileceğine işaret ediyor. (s.53)

20 Nisan 1514 ile 23 Ağustos 1514 arasında, bu kadar kısa süre içinde, çeşitli alanlarda yaşayan 40 bin kişinin katledilmesini mümkün olmadığını vurguluyor. Kaldı ki, örneğini Çemişgezek’in, geniş Dersim bölgesinin, o dönemde, Safevilerin denetiminde olduğunu, Osmanlı’nın, burada, Kızılbaşlara ilişkin katliam yapamayacağını dile getiriyor. (s. 125-127)

Kanımca bu, dikkate değer bir analizdir. Kitabın, Türk tarih yazıcılında yerleşik düşünceleri sorgulayan, sarsan yönü, bu konu ile ilgilidir. Burada, önemli olan Şiilik ile Alevilik arsında ayrım yapmaktır.

Murad Civan’ın, “Çaldıran Savaşı’nda, Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler kitabında, “gülat Şiilik” diye bir kavram geçmektedir. “Gülat Şii”, “Gülat Şiilik” kavramı kitabın pek çok yerinde geçmektedir. Örneğin, 14, 19, 20,60, 92, 93, 120, 121, 122, 123, 275, 280 sayfalarda bu kavram geçmektedir. Aşırı Şii, aşırı Şiilik anlamına gelmektedir. Gülat Şii, Şeyh Cüneyd’i Allah mertebesinde, Şiey Haydar’ı da Allah’ın oğlu mertebesinde gören, fanatik bir din hareketi olarak görülmektedir. (s 123) Bu Ali dışındaki bütün İslam halifelerine lanet okuyan bir görüştür. Ali’ye tapınan, Allah’ın Ali’de, Şeyh Cüney’de ve Şeyh Haydar’da cisimleştiğine inanan bir görüştür.

Anadolu’daki Aleviler, Sünni İslam’ın olmazsa olmaz, gördüğü şartların hiç birini yerine getirmeyen, namaz kılmayan, oruç tutmayan, kendilerine has ritüelleri olan bir gruptur. Ama, kanımca, Kızılbaş olarak deftere kaydedilenlerden değildir. Deftere kaydedilenler, Oniki İmamcı Şiilerdir. Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleri olan Şahkulu, Nur Ali Halife, ve benzeri halifelerin müridleridir.

Aleviler, aslındai Raa Heq yolunda ve inancında olan bir gruptur. Ali, Fatıma, Hasan -Hüseyin, Kerbela, Oniki İmam gibi figürlerin Raa Heq (Alevi) inancına nasıl ve ne zaman girdiği, bu düşünceyi nasıl kökten etkilediği irdelenmesi gereken önemli bir konudur. Çünkü Raa Heq, inancı Aryen inancıdır, İslam’dan çok önceki bir inançtır. Mitra, Zerdüşt, Mani, Mazdek, Yarasan, Ezidi inançları da böyledir.

Yarasan inancına, İran’da Ehl-hak, Irak’ta Kakailik denildiği bilinmektedir.

Şakir Epözdemir’in, Kürt-Türk dostluğu ve Kürt-Osmanlı (1514 Amasya) İttifakı (Peri Yayınları, İstanbul 2000 başlıklı bir incelemesi var. Araştırmacı Yazar Murad Ciwan’ın incelemesinde, bu kitapla ilgili bir değerlendirme yapmaması kanımca eksikliktir.
İsmail Beşikçi

Friday, April 10, 2015

Üniversiteler, kiliseler ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar zenginlerin pis işlerini yapıyorlar(*)

Robert Reich(**)
Çeviri: Mustafa Durmuş
Zenginlerin politikacıları satın alması yeterince kötü. Şimdilerde aynı zenginler kendilerine potansiyel olarak karşı çıkabilecek kurumları da satın almaya başladılar.
Kısa bir süre önce benden, giderek artan gelir eşitsizlikleriyle ilgili olarak bir dini cemaatte konuşma yapmam istendi. Ancak konuşmama başlamadan hemen önce cemaatin lideri olan şahıs, zenginlerden alınan vergilerin artırılması yönündeki öneriyi savunmaktan kaçınmamı rica etti. Buna gerekçe olarak da cemaati cömert bağışlarıyla desteklemekte olan zengin cemaat üyeleriyle her hangi bir çatışma yaşamak istememelerini gösterdi.
Benzer bir deneyimi bir kolejin başkanıyla da yaşadım. Benden, kolejin ardındaki vakfın yönetim kurulu üyelerine bir konferans vermemi istedi, ama “Wall Street”i eleştirmezseniz memnun oluruz. Zira vakfın yönetim kurulu üyelerinin çoğunluğu Wall Street’in  yatırım bankalarını temsilen burada” sözleriyle de beni kibarca uyardı.
Benzer gelişmeler son dönemlerde her yerde görülebiliyor.
Kendini “herkese oy hakkını” savunmaya adamış kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum örgütü ise, zengin bağışçılarını rahatsız etmek istemediğinden, siyasette dönen büyük paralara karşı her hangi bir kampanya yürütmeme kararı aldı.
Washington temelli bir think-tank kuruluşu gelir ve servet eşitsizliği üzerine yapmış olduğu bir araştırmasını kamuoyu ile paylaştı. Ama bu araştırmada, büyük şirketlerin ve Wall Street’in iş yasalarını ve anti tröst yasaları zayıflatmak suretiyle bu eşitsizliğin oluşumunda nasıl önemli bir rol oynadığına hiç değinmiyor. Zira bu kuruluş da zengin bağışçılarıyla her hangi bir çatışma yaşamak istemiyor.
Araştırmalarını ve ders programlarını zengin bağışçıların çıkarlarını kollayan iktisadi konulara yönelik olarak hazırlamış olan bir büyük üniversite ise ekonomi içinde büyük şirketlerin ve Wall Street firmalarının giderek artan gücüne ilişkin her hangi bir şey söylememeye ya da bu yönde her hangi bir tespitte bulunmamaya gayret gösteriyor.
Politikacıların satın alınması zaten çok kötü bir şeydi. Sermaye şimdi, araştırma, bilgi ve sosyal değişim kaynağı olarak görülen bu kâr amacı gütmeyen kuruluşları kendine karşı çıkmamaları ve eleştirmemeleri için satın alıyor.
Diğer taraftan bu kuruluşların normal finansman kaynakları giderek kuruyor, araştırmalara yönelik bursları giderek yok oluyor. Örneğin kiliselerin, toplumun değişik kesimlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya dönük hizmetler için ayırdığı parasal kaynakları son derece kısıtlı bir hale geldi.
O halde bu kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ne yapacaklar? Bunun yanıtını bir fakültenin dekanı bana “ paranın olduğu, kaynağın olduğu yere gitmekten başka çaremiz kalmadı” biçiminde vermişti.
19.Yüzyılın son dönemlerindeki o parıltılı zamanlardan bu yana para hiç bu kadar büyük sermaye şirketlerinin ve süper zenginlerin tekelinde olmamıştı. Yani daha önce hiç olmadığı kadar rektörler, cemaat liderleri, think-tankların ve kâr amacı gütmeyen diğer kuruluşların temsilcileri zenginlerin ellerini eteklerini öpmeye başladılar.
Kuşkusuz alınan bu desteklerin, sağlanan bu fonların da bir bedeli var. Örneğin Comcast firması, Uluslar arası Hukuk ve İktisat Merkezi gibi kâr amacı gütmeyen bir kuruluşu maddi olarak desteklediğinde, Merkez de bunun karşılığında Comcast’ın Time Warner ile birleşmesine destek verdi.
Charles Koch Foundation, Florida Devlet Üniversitesi İktisat Bölümü’ne 1,5 milyon dolarlık bir finansman desteği sağlarken, ders verecek profesörlerin seçimini ve onların yıllık performanslarının değerlendirilmelerini kendi tarafından atanmış olan danışma kurulunun yapmasını şart koştu.
Koch Kardeşler şu anda tüm ABD’de 350 program ve 250 koleji fonluyor. Ancak sağladıkları bu fonların hiç birinin eşitsizlik ya da çevre sorunları ile ilgili projeler için kullanılmadığına eminim.
David Koch’un devlet televizyonuna yaptığı 23 milyon dolarlık bağış onun iki önemli kamusal haber kanalının yönetimde yer almasını sağladı. Keza bu bağış Koch Kardeşler’e eleştiriler içeren bir belgeselin de bu devlet televizyonunda yayımlanmasını önledi.
Sanatsal faaliyetlere burs veren bir kuruluş olan “Yaratıcı Sermaye Şirketi”nin direktörü ve başkanı olan Ruby Lerner’in New Yorker’dan Jane Mayer’e bu konuda söyledikleri çok önemli: “Devlet televizyonlarının uyguladığı oto sansür bu televizyonları sorgulatmaya başladı. Bu televizyonlar büyük finansman sıkıntısı çekiyorlar.”
David Koch aynı zamanda Amerikan Doğa Tarihi Müzesi ve Smithsonyan Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’ne onlarca milyon dolarlık bağış yaptı. Şu anda her iki kuruluşun da yönetiminde.
Bir kaç hafta önce, onlarca iklim ve çevre bilimci bu doğa tarihi müzelerinin yönetimlerine, Koch Kardeşler gibi fosil yakıt şirketleri ve “hayırseverlerle”  tüm bağlarını kesmeleri için çağrıda bulundular. Açıklamalarında şu gerekçeleri öne sürdüler: “İklim değişikliklerinin temel sorumluları ve iklim bilimi konusundaki çarpıtılmış bilgilerin kaynağının temel fonlayıcıları olan bu kesimler,  bu tür müzeleri parasal olarak desteklediklerinde, bilimsel bilgiyi aktarmaktan sorumlu olan bu kurumlara olan halkın güveni zayıflamaktadır.”
Her ne kadar bu tür bağış ve yardım anlaşmaları (üniversitelerdeki, müzelerdeki ve diğer kâr amacı gütmeyen kurumlardaki) nelerin araştırılacağı gibi konulara müdahale etmeyi yasaklamış olsa da, bu kuruluşlar kendilerini besleyen elleri ısırmak istemiyorlar.
Konu aslında ideolojik bir konu da değil. Zira muhafazakâr zenginler kadar ilerici olarak tanımlanan zenginler de kâr amacı gütmeyen kurumların gündemlerini aynı ağırlıkta etkiliyorlar.
Bu aslında büyük sermayenin neyin araştırılıp araştırılmayacağı, neyin açıklanıp açıklanmayacağı ve neyin tartışılıp tartışılmayacağını belirleme meselesidir. Özellikle konu, sermaye ile politika arasındaki rabıta ve bu politik gücün giderek daha fazla nasıl sermaye/servet yarattığı olduğunda daha da önem kazanıyor.
Hayırseverlik yüce bir şeydir. Ama hayırseverlik sadece bir avuç süper zenginin ve dev şirketin arasında oynanan bir oyun ise çok kolay bir biçimde kötüye kullanılabiliyor.
Demokrasimiz, zenginler politikacıları satın aldığında doğrudan tehdit ediliyor. Ancak kendilerinden,  gerçeği araştırmak, soruşturmak ve olan bitenle ilgili eylemleri vb örgütlemesi beklenen, demokrasinin böyle suskun ama bir o kadar da sinsi, satın alınmış kurumları daha az tehlike arz etmiyorlar.
(*) Yazarın, 7 Nisan 2015 tarihinde http://www.alternet.org, adlı sitede yayımlanan “Colleges, Churches and Non-Profits Doing the Wealthy’s Dirty Work” adlı makalesinden Mustafa Durmuş tarafından çevrilmiştir.
(**) California Üniversitesi öğretim üyesi olan ve Bill Clinton ve Barrack Obama yönetimlerinde görev almış bulunan Robert Reich’in “Şok Sonrası: Gelecekteki Ekonomi ve Amerika’nın Geleceği”  (Aftershock: The Next Economy and America’s Future) adlı bir kitabı bulunuyor.

Tuesday, March 31, 2015

Kaidecileri komşu yapanlara bir alkış!

 Rebel fighters, one of them carrying a flag used by al Qaeda's Nusra Front, celebrate at the Mihrab roundabout in the Idlib city centre, after they took control of the area, March 28, 2015. REUTERS/Khalil Ashawi TPX IMAGES OF THE DAY

31/03/2015
İdlib çıkarmasında Türkiye'nin katkısının ne olduğu pek yakında anlaşılır. Washington merkezli haber sitesi McClatchyDC, Reyhanlı'da iki muhalif temsilcinin Türkiye'yi ılımlılara verilmesi gereken silahları Nusra'ya göndermekle suçladığını yazdı. Bir süreden beri de Hatay-Yayladağı sınır bölgesinde görülen militan ve yükü meçhul TIR geçişleri nedeniyle Keseb'e saldırı olabileceği beklentisi vardı.

Yemen’de dış baskılardan bağımsız milli mutabakat hükümeti kurulması ve kapsamlı anayasa yazılması hedefiyle yola çıkan ama Devlet Başkanı Mansur Hadi’nin Suud’un güdümünde sergilediği istifa oyunuyla darbeci pozisyonuna düşen Husilere karşı askeri operasyon yürütülürken Suriye’de bir kent Kaidecilerin eline geçti.
Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi’nin başını çektiği Fetih Ordusu, 5 günlük savaşla rejim güçlerini İdlib’ten çıkardı. Yemen’de hem Kaide’yle savaşan hem Suudi vesayeti altında aşağılanmaya isyan eden bir hareketi darbeci olmakla suçlayanlar, Kaide ve müttefiklerinin zaferini kutluyor. Kaide’nin İdlib’i alıp Türkiye’ye komşu olması Husilere karşı savaşın sözcülüğüne soyunan Ankara’yı da rahatsız etmedi. Ankara’da istihbarat dâhil ilgili birimler bir değerlendirme toplantısı yapmış ve ‘İdlib’in Esad rejiminin elinden alınmasından duyulan memnuniyet’ dile getirmiş. Kaide ile komşuluğunuz hayırlı olsun! Gerçi bunun Ankara’yı rahatsız etmesi işin tabiatına aykırı. Türkiye’nin sunduğu katkılardan dolayı İdlib fatihlerinden bir teşekkür mesajı beklenmeli!
TÜRKİYE’DEN BİR ŞEYLER GİTTİ
İdlib çıkarmasında Türkiye’nin katkısının ne olduğu pek yakında anlaşılır. Washington merkezli haber sitesi McClatchyDC, Reyhanlı’da iki muhalif temsilcinin Türkiye’yi ılımlılara verilmesi gereken silahları Nusra’ya göndermekle suçladığını yazdı. Bir süreden beri Hatay-Yayladağı sınır bölgesinde görülen militan ve yükü meçhul TIR geçişleri nedeniyle Ermeni kasabası Keseb’e yeni bir saldırı olabileceği beklentisi vardı.
İdlib’e saldırıların öncesinde konuştuğum CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu şu bilgileri paylaşmıştı:
“Bir süre önce Hatay-Yayladağı’nda Aşağı Pullu Yazı Köyü’ndeki Arfalı Çiftliği’nden Keseb tarafına 200 kişinin geçtiğini haber aldım. Burası Yayladağı Sınır Kapısı’nın sol tarafına kalıyor. Sağ tara rejimin, sol taraf Nusra ve diğer grupların kontrolünde. Arfalı tarafından TIR’larla bir şeyler götürdüler. Bunların içinde silah olma ihtimali yüksek. Ayrıca haftalardır Hatay’da belli aralıklarla Suriyeliler toplanıyor, Adana-Ceyhan arasındaki Adana Polis Okulu’nun karşısındaki otele yerleştiriliyor. Bunlar polis okulunda 100 kişilik gruplar halinde eğitimden geçiriliyor. Eğitimi tamamlananlar kiralanan otobüslerle Suriye’ye gönderiliyor. Bu sevkiyat haftada bir yapılıyor. Yığınağın yapıldığı yerlerden biri Cilvegözü Sınır Kapısı’nın ötesindeki Atme diğeri Arfalı tarafından Keseb kırsalı.”
Keseb’ten beklediğimiz gürültü İdlib’ten koptu. Mantıken Türkiye’den lojistik destek olmadan ne İdlib ne de Halep’te bu türden bir askeri varlık sürdürülemez.

REJİME DARBE
İdlib’in birden bire düşmesi beklenmedikti. Kentten kaçanlar orduya öfkeli ve olup bitenlere anlam veremiyor. Hava üstünlüğüne karşın kara unsurları dağınık olan ve gerilla savaşına yanıt veremeyen ordu, binlerce savaşçının katılımıyla düzenlenen ani baskınlarda tökezliyor. İdlib'de ordunun sivillerden bir kısmını tahliye ettikten sonra direnemeyip 24 kontrol noktasından 16 km güneydeki Mastuma Üssü ve Ariha’ya çekildiği söyleniyor.
Esad yönetimi hep 14 vilayetin merkezini elinde tutarak moral üstünlüğünü korumaya çalıştı. Mart 2013’te düşen ilk vilayet Rakka’ydı. IŞİD, Rakka’da ortaklarını kovarak burayı hilafetin başkenti yapmıştı. Türkiye sınırına 45 km ötedeki İdlib’in düşmesi de rejim lehine esen rüzgârı dağıttı. Rejimin İdlib’i geri almak için havadan başlattığı operasyonlar muhtemelen hemen sonuç getirmeyecek ve Halep’te olduğu gibi büyük yıkıma ve sivil kayıplara yol açacak. İdlib’ten kaçamayan rejim yanlısı siviller ve kentin kuzeyinde Şiilerin yaşadığı Fua ve Kifraya köyleri de koz olarak kullanılacak. Nitekim Nusra ve Ahrar-uş Şam komutanları rejimin bombardımana devam etmesi halinde Fua ve Kifraya’ya saldıracakları tehdidi savurdu.

İDLİB’İN DÜŞÜŞÜNDEN SONRA NE OLUR?
Rejim Cisr-uş Şuğur gibi elinde tuttuğu kırsaldaki birkaç yeri de kaybederse Nusra sırtını İdlib merkezden sınıra kadar tamamen Türkiye’ye yaslamış olacak. Coğrafi devamlılıkla cephenin harareti daha da artabilir. İdlib’i merkeze dönüştüren bu güçler güneybatıda Lazkiye, güneyde Hama üzerinde baskıyı arttırabilir ve kuzeyde rejimin Halep’e ikmal hatlarını kesebilir. Rejim ise havadan bombardımanın ötesinde İdlib’in domino etkisi yaratmaması için bir kuşatma çemberi oluşturabilir. Karadan operasyonların başarılı olması ise Hizbullah ya da Hizbullah’ın eğittiği milislerin desteğine bağlı. O da çok zaman alabilir.

KAİDE, GİZLİ KAİDE, KADİDE’DEN KOPMA, KAİDEVARİ
Peki Nusra, İdlib’te emirlik ilan eder mi? Bunun için IŞİD gibi Nusra’nın da ortaklarını ya ikna ya da bertaraf etmesi lazım. Bu ortaklık meselesi önemli. Çünkü bu ortaklarından hareketle Kaide’nin bu harekete önderlik ettiği gerçeği ötelenip ‘Muhalefet İdlib’i kurtardı’ söylemi öne çıkartılıyor. O yüzden ortakların kim olduğuna bakmak elzem: İdlib operasyonu kısa bir süre önce oluşturulan Fetih Ordusu adlı koalisyon adına yürütüldü. Fetih Ordusu’nun bileşenleri Nusra, Ahrar-uş Şam, Cund-ul Aksa, Ceyş-us Sunne, Feylek-uş Şam ve Liva-ul Hak. 6-7 bin savaşçıdan oluştuğu söylenen bu koalisyonun baş aktörü 3 bin askerle Nusra. İkinci aktör Ahrar-uş Şam İslam Hareketi. Ahrar-u Şam’ın Nusra’dan farkı kuruluşunda Kaide’nin önemli isimleri yer alsa da Kaide lideri Eyman Zevahiri’ye biatlı olmamaları. Bu sayede Ahrar ABD, AB ve BM’nin terör örgütü listesine girmekten kurtuluyor ve Washington’ın müttefiklerinden destek almaya devam ediyor. Ahrar-uş Şam kısa süre önce selefi cihatçı Şukur-uş Şam ile birleşerek Ahrar-uş Şam İslam Hareketi adını aldı. Cund-ul Aksa da daha önce Nusra’ya bağlıydı. Diğer bileşenler de Kaide ile ortaklık kurmakta sakınca görmeyen selefi örgütler.

ŞERİAT İLE YÖNETİLECEK
Nusra ile diğerleri arasındaki fark özde değil yöntem ve örgütlenmede. Aynı kökten gelen Nusra ile IŞİD şu konuda ayrışıyordu: IŞİD kopardığı parçada emirlik kurarken Nusra yönetim yıkılmadan şeriat devleti ilan edilmesine karşıydı. IŞİD 2014’te hilafet ilanıyla çekim merkezi haline gelince Nusra dağılmamak için eski tezini sulandırdı. Eğer ortaklarını ikna etse ya da tek başına yapmaya gücü yetse Nusra da emirlik ilan edebilir. Daha önce İdlib kırsalında yarım ağız bir emirlik ilanı olmuştu. Tuhaf bir şekilde meselenin üstü kapandı. Şimdi Ahrar’ın emirlik konusunda ön almaya çalıştığı görülüyor. Ahrar’ın liderlerinden Haşim el Şeyh (Ebu Cabir) İdlib’in ele geçirilmesinin ardından kentte emirlik kurulmayacağını kaydetti. Nusra’nın Suud asıllı komutanlarından Şeyh Abdullah Müheysini ise İdlib’in şeriat ile yönetileceğini duyurdu. Şeriat ile yönetmek emirlik ilanından farklı bir durum. Zaten mevcut koşullarda her grup elinde tuttuğu kasaba, semt ya da köyde kendi şeri mahkemesini kuruyor. İdlib’te de sivil, askeri ve şeri ortak yönetim kuramazlarsa her grup kendi bölgesinin efendisi olarak yoluna devam edebilir. Tabi kendi aralarında savaşa tutuşmazlarsa.

ILIMLILARA YER YOK
Geçen aylarda, ABD’nin eğitip donattığı Hazm Hareketi ve Suriye Devrimciler Cephesi’ni bastırıp İdlib ve Halep kırsalında kontrolünü artıran Nusra, İdlib zaferinden sonra daha da palazlanabilir. Bu durum İdlib zaferiyle umutlanan Türkiye merkezli muhalifler ve dış destekçileri için yeni bir çıkmaz. Şimdi Gaziantep’te üstlenip bir türlü sınırın ötesine geçemeyen muhaliflerin geçici hükümeti İdlib’e taşınma niyetini dillendiriyor. Fetih Ordusu’nun bileşenlerinden gelen yanıt net: “Sakın gelmeyin.” Çünkü İstanbul’da üstlenen Suriye Ulusal Koalisyonu ve geçici hükümeti tanımıyorlar.

Daha iş bu noktaya varmadan Nusra’nın güçlenmekte olduğunu gören Körfez’in ağaları bir süredir bu örgüte “Kaide ile ilişkini kes, silahlar bizden” telkininde bulunuyordu. Nusra’nın 2012’de ABD tarafından terör örgütü listesine alınması bu cenahta zamansız bulunmuştu. ABD kara listeye alırken 2011-2012’de 600 saldırıya imza atan Nusra’nın sivilleri de katlettiğini gerekçe göstermişti. O zaman Nusra henüz Kaide lideri Eyman el Zevahiri’ye resmen biat etmemişti. Konuştuğum İslamcı muhalifler de “Nusra gibi örgütler olmadan rejimi yıkmak mümkün değil” görüşünü dillendiriyordu. Bu mantıkla Kaideciler Kaide şapkasını kullanmazsa makul sayılacak. Şimdiye kadar Türkiye üzerinden gelen yardımların kesilmemesi için Nusra sınır kapılarından uzakta durdu. Cilvegözü ve Öncüpınar sınır kapılarını Ahrar’ın içinde yer aldığı İslami Cephe tutarken arka cephede Nusra vardı.
Şimdi Ankara, Doha ve Riyad’da “Nusra Kaide ile bağını koparsaydı devrimi şahlandırırdık” denildiğini duyar gibiyiz.

Monday, March 30, 2015

BİRİCİK VE MÜLKİYETİ

MAX STİRNER


«Cinler yaşıyor!» Dünyaya şöyle bir göz gezdir ve söyle, her nesnenin içinden bir cin seni seyretmiyor mu. Şu ufacık ve sevimli çiçekten gelen ses, ona bu muhteşem güzellikteki şekli veren Yaradanın sesidir; yıldızlar, kendilerini dizen tinin haberini müjdeliyor, dağların tepelerinden aşağıya doğru yücelik tini esiyor, çağlayan sular özlemin tinini haber ediyor ve - insanların ağızından milyonlarca hayalet konuşuyor. İsterse bütün bu dağlar çöksün, çiçekler solsun, yıldızlar dünyası yıkılsın, insanlar ölsün - nedir görünürdeki bu cisimlerin batması? Göze görünmeyen tin ebedi olandır! (S. 37)

Tanrının da insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.

Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.

Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun! Sizce benim işim en azından "iyi bir iş" olmalıdır? Nedir iyi iş, kötü iş! İşim demek zaten ben demek'im. Ve ben ne iyiyim, ne de kötü. İyinin de kötünün de benim için hiç bir anlamı yoktur. Tanrının işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.

Hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 5)

Biricik olduğumu bildiğim andan itibaren kendimin sahibiyim. Kendine sahip kişi ancak biricikleştiğinde yaratıcı hiçliğine, doğduğu yere geri döner. İster Tanrı olsun ister insan, benden yüksek her canlı biricik olma duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin güneşi karşısında söner. Kendi meselemi biricikliğim üzerine kurarsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi yaşayan geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesidir. Dolayısıyla ben şunu söyleyebilirim: Meselemi hiçe bıraktım. (S. 412)

Ben, halklar ve insanlık ölünce doğarım. (...) Sen ey çilekeş Alman halkım – nedir acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıdır seninkisi. Daha horoz ötmeden kaybolan hayaletin acısıdır. Yine de kurtuluşun ve mutluluğun hasretini çeker bu hayalet. (...) Kal selametle milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık despotu, kal selametle! Yarın seni mezara taşıyacaklar; ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. İşte o zaman insan alemi gömülmüş olacaktır. Ve ben, kendimin sahibi ben, onun gülen kalıtçısıyım! (S. 238, 239)

Gerçeğin kriteri benim, ben ise bir düşünce değilim, düşüncenin üstündeyim yani söylenemez bir şeyim. (S. 400)

Stirner’in söylediği bir sözcük, bir düşünce ve bir kavramdır; söylemek istediği ise, ne bir sözcük, ne bir düşünce ne de bir kavramdır. Stirner’in söylediği söylemek istediği değildir ve söylemek istediği söylenemez. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, s. 149)

Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük düşünce içermelidir. Oysa biricik düşüncesiz bir sözcüktür, düşünce içermez. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 152)

Kafanda hortlaklar var; sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var! Şaka ya da mecaz yaptığımı sanma, yüksekliklere tutunanları, insanların büyük çoğunluğunu, neredeyse dünyadaki tüm insanları kararsız deliler olarak görüyorum, tımarhanelik deliler.S 46.

Benim soyum benim, Ben normsuz, yasasız ve örneksizim. (S. 200)

Benden aşağı her gerçeği beğenirim ; benden yüksek ve ona göre yaşamam gereken bir gerçekse tanımıyorum. Bence gerçek yoktur, çünkü hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 399)

Özgür cesaretle yapmadığım bir şey hakkımın dışındadır, yani yapmasını haklı görmediğim şey hakkım değildir. Neyin haklı olduğuna Ben karar veririm. Benden öte bir hak yoktur. Bence haklı olan haklıdır. (...) Bu egoist haktır. (S. 208, 209)

Farklı düşünenler’ birbirlerini tahammül ederler. Oysa bir nesne hakkında neden sadece farklı düşüneyim ki, farklı düşünmeyi neden son aşamasına kadar düşünmeyeyim; yani düşünülecek şeyi anlamsızlaştırana dek düşünmek: nesnenin hiçleşmesine ve yokedilmesine dek ? (S.. 379)

En az düşünmek kadar Varlık’ı da aştım. Biri benim varlığım diğeri benim düşüncemdir. Varolmak için her ikisine de ihtiyacım var, binlerce başka şeye ihtiyacım olduğu gibi, diyen Stirner, cümlesini şöyle tamamlar: ... Her şeyden önce ama benim Bana, şu belli olana, Biricik’e ihtiyacım var. (S. 382)

Erk ve şiddet sadece bendedir yani güçlü ve şiddetli olandadır. (S. 231)

Hakikat, sevgili Pilatus, Tanrı’dır ve hakikati arayan herkes Tanrı’yı arar ve över. Tanrı nerede yaşar? Kafanda; başka nerede yaşayabilir ki? (S. 397)

Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler. (S. 205)

Bilginin istem olarak doğabilmesi ve özgür kişi olarak kendisini hergün yenilemesi için ölmesi gerekiyor. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 97)

Tuesday, October 14, 2014

Kobani, bir ev, bir can, bir namus!


FEHİM TAŞTEKİN
Dünya / 14/10/2014
Devletin hatırı var; evini savunanla işgal edeni eşitleyen muktedire kulak verin, boşu boşuna vicdan yapmayın! Hele 'Suriye devrimi' uğruna ölenlerin ahını tutmadıysanız Kürt'ün yasını da tutmayın! Fenalık yapmayın!
Muktedir ve manipülatör...
PYD ve YPG’yi PKK’ye eşitle; PKK’yi de IŞİD’a...
Basit bir toplumsal mühendislik hamlesiyle toplumu Kobani’ye bigane kıl, trajediyi ötekileştir…
Dostuz, komşuyuz, bakma bizi ayıran tren raylarına Sykes-Picot’dur bizi bölen deyip elini uzatanı da düşman belle; Rojava’nın kendi kendini yönetme serüvenini başarısız kılmak için, Türkiye’de barış sürecinde Kürtlerin elini zayıflatmak için…
Sonra öfkeyi yatıştırmak için Kobani’ye koridor açıldığı imajı yarat…
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Beşir Atalay diyor ki; "Şu anda Kobani’de PYD militanları dışında kimse kalmamıştır. Hepsi Türkiye'ye gelmiştir."
Yani infiale gerek yok; orada ölecek sivil kalmadı!
Biz Kobani’de kendi topraklarını, evlerini, canlarını ve namuslarını korumak için kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla direnen insanlar var sanıyorduk! Değilmiş!
AKP’nin dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı (Profesör) Yasin Aktay kalkmış BBC’ye demeç vermiş, Atalay’ınkinden daha vâzıh: “Kobani'de ne oluyor ki?
Tüm siviller hali hazırda Türkiye'de. Türkiye tüm sivilleri kurtardı. Şu anda Kobani'de iki terörist örgüt arasında savaş var. Türkiye'de ya da başka yerdeki bazı PKK'lıların feryat ettiği gibi Kobani'de bir trajedi yok. Asıl trajedi Suriye'de… Kobani’de 1000’den az insan öldürüldü. Ama Suriye’de 300 bin insan öldürüldü. Hangisi daha önemli?"
Devletin hatırı var; evini savunanla işgal edeni eşitleyen muktedire kulak verin, boşu boşuna vicdan yapmayın! Hele ‘Suriye devrimi’ uğruna ölenlerin ahını tutmadıysanız Kürt’ün yasını da tutmayın! Fenalık yapmayın!
Yok, bu hesap bana uymaz diyorsanız, böyle buyurun! Ve ilk iş; sorun:
‘Sahi Kobani’de kim kiminle savaşıyor, kim kimi savunuyor?’ Biri evinin bekçisi, diğeri de zaten ‘icraatın içinden’ videolarıyla yanıtını veriyor. Satır aralarına kan akıtmaya gerek yok.
Hayat devam ediyor…
Bildiğim şeyler ama ben de açtım telefonu, Kobani Kantonu Dış İlişkiler Bakan Yardımcısı İdris Nassan’a sordum: Kobani’de ne kadar sivil kaldı?
“Bana rakam sorma çünkü yanıltıcı olur” diye söze başladı, dürüstçe. Dedi ki; “Kenti terk etmeyen çok sivil var. Binlerce kişi de Türkiye sınırı ile Kobani arasındaki ara bölgede bekliyor. Çocukları YPG’de savaşa katılan bazı aileler evlerini terk etmedi. Kentten ayrılamayacak durumda olanlar var. Ayrıca sınır bölgesinde kalıp hayvanlarını beslemek için belli aralıklarla evlerine dönen insanlar var. Kentin yüzde 25’i IŞİD’ın kontrolünde ama bir yandan da hayat devam ediyor. Yönetim birimleri önemli ölçüde faaliyetlerini sürdürüyor. Sadece Asayiş’in binası IŞİD’ın eline geçti, diğer tüm kamu binaları aktif.”
BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura "Çoğunluğu yaşlı olan 500-700 kişi hala Kobani'de. 10 bin ila 13 bin kişi Türkiye ile Suriye arasındaki sınır bölgesinde" demişti.
YPG’nin müttefikleri
Peki, YPG yalnız mı? YPG ile birlikte savaşan başka grup yok mu? YPG’nin ortak savunma için Özgür Suriye Ordusu ve İslami Cephe’nin bazı bileşenleriyle kurduğu Fırat Volkanı dağıldı mı? YPG’ye omuz veren kalmadı mı?Nassan, YPG ile aynı safta yer alan grupları sıraladı: Suvar el Rakka (Rakka Devrimcileri), Süwar Umna’a el Rakka, Cephet-ül Akrad (Kürt Cephesi), Şems el Şimal (Kuzey Güneşi), Ahrar el Suriye ve Sukur el Sefira.
Nassan bunların sayıları hakkında da bir şey söylemedi.
Nassan, PYD’nin hep parmakla gösterilmesini ve afişe edilmesini de eleştirdi: “PYD her şey değil. PYD, bölgenin en güçlü partisi ama Kobani yönetimine katılan partilerden sadece biri. Başka partilerin de varlığını dikkate almanız gerekiyor. Mesela ben Suriye Kürt Demokrat Partisi’ndenim.”
‘Kendimden örnek vereyim…’
Bu kez Kobanili gazeteci Barzan İso’yu aradım. Aynı soruları ona da sordum. Bazen bir gazeteci, bazen Kobani Kantonu Savunma Bakan Yardımcısı Öcalan İso’nun kardeşi, bazen sıradan bir Kobanili olarak yanıt verdi: “Sivil kalmadı iddiasını geçelim çünkü burada bir soykırım yaşanıyor. Kobani’nin 396 köyünde sadece evlerini terk edemeyen yaşlılar ve sakatlar kaldı. Onların başına ne geldiğini bilmiyoruz. Bu başlı başına bir soykırım değil mi?”
Barzan İso haklı, yaşananlar BM’nin soykırım tanımına uyuyor.
Ve devam etti: “Kobani’de yaklaşık 2-3 bin sivil kaldı. İnsanlar IŞİD’ın grad füzeleriyle düzenlediği ilk saldırıların ardından Suruç’a geldiğinde çok kötü koşullarla karşılaştı. Ben Suruç’ta 40 kişinin bir dükkânda kaldığını kendi gözlerimle gördüm. Bunlara en yakın tuvalet 500 metre ötedeydi. Parkta, caddelerde, camilerde yakıp
kalkanlar oldu. ‘Böyle yaşayacağıma gidip öleyim’ diyenler Kobani’ye geri döndü. Mesela ahırda yatmak zorunda kalan bir doktor vardı, o da döndü. Kendi ailemden örnek vereyim: Annem ve babamı zorla çıkarttım ama kardeşimi ikna edemedim. Kardeşim yanında bir kız çocuğunun mayına basıp parçalanması üzerine geri döndü. Ağabeyimin durumunu biliyorsun, o cephede. İki amcam orada. Sekiz çocuk babası dayım ailesini gönderdi ama kendisi hala orada. Bunların hepsi sivil. YPG saflarında çocukları olan aileler de onları bırakıp gidemiyor. Sivil yöneticilerin büyük kısmı da Kobani’de.”
Barzan İso’ya birkaç bin kişiyle savaşan YPG’ye omuz verenleri sordum. Tahmini bilgilere göre konuştu: “Cephet-ul Akrad 200, Suwar el Rakka yaklaşık 100, diğerleri daha az sayıda savaşçı ile Kobani’de IŞİD’in karşısında yer alıyor.”
Rakka’nın düşüşünün ardından Kobani’ye kaymış olan Suwar el Rakka’nın komutanı Ebu Seyf, NOW’a demecinde başlangıçta YPG ile birlikte savaşa katılan 1250 savaşçıları olduğunu ama parasızlık ve silahsızlıktan dolayı örgüt üyelerinin Türkiye’ye geçtiğini ve geride 300 savaşçının kaldığını anlatmıştı. Seyf daha once YPG’ye karşı savaştıklarını ama ortak düşman IŞİD’a karşı saf değiştirdiklerini, Kobani’ye kalkan olurken aslında Suriye toprağını savunduklarını da belirtirken Türkiye’nin yardımları önlemesiyle ilgili şunu söylemişti: “Günün sonunda gelen silahlar PYD’nin işine yarayacak diye Türkler bunu istemiyor. Biz Rakka’dayken Türkiye’den yardım görüyorduk. Kürtler de Suriyeli, kendi toprakları, kendi kadınları ve kendi çocukları için savaşıyorlar. Burada suç işliyor değiliz.”
Silah koridor mu, safi propaganda Peki PYD’nin Türkiye’den istediği koridor açıldı mı, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin silahları geldi mi?
Barzani Vakfı’na ait 7 TIR’dan oluşan konvoydaki 4 aracın insani yardım malzemeleriyle dolu olduğunu, aranmadan Mürşitpınar’dan geçirilen 3 araçta ise silahların olabileceğine dair Türk medyasında çıkan iddiayı hatırlattım. Nassan silah değil insani yardımın geldiğini söyledi:
“Evet 10 gün önce Türkiye üzerinden yardım konvoyu geldi. Bu yardımların dağıtılmasından sorumlu olan kişilerden biriydim. Yardım tamamen insani malzemelerden oluşuyordu, kesinlikle silah yoktu. Barzani’nin silah gönderdiği iddiası tamamen propaganda. Evet biz uluslararası topluma silah yardımı yapılması çağrısında bulunuyoruz ama tek bir silah gelmiş değil.”
Vaziyet bu…

Sözü burada BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’ya bırakalım, belki sinikler alemi bir kez daha düşünür: “Srebrenitsa’yı hatırlayın. Asla unutamıyoruz. Ve belki bunun için kendimizi asla affetmeyeceğiz.”

Friday, June 27, 2014

ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone ile görüşme.


Türkiye'ye büyükelçi olduğu günden beri sözünü sakınmayan, sık sık da hükümetin hedefinde olan bir isim.
Türkiye'ye geldiği ilk günlerde kimi davaları ve gazetecilerin tutukluluğunu anlamadığını söylediği için Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından "acemi büyükelçi" ifadesiyle eleştirilmişti.
Başbakan "acemi" demişti ama Ricciardone, kariyeri boyunca hem Türkiye'de, hem de içinde bulunduğu coğrafyada uzun yıllar geçirmişti.
Büyükelçilik internet sitesindeki hayat hikâyesine bakıldığında bu net şekilde görülüyor:
"Büyükelçi Ricciardone, Obama tarafından ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olarak 1 Ocak 2011 tarihinde  göreve atandı. Büyükelçi Ricciardone’nin daha önceki büyükelçilik görevleri arasında, 2009-2010 yılları arasında Afganistan Büyükelçi Yardımcılığı, 2005-2008 yılları arasında Mısır Büyükelçiliği, 2002-2005 yılları arasında Filipinler Cumhuriyeti ve Palau Cumhuriyeti Büyükelçiliği gelmekte. Daha önce, ABD Dışişleri Bakanlığı Terörizmle Mücadele Koalisyonu Görev Gücü Direktörü ve Dış Hizmetler Genel Müdürünün Kıdemli Danışmanı olarak çalıştı. 1999 Mart ayından 2001’in ilk aylarına kadar Dışişleri Bakanı'nın Irak’ın Geçiş Dönemi Özel Koordinatörlüğü'nü yürüttü.
Boston doğumlu olan ve Malden Katolik Lisesi'nden mezun olan Büyükelçi Ricciardone, Dartmouth Koleji’nden 1973’te iftiharla mezun olduktan sonra İtalya’da okumak ve öğretmenlik yapmak üzere Fulbright Bursu kazandı. 1976’da İran’a öğretmen olarak giden Büyükelçi, 1978’de Dış Hizmetlere girene dek Güneybatı Asya, Avrupa ve Ortadoğu’da seyahat etti.
Dış Hizmetlerdeki görevi süresince Büyükelçi Ricciardone, Kahire, Amman ve Londra’da çalıştı ve en yakın tarihlisi 1995-1999 yılları arasında Başmüsteşar ve Maslahatgüzar olarak iki kez Türkiye’ye görev yaptı. İki çokuluslu askeri görevlendirmede yer alan Ricciardone, Mısır’ın Sina Çölü'nde Çokuluslu Güç ve Gözlemciler Sivil Gözlem Birimi Şefi olarak ve Irak’ta yürütülen Türkiye merkezli Huzur Harekâtı’nın Amerikan ve Türk komutanları için Siyasi Danışman olarak çalıştı.  
Büyükelçi Ricciardone, Washington, DC’de İstihbarat ve Araştırma Bürosu, Yakın Doğu İşleri Bürosu ve Dış Hizmetler ve İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü’nde kıdemli makamlarda görev yaptı. Politika, program yönetimi ve siyasi rapor alanlarında ödüllere sahip.
Büyükelçi Ricciardone, İtalyanca, Türkçe, Arapça ve Fransızca dillerini konuşmakta."
Büyükelçi ile buluştuğumda Türkçe başlayıp İngilizce devam eden bir sohbetimiz oldu. Suriye politikasından MİT'e ve çözüm sürecine kadar pek çok konuda görüşlerini paylaştı. O gün ayrılırken bu sohbeti "veda ederken" tekrarlamak üzere sözleştik.
Aşağıda okuyacağınız söyleşideki soruların önemli bir kısmını o gün sormuştum. Yeni sorular da ekledim. Ancak veda ziyaretlerinin yoğunluğunun getirdiği vakit darlığından söyleşiyi yüz yüze değil yazılı olarak gerçekleştirdik.
Sorduğum hiçbir soruya itiraz etmedi. Yanıtlarından da, diplomatik ölçüler içinde sözünü sakınmadığını gördüm. Yüz yüze olsak muhtemelen daha da iyi bir sonuç ortaya çıkardı. Yine de "veda söyleşisini sizinle yapacağım" sözünü unutmadı. Yanıtlarını okuduğunuzda, gönderme yaptığı atasözündeki gibi, Ricciardone'nin "saçlarını değirmende ağartmadığını" ihtimal siz de düşüneceksiniz.

'Liderlerinizin endişelerini paylaşıyorum'

- Dışişleri kariyerinizde ve öncesinde Afganistan'dan İran'a, Kahire'den Amman'a İslam coğrafyasının önemli ülkelerinde, başkentlerinde görev yaptınız, yaşadınız. 1999 Mart ayından 2001’in ilk aylarına kadar da ABD Dışişleri Bakanı'nın Irak'ta Geçiş Dönemi Özel Koordinatörlüğü'nü yürüttünüz. Yıllardır politik değişimlerine tanıklık ettiğiniz bölgede yeni konjonktürde Irak'ta Sünnistan, Şiistan ve Kürt bölgesi diye 3'lü bölünmüş bir yapı öngörüyor musunuz? ABD bu yapıya nasıl yaklaşır?
Türk dostlarım her zaman sanki bir büyükelçi değil de münecimmişim gibi bana bu soruları yöneltiyorlar. Ben Irak’ın kaderinin kendi vatandaşlarının ellerinde ve yüreklerinde şekillenmesi gerektiğine inanıyorum. Bundan sonra nasıl bir yol izleneceğine sadece Irak halkı karar verebilir, ancak Irak’ın ve Irak halkının dostları olarak hepimiz uzlaştırıcı rol oynayan liderlere destek olmalıyız. Eğer Irak halkının ve Iraklı liderlerin büyük çoğunluğu, etnik ve mezhepsel ihtilafların ve yakın geçmişteki acı verici deneyimlerin ötesine geçebilirlerse, ki bizim bunu yapabileceklerine dair inancımız ve ümidimiz var, işte o zaman Irak sadece ayakta kalmaktan daha iyisini başarabilir; kendi halkı ve komşularıyla barış içinde refaha ulaşabilir. ABD ve Türk hükümetleri, bunun hem  Irak halkı, hem de bölge için en iyi sonuç olacağını düşünüyor.
- Bugün Irak'ın karşı karşıya kaldığı süreçte; 2003 ABD işgali ve bu ülkedeki geçiş sürecinin iyi planlanmadan çıkışının etkisinin olduğunu düşünüyor musunuz?
İyisiyle kötüsüyle, ABD ve Irak’ın ortak bir yakın geçmişi var. Bu geçmişin önemli bir bölümü acı verici olsa da büyük bir kısmı da Irak halkı ve Irak’ın bizimle ve komşularıyla ilişkileri adına yapılabileceklere ve yapılması gerekenlere odaklanan olumlu bir vizyona dayanıyor. Birleşik, kendisiyle ve komşularıyla barışık, diktatörlükten ve etnik-mezhepçi zulümden uzak bir Irak için birlikte çok fazla fedakârlıkta bulunduk.
- Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Suriye'ye bakarak bölgenin Afganistanlaşma riskinden bahsetmişti. Yakın gelecekte böyle bir risk görüyor musunuz?
Suriye’de giderek kötüleşen parçalanma sürecinin yol açtığı riskler konusunda Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve diğer liderlerinizle son dönemde yaptığım görüşmelerde dile getirilen endişeleri kesinlikle paylaşıyorum. ABD ve Türkiye, yalnızca bir milli güvenlik endişesini değil, aynı zamanda Suriye halkının çektiği tarifsiz acılara son vermeyi amaçlayan, merhametli, insani bir taahhüdü de paylaşıyor. Suriye ve Afganistan arasında, halkların çektiği acının büyüklüğünden din ve mezhep adı altında saldırganca meşrulaştırılmaya çalışılan ağır şiddete varan ve kesinlikle paralellik taşıyan bazı korkunç deneyimler mevcut.  Ancak, ülkeler ve tarihi durumlar arasında yapılan karşılaştırmalar kimi zaman akademik tartışmalar açısından ilginç ve aydınlatıcı olsa da suni ve yanıltıcı da olabilir. Yıllar boyunca Suriye’yi birkaç kez ziyaret ettim ve Irak ile Afganistan’da görev yaptım. Kendi deneyimlerime dayanarak, Suriye ile Afganistan’ın, aynı zamanda Irak’ın, iç dinamikleri ve ulusal deneyimleri açısından birbirlerinden bir hayli farklı olduklarını düşünüyorum.

'Sınır kontrolü için her zamankinden yakın çalışıyoruz'

- IŞİD önce Suriye'de şimdi Irak'ta Sünni bölgesinde güç kazanıyor, bir yandan da katliamlar yapıyor. Türkiye hükümeti uzun süre Suriye'de Esad'ın yaptığı katliamlarda başta ABD, Batı'yı tepkisizlikle suçladı. Bu arada Batı da Türkiye'nin aralarında IŞİD militanlarının da bulunduğu grupların sınırdan geçişini kolaylaştırtırdığını, hatta silah yardımında bulunduğunu ileri sürdü. Size göre Türkiye'nin IŞİD'in güçlenmesinde katkısı oldu mu?
Suriye ve Irak’ta yaşanan, Saddam Hüseyin ile Esad'ların kötü yönetiminden kaynaklanan ve IŞİD’in oluşmasına yol açan anlaşmazlıklar konusunda yabancıları suçlamanın yanlış ve haksız olduğu aşikâr. Dış güçlerin Esad’ın kendi halkına yönelik tarifsiz zulmünü destekledikleri maalesef doğru. Ancak Türkiye ya da Türkiye’nin Batılı müttefikleri için bu iddialar geçerli değil. Geriye dönüp bakıldığında kimileri, Türkiye ve müttefikleri, IŞİD’e terörist, finansman ve silah akışını engellemek adına daha fazla ve daha erken harekete geçebilirdi, diyebilir. Şu anda, uluslararası teröristlerin ve onlara yönelik desteğin geçişini engellemek için, Türkiye’nin kendi sınırları üzerindeki kontrolünü güçlendirmek amacıyla, hep birlikte her zamankinden de yakın çalışıyoruz.
Ayrıca, hem Esad’a, hem de IŞİD’e karşı meşru muhalefeti desteklemek için Suriye halkının dostlarından oluşan uluslararası bir koalisyonda birlikte çalışıyoruz.
- IŞİD riski bölgede kimi ittifakları; mesela ABD ile İran'ı, Ankara ile Bağdat yönetimini ya da Rojova ile arasına mesafe koyan Barzani'yi iyi ilişki konusunda motive eder mi? Hatta Türkiye'nin çözüm sürecine olumlu katkısı olabilir mi?
IŞİD’in insanlık dışı zulmünün kimseye fayda sağlayacağını düşünmüyorum. Türkiye’nin, demokrasiyi ve etnik kökene bakılmaksızın tüm Türk vatandaşlarının haklarını güçlendirmeyi hedefleyen demokratikleşme süreci, dayandığı esaslar ışığında başarıya ulaşabilir ve ulaşmalıdır.
- Erdoğan hükümetinin belki de en önemli adımlarından biri barış süreci. Bu sürecin olumlu olarak sonuçlanacağını düşünüyor musunuz?
Evet, sürecin tüm Türk vatandaşları için daha demokratik, barışçıl, güvenli ve adil bir ortam sağlayacağını düşünüyorum, ve akıllıca yönetildiği takdirde, bu sürecin, Türkiye’deki Kürtler de dahil olmak üzere tüm Türk vatandaşları için güzel bir şekilde sonuçlanmasının mümkün olduğuna inanıyorum.
- Bu konuda yasal sürecin devreye girmesinin konuyu kişilerden, partilerden sisteme bağlayacağı ve şeffaflaştıracağı söylenebilir mi?
Bence Türkiye'nin demokratik, yasal ve sivil toplum kurumları ve ortamı ile ayrılmaz bir biçimde bütünleşmiş bu süreç, doğası gereği hem siyasi, hem de hukuki bir nitelik taşıyor.
- Sürecin sonunda demokratik özerklik ve Öcalan'ın ev hapsi ve orta vadede özgürlüğü, bu süreci hızlandırır mı?
Bu konu Türk hukuku ve siyasi süreçlerine ilişkin son derece karmaşık bir husus.
- Tüm bunların sonunda sizce bir "Türk sorunu" ortaya çıkar mı?
Başarılı bir demokratikleşme süreci, tüm Türk vatandaşlarına bütün hak ve özgürlüklerden eşit şekilde yararlanma imkânı tanıyacaktır.

'Akıllı ve kibar biri olarak İhsanoğlu'na saygı duyuyorum'

- Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine giderken Erdoğan cephesi karşısında ortaya çıkan Ekmeleddin İhsanoğlu uzlaşması, size neler söylüyor?
Türkiye’nin yakın müttefiki olarak, herhangi bir siyasi kişi ya da partiyi desteklemiyoruz. Bununla birlikte, Dr. İhsanoğlu ile ilk kez 1996 yılında Hillary Clinton ile beraber tanışma şansım oldu, mevcut görevim sırasında da bir kez daha görüştüm. Ne İhsanoğlu’na, ne de başkasına yönelik siyasi bir destek ifade etmek isterim, ancak kendisine akıllı ve kibar bir kişi olarak saygı duyuyorum.
- Erdoğan aday olursa ve seçilirse yarı başkanlık ya da başkanlık için çalışacağı kesin. Başkanlık sistemi ve Türkiye hakkında neler düşünüyorsunuz?
Yıllardır edindiğim tecrübeler, bana Türk siyasetiyle ilgili kesin öngörülerde bulunmaktan kaçınmayı öğretti. Son yıllarda başkanlık sistemi tartışmalarında sergilenen olgunluk beni çok etkiledi. Türk halkının, başka ülkelerdeki başkanlık sistemleri ve parlamenter sistemlerle karşılaştırmalar yaptığını gördüm. Bireysel özgürlüklerini ve demokrasiyi en iyi şekilde nasıl koruyacaklarına ancak Türkler karar verebilir.

'Türkiye'nin orduyu sığınılacak bir merci olarak görmeyi bıraktığına eminim'

- Prof. Murat Belge'nin  27 Mayıs tipi bir darbe olabilir, değerlendirmesi ışığında soralım; Türkiye'de darbe veya 28 Şubat tipi müdahale ihtimalinin tamamen mazide kaldığını düşünüyor musunuz?
12 Eylül 1980’de ve 28 Şubat 1997’de yaşanan askeri müdahalelere tanıklık etmiş biri olarak, Türkiye’nin, siyasi krizlerden kaçış yolu olarak orduyu sığınılacak merci olarak görmeyi çoktan bıraktığına ve olgunlaştığına eminim.
- Ülkenin sivilleşme süreci tamamlandı mı?
Azimli ve iddialı toplumlar için ilerleme devam eden, hiçbir zaman tamamlanmayan bir süreçtir. Nasıl Amerikalılar en güzel günlerimizin henüz yaşanmadığına inanıyorlarsa, ben de Türkiye’nin de en güzel günlerinin gelecekte olduğuna inanıyorum. Lütfen, hiçbir alandaki ilerlemenizi tamamladığınızı düşünmeyin! Hepimiz çocuklarımız için daha iyi bir ülke ve dünya istemiyor muyuz?
- Ergenekon-Balyoz sürecine ilişkin olarak gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz; sizce gerçeğe daha mı yakınız, daha mı uzak?
Bu davaların, yargı şeffaflığının ve hukukun üstünlüğünün herkes için tesis edilmesi konusunda tarihi dönüm noktaları olacağını düşünüyorum. Türk hukuk ve siyaset uzmanlarının bu davaları gelecekte dikkatle inceleyeceklerine güveniyorum. Yargının bağımsızlığı ve hesap verebilirliği; yargı sürecinin şeffaflığı; partiler, gruplar ya da kişisel çıkarların ötesinde, savcılık makamı da dahil olmak üzere, yargının hukuka sadık kalması konusunda en doğru dersler çıkarılacaktır.

'Türklerin diktatörlüğün hiçbir şeklini kabul etmeyeceğine inanıyorum'

- 1 Ocak 2011'den beri Türkiye'de büyükelçisiniz. Ama bu sizin ilk tecrübeniz değil. En yakın tarihlisi 1995-1999 yılları arasında Başmüsteşar ve Maslahatgüzar olmak üzere daha önce iki kez Türkiye’de görev yaptınız. Yani 28 Şubat sürecinde de, AK Parti'nin güçlü olduğu dönemde de ülkeyi gözlemlediniz. Türkiye'nin demokrasi serüveninde nelerin değiştiğini düşünüyorsunuz?
Türk halkının siyasi bilincindeki olgunlaşmayı yakından izledim; demokrasi ve özgürlük konusunda en yüksek standartları yakalama arzularına tanıklık ettim. Türklerin, diktatörlüğün hiçbir şeklini kabul etmeye niyetleri olmadığına inanıyorum.

'En büyük zorluk, gücün tek kişi ve partide toplanmasına karşı denetim ve denge'

- Gezi'den internet yasaklarına ve gazetecilerin üzerindeki baskıya baktığınızda ülkede, Erdoğan'da bir otoriterleşme eğiliminden bahsedilir misiniz? Türkiye'nin en ciddi demokrasi sorunları listenizde neler var?
Dünyadaki tüm demokrasiler, ayakta kalmak ve gelişmek istiyorlarsa, özgürlüklerini korumak ve genişletmek için çalışmayı sürdürmeli. Türkiye de bir istisna değil. Bu bağlamda, bence hepimiz için en büyük zorluk, gücün tek bir kişide, partide, devlet kurumunda ya da kamuoyunu ve duyarlılığını temsil ettiğini iddia eden tek bir harekette aşırı şekilde toplanmasına karşı sağlam ve etkili “denetim ve denge” sistemlerinin kurulması.

'Bu saçlar değirmende ağarmadı'

- Başbakan'ın sizin içim dile getirdiği "acemi büyükelçi" ifadesi ne düşündürmüştü?
Bildiğiniz gibi bilgelik taşıyan Türk atasözlerini çok seviyorum. En sevdiklerimden biri de: "Bu saçlar değirmende ağarmadı."
- Türkiye'de "yabancı müdahalesi odaklı komplocu bakış" olduğunu söylemiştiniz. 17 Aralık sürecinde iktidara yakın gazeteler sizi kişisel olarak olayların adresi gösterdi. Ne düşündünüz?
Tabii ki, Türkiye’nin ABD’deki her dostu gibi, böyle temelsiz bir iftira beni de hayal kırıklığına uğrattı. Gerçeği teyit etme konusunda dünya standartlarını uygulamalarını dilerdim. Daha da önemlisi, böyle uydurma haberlerin, müttefikler arasındaki hayati derecede önemli ilişkilerin geleceğini tehlikeye atmasına izin verilmemeli.

'17 Aralık tartışması Türk demokrasisi için sağlıklı'

- 4 eski bakan, hatta Başbakan'ın aile fertlerinin isimlerinin geçtiği 17 Aralık operasyonu hükümete göre bir darbe girişimi, muhalefete göre açıkça yolsuzluk. Bu süreci nasıl okudunuz? Kimi tapeleri dinlediğinizi söylemiştiniz. İzleniminiz nedir? TÜBİTAK'ın ses kayıtlarının hecelere bölerek verdiği "montaj" raporunu inandırıcı buldunuz mu?
İddia konusu kayıtların orijinalliğine ilişkin teknik bir uzmanlığım yok. Türk halkı ve Türkiye’yi izleyen yabancılar gibi ben de tüm bu tartışmayı hayret verici buldum, hatta uzun vadede Türk demokrasisi için sağlıklı olabileceğini düşünüyorum.

Fethullah Gülen'in iadesi

- 17 Aralık için hükümetin hedefinde Gülen cemaati var. Erdoğan hükümeti ABD'den Gülen'in iadesini istiyor. Siz bana nisan ayında  "aile içi kavganıza bizi karıştırmayın"demiştiniz. O günden bugüne değişen bir fikriniz var mı?
Kesinlikle aynı şekilde düşünüyorum, bu tam anlamıyla daha önce yakın müttefik olan ve birden şiddetli düşmanlara dönüşen gruplar arasındaki iç meseledir. ABD’nin ne gruplar arasındaki kavgadan, ne de Türkiye’nin istikrarsızlığından bir çıkarı olabilir. Yabancı dostlarımız arasındaki herhangi bir grubun yandaşlarını değil, şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü ilkelerini destekliyoruz.
- Gülen iade edilebilir mi?
İade edilmeye ilişkin hususlar ülkelerimiz arasındaki ‘Karşılıklı Yasal Yardım Anlaşması’ altında düzenleniyor. Anlaşmanın şartları yazılı ve açık, ayrıca tüm durumlarda uygulanıyor.

'Hakan Fidan öngörülü bir yetkili'

- ABD Başkanı ile Başbakan Erdoğan arasında bir dönem iyi giden ilişkiler özellikle Gezi sonrasında biraz da Suriye etkisiyle sıcaklığını kaybetmiş gözüküyor. Bu algım doğru mu? İki liderin arasının bozulmasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın dış politikadaki tutumunun da etkili olduğu iddialarına ne dersiniz?
ABD’nin iki büyük siyasi partisinden gelen başkanlar, NATO müttefiklerimizin ve özellikle son derece önemli bir bölgedeki en yakın ve güçlü müttefiklerimizden olan Türkiye’nin demokratik yollardan seçilen liderlerine her zaman saygı duymuşlardır. Ortak milli çıkarlarımızın kalıcılığı ve önemi dikkate alındığında, hangi konuda olursa olsun ve Beyaz Saray’da, Çankaya’da ya da Başbakanlık'ta kim oturursa otursun, bu durumun değişmeyeceğine eminim.
IŞİD’in Musul saldırısının ardından geçen son birkaç hafta içinde, ABD Başkanı Obama’nın Irak konusundaki uzmanlığına ve liderliğine güvendiği Başkan Yardımcısı Biden, Başbakan Erdoğan ile birkaç kez görüştü. ABD Dışişleri Bakanı Kerry ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu hem telefonda, hem de Brüksel’de yüz yüze konuştu. "Hakan Fidan’ın dış politikadaki tutumu” diyerek neyi kastettiğinizden emin değilim. Türkiye bir hukuk devletidir ve istihbarat teşkilatınızın başkanı da Türkiye’nin seçilmiş ulusal liderliğinin yönetimi ve gözetimi altında çalışmaktadır. MİT Müsteşarı'nı öngörülü ve ülkesine bağlı bir yetkili olarak görüyorum.

'Muhteşem anılarla ayrılıyoruz'

Burada okuyucularınıza da bir mesaj göndermek istiyorum. Eşim Marie ve ben ailemizin ve kariyerlerimizin temellerini Türkiye’de atmış olmaktan dolayı kendimizi çok şanslı ve ayrıcalıklı hissediyoruz. Bundan 37 yıl önce ilk kez turist olarak geldiğimiz Türkiye’ye her fırsatta geri dönmeye çalıştık. Bunun sonucunda da kariyerimin neredeyse üçte birini bu muhteşem ülkede geçirdim. Pek çok dost ve muhteşem anılarla Türkiye’den ayrılıyoruz. Gelecekte de sık sık Türkiye’yi ziyaret etmeyi ve Türk dostlarımızı ABD’de ağırlamayı ümit ediyorum.