Tuesday, March 31, 2015

Kaidecileri komşu yapanlara bir alkış!

 Rebel fighters, one of them carrying a flag used by al Qaeda's Nusra Front, celebrate at the Mihrab roundabout in the Idlib city centre, after they took control of the area, March 28, 2015. REUTERS/Khalil Ashawi TPX IMAGES OF THE DAY

31/03/2015
İdlib çıkarmasında Türkiye'nin katkısının ne olduğu pek yakında anlaşılır. Washington merkezli haber sitesi McClatchyDC, Reyhanlı'da iki muhalif temsilcinin Türkiye'yi ılımlılara verilmesi gereken silahları Nusra'ya göndermekle suçladığını yazdı. Bir süreden beri de Hatay-Yayladağı sınır bölgesinde görülen militan ve yükü meçhul TIR geçişleri nedeniyle Keseb'e saldırı olabileceği beklentisi vardı.

Yemen’de dış baskılardan bağımsız milli mutabakat hükümeti kurulması ve kapsamlı anayasa yazılması hedefiyle yola çıkan ama Devlet Başkanı Mansur Hadi’nin Suud’un güdümünde sergilediği istifa oyunuyla darbeci pozisyonuna düşen Husilere karşı askeri operasyon yürütülürken Suriye’de bir kent Kaidecilerin eline geçti.
Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi’nin başını çektiği Fetih Ordusu, 5 günlük savaşla rejim güçlerini İdlib’ten çıkardı. Yemen’de hem Kaide’yle savaşan hem Suudi vesayeti altında aşağılanmaya isyan eden bir hareketi darbeci olmakla suçlayanlar, Kaide ve müttefiklerinin zaferini kutluyor. Kaide’nin İdlib’i alıp Türkiye’ye komşu olması Husilere karşı savaşın sözcülüğüne soyunan Ankara’yı da rahatsız etmedi. Ankara’da istihbarat dâhil ilgili birimler bir değerlendirme toplantısı yapmış ve ‘İdlib’in Esad rejiminin elinden alınmasından duyulan memnuniyet’ dile getirmiş. Kaide ile komşuluğunuz hayırlı olsun! Gerçi bunun Ankara’yı rahatsız etmesi işin tabiatına aykırı. Türkiye’nin sunduğu katkılardan dolayı İdlib fatihlerinden bir teşekkür mesajı beklenmeli!
TÜRKİYE’DEN BİR ŞEYLER GİTTİ
İdlib çıkarmasında Türkiye’nin katkısının ne olduğu pek yakında anlaşılır. Washington merkezli haber sitesi McClatchyDC, Reyhanlı’da iki muhalif temsilcinin Türkiye’yi ılımlılara verilmesi gereken silahları Nusra’ya göndermekle suçladığını yazdı. Bir süreden beri Hatay-Yayladağı sınır bölgesinde görülen militan ve yükü meçhul TIR geçişleri nedeniyle Ermeni kasabası Keseb’e yeni bir saldırı olabileceği beklentisi vardı.
İdlib’e saldırıların öncesinde konuştuğum CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu şu bilgileri paylaşmıştı:
“Bir süre önce Hatay-Yayladağı’nda Aşağı Pullu Yazı Köyü’ndeki Arfalı Çiftliği’nden Keseb tarafına 200 kişinin geçtiğini haber aldım. Burası Yayladağı Sınır Kapısı’nın sol tarafına kalıyor. Sağ tara rejimin, sol taraf Nusra ve diğer grupların kontrolünde. Arfalı tarafından TIR’larla bir şeyler götürdüler. Bunların içinde silah olma ihtimali yüksek. Ayrıca haftalardır Hatay’da belli aralıklarla Suriyeliler toplanıyor, Adana-Ceyhan arasındaki Adana Polis Okulu’nun karşısındaki otele yerleştiriliyor. Bunlar polis okulunda 100 kişilik gruplar halinde eğitimden geçiriliyor. Eğitimi tamamlananlar kiralanan otobüslerle Suriye’ye gönderiliyor. Bu sevkiyat haftada bir yapılıyor. Yığınağın yapıldığı yerlerden biri Cilvegözü Sınır Kapısı’nın ötesindeki Atme diğeri Arfalı tarafından Keseb kırsalı.”
Keseb’ten beklediğimiz gürültü İdlib’ten koptu. Mantıken Türkiye’den lojistik destek olmadan ne İdlib ne de Halep’te bu türden bir askeri varlık sürdürülemez.

REJİME DARBE
İdlib’in birden bire düşmesi beklenmedikti. Kentten kaçanlar orduya öfkeli ve olup bitenlere anlam veremiyor. Hava üstünlüğüne karşın kara unsurları dağınık olan ve gerilla savaşına yanıt veremeyen ordu, binlerce savaşçının katılımıyla düzenlenen ani baskınlarda tökezliyor. İdlib'de ordunun sivillerden bir kısmını tahliye ettikten sonra direnemeyip 24 kontrol noktasından 16 km güneydeki Mastuma Üssü ve Ariha’ya çekildiği söyleniyor.
Esad yönetimi hep 14 vilayetin merkezini elinde tutarak moral üstünlüğünü korumaya çalıştı. Mart 2013’te düşen ilk vilayet Rakka’ydı. IŞİD, Rakka’da ortaklarını kovarak burayı hilafetin başkenti yapmıştı. Türkiye sınırına 45 km ötedeki İdlib’in düşmesi de rejim lehine esen rüzgârı dağıttı. Rejimin İdlib’i geri almak için havadan başlattığı operasyonlar muhtemelen hemen sonuç getirmeyecek ve Halep’te olduğu gibi büyük yıkıma ve sivil kayıplara yol açacak. İdlib’ten kaçamayan rejim yanlısı siviller ve kentin kuzeyinde Şiilerin yaşadığı Fua ve Kifraya köyleri de koz olarak kullanılacak. Nitekim Nusra ve Ahrar-uş Şam komutanları rejimin bombardımana devam etmesi halinde Fua ve Kifraya’ya saldıracakları tehdidi savurdu.

İDLİB’İN DÜŞÜŞÜNDEN SONRA NE OLUR?
Rejim Cisr-uş Şuğur gibi elinde tuttuğu kırsaldaki birkaç yeri de kaybederse Nusra sırtını İdlib merkezden sınıra kadar tamamen Türkiye’ye yaslamış olacak. Coğrafi devamlılıkla cephenin harareti daha da artabilir. İdlib’i merkeze dönüştüren bu güçler güneybatıda Lazkiye, güneyde Hama üzerinde baskıyı arttırabilir ve kuzeyde rejimin Halep’e ikmal hatlarını kesebilir. Rejim ise havadan bombardımanın ötesinde İdlib’in domino etkisi yaratmaması için bir kuşatma çemberi oluşturabilir. Karadan operasyonların başarılı olması ise Hizbullah ya da Hizbullah’ın eğittiği milislerin desteğine bağlı. O da çok zaman alabilir.

KAİDE, GİZLİ KAİDE, KADİDE’DEN KOPMA, KAİDEVARİ
Peki Nusra, İdlib’te emirlik ilan eder mi? Bunun için IŞİD gibi Nusra’nın da ortaklarını ya ikna ya da bertaraf etmesi lazım. Bu ortaklık meselesi önemli. Çünkü bu ortaklarından hareketle Kaide’nin bu harekete önderlik ettiği gerçeği ötelenip ‘Muhalefet İdlib’i kurtardı’ söylemi öne çıkartılıyor. O yüzden ortakların kim olduğuna bakmak elzem: İdlib operasyonu kısa bir süre önce oluşturulan Fetih Ordusu adlı koalisyon adına yürütüldü. Fetih Ordusu’nun bileşenleri Nusra, Ahrar-uş Şam, Cund-ul Aksa, Ceyş-us Sunne, Feylek-uş Şam ve Liva-ul Hak. 6-7 bin savaşçıdan oluştuğu söylenen bu koalisyonun baş aktörü 3 bin askerle Nusra. İkinci aktör Ahrar-uş Şam İslam Hareketi. Ahrar-u Şam’ın Nusra’dan farkı kuruluşunda Kaide’nin önemli isimleri yer alsa da Kaide lideri Eyman Zevahiri’ye biatlı olmamaları. Bu sayede Ahrar ABD, AB ve BM’nin terör örgütü listesine girmekten kurtuluyor ve Washington’ın müttefiklerinden destek almaya devam ediyor. Ahrar-uş Şam kısa süre önce selefi cihatçı Şukur-uş Şam ile birleşerek Ahrar-uş Şam İslam Hareketi adını aldı. Cund-ul Aksa da daha önce Nusra’ya bağlıydı. Diğer bileşenler de Kaide ile ortaklık kurmakta sakınca görmeyen selefi örgütler.

ŞERİAT İLE YÖNETİLECEK
Nusra ile diğerleri arasındaki fark özde değil yöntem ve örgütlenmede. Aynı kökten gelen Nusra ile IŞİD şu konuda ayrışıyordu: IŞİD kopardığı parçada emirlik kurarken Nusra yönetim yıkılmadan şeriat devleti ilan edilmesine karşıydı. IŞİD 2014’te hilafet ilanıyla çekim merkezi haline gelince Nusra dağılmamak için eski tezini sulandırdı. Eğer ortaklarını ikna etse ya da tek başına yapmaya gücü yetse Nusra da emirlik ilan edebilir. Daha önce İdlib kırsalında yarım ağız bir emirlik ilanı olmuştu. Tuhaf bir şekilde meselenin üstü kapandı. Şimdi Ahrar’ın emirlik konusunda ön almaya çalıştığı görülüyor. Ahrar’ın liderlerinden Haşim el Şeyh (Ebu Cabir) İdlib’in ele geçirilmesinin ardından kentte emirlik kurulmayacağını kaydetti. Nusra’nın Suud asıllı komutanlarından Şeyh Abdullah Müheysini ise İdlib’in şeriat ile yönetileceğini duyurdu. Şeriat ile yönetmek emirlik ilanından farklı bir durum. Zaten mevcut koşullarda her grup elinde tuttuğu kasaba, semt ya da köyde kendi şeri mahkemesini kuruyor. İdlib’te de sivil, askeri ve şeri ortak yönetim kuramazlarsa her grup kendi bölgesinin efendisi olarak yoluna devam edebilir. Tabi kendi aralarında savaşa tutuşmazlarsa.

ILIMLILARA YER YOK
Geçen aylarda, ABD’nin eğitip donattığı Hazm Hareketi ve Suriye Devrimciler Cephesi’ni bastırıp İdlib ve Halep kırsalında kontrolünü artıran Nusra, İdlib zaferinden sonra daha da palazlanabilir. Bu durum İdlib zaferiyle umutlanan Türkiye merkezli muhalifler ve dış destekçileri için yeni bir çıkmaz. Şimdi Gaziantep’te üstlenip bir türlü sınırın ötesine geçemeyen muhaliflerin geçici hükümeti İdlib’e taşınma niyetini dillendiriyor. Fetih Ordusu’nun bileşenlerinden gelen yanıt net: “Sakın gelmeyin.” Çünkü İstanbul’da üstlenen Suriye Ulusal Koalisyonu ve geçici hükümeti tanımıyorlar.

Daha iş bu noktaya varmadan Nusra’nın güçlenmekte olduğunu gören Körfez’in ağaları bir süredir bu örgüte “Kaide ile ilişkini kes, silahlar bizden” telkininde bulunuyordu. Nusra’nın 2012’de ABD tarafından terör örgütü listesine alınması bu cenahta zamansız bulunmuştu. ABD kara listeye alırken 2011-2012’de 600 saldırıya imza atan Nusra’nın sivilleri de katlettiğini gerekçe göstermişti. O zaman Nusra henüz Kaide lideri Eyman el Zevahiri’ye resmen biat etmemişti. Konuştuğum İslamcı muhalifler de “Nusra gibi örgütler olmadan rejimi yıkmak mümkün değil” görüşünü dillendiriyordu. Bu mantıkla Kaideciler Kaide şapkasını kullanmazsa makul sayılacak. Şimdiye kadar Türkiye üzerinden gelen yardımların kesilmemesi için Nusra sınır kapılarından uzakta durdu. Cilvegözü ve Öncüpınar sınır kapılarını Ahrar’ın içinde yer aldığı İslami Cephe tutarken arka cephede Nusra vardı.
Şimdi Ankara, Doha ve Riyad’da “Nusra Kaide ile bağını koparsaydı devrimi şahlandırırdık” denildiğini duyar gibiyiz.

Monday, March 30, 2015

BİRİCİK VE MÜLKİYETİ

MAX STİRNER


«Cinler yaşıyor!» Dünyaya şöyle bir göz gezdir ve söyle, her nesnenin içinden bir cin seni seyretmiyor mu. Şu ufacık ve sevimli çiçekten gelen ses, ona bu muhteşem güzellikteki şekli veren Yaradanın sesidir; yıldızlar, kendilerini dizen tinin haberini müjdeliyor, dağların tepelerinden aşağıya doğru yücelik tini esiyor, çağlayan sular özlemin tinini haber ediyor ve - insanların ağızından milyonlarca hayalet konuşuyor. İsterse bütün bu dağlar çöksün, çiçekler solsun, yıldızlar dünyası yıkılsın, insanlar ölsün - nedir görünürdeki bu cisimlerin batması? Göze görünmeyen tin ebedi olandır! (S. 37)

Tanrının da insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.

Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.

Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun! Sizce benim işim en azından "iyi bir iş" olmalıdır? Nedir iyi iş, kötü iş! İşim demek zaten ben demek'im. Ve ben ne iyiyim, ne de kötü. İyinin de kötünün de benim için hiç bir anlamı yoktur. Tanrının işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.

Hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 5)

Biricik olduğumu bildiğim andan itibaren kendimin sahibiyim. Kendine sahip kişi ancak biricikleştiğinde yaratıcı hiçliğine, doğduğu yere geri döner. İster Tanrı olsun ister insan, benden yüksek her canlı biricik olma duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin güneşi karşısında söner. Kendi meselemi biricikliğim üzerine kurarsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi yaşayan geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesidir. Dolayısıyla ben şunu söyleyebilirim: Meselemi hiçe bıraktım. (S. 412)

Ben, halklar ve insanlık ölünce doğarım. (...) Sen ey çilekeş Alman halkım – nedir acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıdır seninkisi. Daha horoz ötmeden kaybolan hayaletin acısıdır. Yine de kurtuluşun ve mutluluğun hasretini çeker bu hayalet. (...) Kal selametle milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık despotu, kal selametle! Yarın seni mezara taşıyacaklar; ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. İşte o zaman insan alemi gömülmüş olacaktır. Ve ben, kendimin sahibi ben, onun gülen kalıtçısıyım! (S. 238, 239)

Gerçeğin kriteri benim, ben ise bir düşünce değilim, düşüncenin üstündeyim yani söylenemez bir şeyim. (S. 400)

Stirner’in söylediği bir sözcük, bir düşünce ve bir kavramdır; söylemek istediği ise, ne bir sözcük, ne bir düşünce ne de bir kavramdır. Stirner’in söylediği söylemek istediği değildir ve söylemek istediği söylenemez. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, s. 149)

Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük düşünce içermelidir. Oysa biricik düşüncesiz bir sözcüktür, düşünce içermez. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 152)

Kafanda hortlaklar var; sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var! Şaka ya da mecaz yaptığımı sanma, yüksekliklere tutunanları, insanların büyük çoğunluğunu, neredeyse dünyadaki tüm insanları kararsız deliler olarak görüyorum, tımarhanelik deliler.S 46.

Benim soyum benim, Ben normsuz, yasasız ve örneksizim. (S. 200)

Benden aşağı her gerçeği beğenirim ; benden yüksek ve ona göre yaşamam gereken bir gerçekse tanımıyorum. Bence gerçek yoktur, çünkü hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 399)

Özgür cesaretle yapmadığım bir şey hakkımın dışındadır, yani yapmasını haklı görmediğim şey hakkım değildir. Neyin haklı olduğuna Ben karar veririm. Benden öte bir hak yoktur. Bence haklı olan haklıdır. (...) Bu egoist haktır. (S. 208, 209)

Farklı düşünenler’ birbirlerini tahammül ederler. Oysa bir nesne hakkında neden sadece farklı düşüneyim ki, farklı düşünmeyi neden son aşamasına kadar düşünmeyeyim; yani düşünülecek şeyi anlamsızlaştırana dek düşünmek: nesnenin hiçleşmesine ve yokedilmesine dek ? (S.. 379)

En az düşünmek kadar Varlık’ı da aştım. Biri benim varlığım diğeri benim düşüncemdir. Varolmak için her ikisine de ihtiyacım var, binlerce başka şeye ihtiyacım olduğu gibi, diyen Stirner, cümlesini şöyle tamamlar: ... Her şeyden önce ama benim Bana, şu belli olana, Biricik’e ihtiyacım var. (S. 382)

Erk ve şiddet sadece bendedir yani güçlü ve şiddetli olandadır. (S. 231)

Hakikat, sevgili Pilatus, Tanrı’dır ve hakikati arayan herkes Tanrı’yı arar ve över. Tanrı nerede yaşar? Kafanda; başka nerede yaşayabilir ki? (S. 397)

Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler. (S. 205)

Bilginin istem olarak doğabilmesi ve özgür kişi olarak kendisini hergün yenilemesi için ölmesi gerekiyor. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 97)

Tuesday, October 14, 2014

Kobani, bir ev, bir can, bir namus!


FEHİM TAŞTEKİN
Dünya / 14/10/2014
Devletin hatırı var; evini savunanla işgal edeni eşitleyen muktedire kulak verin, boşu boşuna vicdan yapmayın! Hele 'Suriye devrimi' uğruna ölenlerin ahını tutmadıysanız Kürt'ün yasını da tutmayın! Fenalık yapmayın!
Muktedir ve manipülatör...
PYD ve YPG’yi PKK’ye eşitle; PKK’yi de IŞİD’a...
Basit bir toplumsal mühendislik hamlesiyle toplumu Kobani’ye bigane kıl, trajediyi ötekileştir…
Dostuz, komşuyuz, bakma bizi ayıran tren raylarına Sykes-Picot’dur bizi bölen deyip elini uzatanı da düşman belle; Rojava’nın kendi kendini yönetme serüvenini başarısız kılmak için, Türkiye’de barış sürecinde Kürtlerin elini zayıflatmak için…
Sonra öfkeyi yatıştırmak için Kobani’ye koridor açıldığı imajı yarat…
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Beşir Atalay diyor ki; "Şu anda Kobani’de PYD militanları dışında kimse kalmamıştır. Hepsi Türkiye'ye gelmiştir."
Yani infiale gerek yok; orada ölecek sivil kalmadı!
Biz Kobani’de kendi topraklarını, evlerini, canlarını ve namuslarını korumak için kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla direnen insanlar var sanıyorduk! Değilmiş!
AKP’nin dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı (Profesör) Yasin Aktay kalkmış BBC’ye demeç vermiş, Atalay’ınkinden daha vâzıh: “Kobani'de ne oluyor ki?
Tüm siviller hali hazırda Türkiye'de. Türkiye tüm sivilleri kurtardı. Şu anda Kobani'de iki terörist örgüt arasında savaş var. Türkiye'de ya da başka yerdeki bazı PKK'lıların feryat ettiği gibi Kobani'de bir trajedi yok. Asıl trajedi Suriye'de… Kobani’de 1000’den az insan öldürüldü. Ama Suriye’de 300 bin insan öldürüldü. Hangisi daha önemli?"
Devletin hatırı var; evini savunanla işgal edeni eşitleyen muktedire kulak verin, boşu boşuna vicdan yapmayın! Hele ‘Suriye devrimi’ uğruna ölenlerin ahını tutmadıysanız Kürt’ün yasını da tutmayın! Fenalık yapmayın!
Yok, bu hesap bana uymaz diyorsanız, böyle buyurun! Ve ilk iş; sorun:
‘Sahi Kobani’de kim kiminle savaşıyor, kim kimi savunuyor?’ Biri evinin bekçisi, diğeri de zaten ‘icraatın içinden’ videolarıyla yanıtını veriyor. Satır aralarına kan akıtmaya gerek yok.
Hayat devam ediyor…
Bildiğim şeyler ama ben de açtım telefonu, Kobani Kantonu Dış İlişkiler Bakan Yardımcısı İdris Nassan’a sordum: Kobani’de ne kadar sivil kaldı?
“Bana rakam sorma çünkü yanıltıcı olur” diye söze başladı, dürüstçe. Dedi ki; “Kenti terk etmeyen çok sivil var. Binlerce kişi de Türkiye sınırı ile Kobani arasındaki ara bölgede bekliyor. Çocukları YPG’de savaşa katılan bazı aileler evlerini terk etmedi. Kentten ayrılamayacak durumda olanlar var. Ayrıca sınır bölgesinde kalıp hayvanlarını beslemek için belli aralıklarla evlerine dönen insanlar var. Kentin yüzde 25’i IŞİD’ın kontrolünde ama bir yandan da hayat devam ediyor. Yönetim birimleri önemli ölçüde faaliyetlerini sürdürüyor. Sadece Asayiş’in binası IŞİD’ın eline geçti, diğer tüm kamu binaları aktif.”
BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura "Çoğunluğu yaşlı olan 500-700 kişi hala Kobani'de. 10 bin ila 13 bin kişi Türkiye ile Suriye arasındaki sınır bölgesinde" demişti.
YPG’nin müttefikleri
Peki, YPG yalnız mı? YPG ile birlikte savaşan başka grup yok mu? YPG’nin ortak savunma için Özgür Suriye Ordusu ve İslami Cephe’nin bazı bileşenleriyle kurduğu Fırat Volkanı dağıldı mı? YPG’ye omuz veren kalmadı mı?Nassan, YPG ile aynı safta yer alan grupları sıraladı: Suvar el Rakka (Rakka Devrimcileri), Süwar Umna’a el Rakka, Cephet-ül Akrad (Kürt Cephesi), Şems el Şimal (Kuzey Güneşi), Ahrar el Suriye ve Sukur el Sefira.
Nassan bunların sayıları hakkında da bir şey söylemedi.
Nassan, PYD’nin hep parmakla gösterilmesini ve afişe edilmesini de eleştirdi: “PYD her şey değil. PYD, bölgenin en güçlü partisi ama Kobani yönetimine katılan partilerden sadece biri. Başka partilerin de varlığını dikkate almanız gerekiyor. Mesela ben Suriye Kürt Demokrat Partisi’ndenim.”
‘Kendimden örnek vereyim…’
Bu kez Kobanili gazeteci Barzan İso’yu aradım. Aynı soruları ona da sordum. Bazen bir gazeteci, bazen Kobani Kantonu Savunma Bakan Yardımcısı Öcalan İso’nun kardeşi, bazen sıradan bir Kobanili olarak yanıt verdi: “Sivil kalmadı iddiasını geçelim çünkü burada bir soykırım yaşanıyor. Kobani’nin 396 köyünde sadece evlerini terk edemeyen yaşlılar ve sakatlar kaldı. Onların başına ne geldiğini bilmiyoruz. Bu başlı başına bir soykırım değil mi?”
Barzan İso haklı, yaşananlar BM’nin soykırım tanımına uyuyor.
Ve devam etti: “Kobani’de yaklaşık 2-3 bin sivil kaldı. İnsanlar IŞİD’ın grad füzeleriyle düzenlediği ilk saldırıların ardından Suruç’a geldiğinde çok kötü koşullarla karşılaştı. Ben Suruç’ta 40 kişinin bir dükkânda kaldığını kendi gözlerimle gördüm. Bunlara en yakın tuvalet 500 metre ötedeydi. Parkta, caddelerde, camilerde yakıp
kalkanlar oldu. ‘Böyle yaşayacağıma gidip öleyim’ diyenler Kobani’ye geri döndü. Mesela ahırda yatmak zorunda kalan bir doktor vardı, o da döndü. Kendi ailemden örnek vereyim: Annem ve babamı zorla çıkarttım ama kardeşimi ikna edemedim. Kardeşim yanında bir kız çocuğunun mayına basıp parçalanması üzerine geri döndü. Ağabeyimin durumunu biliyorsun, o cephede. İki amcam orada. Sekiz çocuk babası dayım ailesini gönderdi ama kendisi hala orada. Bunların hepsi sivil. YPG saflarında çocukları olan aileler de onları bırakıp gidemiyor. Sivil yöneticilerin büyük kısmı da Kobani’de.”
Barzan İso’ya birkaç bin kişiyle savaşan YPG’ye omuz verenleri sordum. Tahmini bilgilere göre konuştu: “Cephet-ul Akrad 200, Suwar el Rakka yaklaşık 100, diğerleri daha az sayıda savaşçı ile Kobani’de IŞİD’in karşısında yer alıyor.”
Rakka’nın düşüşünün ardından Kobani’ye kaymış olan Suwar el Rakka’nın komutanı Ebu Seyf, NOW’a demecinde başlangıçta YPG ile birlikte savaşa katılan 1250 savaşçıları olduğunu ama parasızlık ve silahsızlıktan dolayı örgüt üyelerinin Türkiye’ye geçtiğini ve geride 300 savaşçının kaldığını anlatmıştı. Seyf daha once YPG’ye karşı savaştıklarını ama ortak düşman IŞİD’a karşı saf değiştirdiklerini, Kobani’ye kalkan olurken aslında Suriye toprağını savunduklarını da belirtirken Türkiye’nin yardımları önlemesiyle ilgili şunu söylemişti: “Günün sonunda gelen silahlar PYD’nin işine yarayacak diye Türkler bunu istemiyor. Biz Rakka’dayken Türkiye’den yardım görüyorduk. Kürtler de Suriyeli, kendi toprakları, kendi kadınları ve kendi çocukları için savaşıyorlar. Burada suç işliyor değiliz.”
Silah koridor mu, safi propaganda Peki PYD’nin Türkiye’den istediği koridor açıldı mı, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin silahları geldi mi?
Barzani Vakfı’na ait 7 TIR’dan oluşan konvoydaki 4 aracın insani yardım malzemeleriyle dolu olduğunu, aranmadan Mürşitpınar’dan geçirilen 3 araçta ise silahların olabileceğine dair Türk medyasında çıkan iddiayı hatırlattım. Nassan silah değil insani yardımın geldiğini söyledi:
“Evet 10 gün önce Türkiye üzerinden yardım konvoyu geldi. Bu yardımların dağıtılmasından sorumlu olan kişilerden biriydim. Yardım tamamen insani malzemelerden oluşuyordu, kesinlikle silah yoktu. Barzani’nin silah gönderdiği iddiası tamamen propaganda. Evet biz uluslararası topluma silah yardımı yapılması çağrısında bulunuyoruz ama tek bir silah gelmiş değil.”
Vaziyet bu…

Sözü burada BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’ya bırakalım, belki sinikler alemi bir kez daha düşünür: “Srebrenitsa’yı hatırlayın. Asla unutamıyoruz. Ve belki bunun için kendimizi asla affetmeyeceğiz.”

Friday, June 27, 2014

ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone ile görüşme.


Türkiye'ye büyükelçi olduğu günden beri sözünü sakınmayan, sık sık da hükümetin hedefinde olan bir isim.
Türkiye'ye geldiği ilk günlerde kimi davaları ve gazetecilerin tutukluluğunu anlamadığını söylediği için Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından "acemi büyükelçi" ifadesiyle eleştirilmişti.
Başbakan "acemi" demişti ama Ricciardone, kariyeri boyunca hem Türkiye'de, hem de içinde bulunduğu coğrafyada uzun yıllar geçirmişti.
Büyükelçilik internet sitesindeki hayat hikâyesine bakıldığında bu net şekilde görülüyor:
"Büyükelçi Ricciardone, Obama tarafından ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olarak 1 Ocak 2011 tarihinde  göreve atandı. Büyükelçi Ricciardone’nin daha önceki büyükelçilik görevleri arasında, 2009-2010 yılları arasında Afganistan Büyükelçi Yardımcılığı, 2005-2008 yılları arasında Mısır Büyükelçiliği, 2002-2005 yılları arasında Filipinler Cumhuriyeti ve Palau Cumhuriyeti Büyükelçiliği gelmekte. Daha önce, ABD Dışişleri Bakanlığı Terörizmle Mücadele Koalisyonu Görev Gücü Direktörü ve Dış Hizmetler Genel Müdürünün Kıdemli Danışmanı olarak çalıştı. 1999 Mart ayından 2001’in ilk aylarına kadar Dışişleri Bakanı'nın Irak’ın Geçiş Dönemi Özel Koordinatörlüğü'nü yürüttü.
Boston doğumlu olan ve Malden Katolik Lisesi'nden mezun olan Büyükelçi Ricciardone, Dartmouth Koleji’nden 1973’te iftiharla mezun olduktan sonra İtalya’da okumak ve öğretmenlik yapmak üzere Fulbright Bursu kazandı. 1976’da İran’a öğretmen olarak giden Büyükelçi, 1978’de Dış Hizmetlere girene dek Güneybatı Asya, Avrupa ve Ortadoğu’da seyahat etti.
Dış Hizmetlerdeki görevi süresince Büyükelçi Ricciardone, Kahire, Amman ve Londra’da çalıştı ve en yakın tarihlisi 1995-1999 yılları arasında Başmüsteşar ve Maslahatgüzar olarak iki kez Türkiye’ye görev yaptı. İki çokuluslu askeri görevlendirmede yer alan Ricciardone, Mısır’ın Sina Çölü'nde Çokuluslu Güç ve Gözlemciler Sivil Gözlem Birimi Şefi olarak ve Irak’ta yürütülen Türkiye merkezli Huzur Harekâtı’nın Amerikan ve Türk komutanları için Siyasi Danışman olarak çalıştı.  
Büyükelçi Ricciardone, Washington, DC’de İstihbarat ve Araştırma Bürosu, Yakın Doğu İşleri Bürosu ve Dış Hizmetler ve İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü’nde kıdemli makamlarda görev yaptı. Politika, program yönetimi ve siyasi rapor alanlarında ödüllere sahip.
Büyükelçi Ricciardone, İtalyanca, Türkçe, Arapça ve Fransızca dillerini konuşmakta."
Büyükelçi ile buluştuğumda Türkçe başlayıp İngilizce devam eden bir sohbetimiz oldu. Suriye politikasından MİT'e ve çözüm sürecine kadar pek çok konuda görüşlerini paylaştı. O gün ayrılırken bu sohbeti "veda ederken" tekrarlamak üzere sözleştik.
Aşağıda okuyacağınız söyleşideki soruların önemli bir kısmını o gün sormuştum. Yeni sorular da ekledim. Ancak veda ziyaretlerinin yoğunluğunun getirdiği vakit darlığından söyleşiyi yüz yüze değil yazılı olarak gerçekleştirdik.
Sorduğum hiçbir soruya itiraz etmedi. Yanıtlarından da, diplomatik ölçüler içinde sözünü sakınmadığını gördüm. Yüz yüze olsak muhtemelen daha da iyi bir sonuç ortaya çıkardı. Yine de "veda söyleşisini sizinle yapacağım" sözünü unutmadı. Yanıtlarını okuduğunuzda, gönderme yaptığı atasözündeki gibi, Ricciardone'nin "saçlarını değirmende ağartmadığını" ihtimal siz de düşüneceksiniz.

'Liderlerinizin endişelerini paylaşıyorum'

- Dışişleri kariyerinizde ve öncesinde Afganistan'dan İran'a, Kahire'den Amman'a İslam coğrafyasının önemli ülkelerinde, başkentlerinde görev yaptınız, yaşadınız. 1999 Mart ayından 2001’in ilk aylarına kadar da ABD Dışişleri Bakanı'nın Irak'ta Geçiş Dönemi Özel Koordinatörlüğü'nü yürüttünüz. Yıllardır politik değişimlerine tanıklık ettiğiniz bölgede yeni konjonktürde Irak'ta Sünnistan, Şiistan ve Kürt bölgesi diye 3'lü bölünmüş bir yapı öngörüyor musunuz? ABD bu yapıya nasıl yaklaşır?
Türk dostlarım her zaman sanki bir büyükelçi değil de münecimmişim gibi bana bu soruları yöneltiyorlar. Ben Irak’ın kaderinin kendi vatandaşlarının ellerinde ve yüreklerinde şekillenmesi gerektiğine inanıyorum. Bundan sonra nasıl bir yol izleneceğine sadece Irak halkı karar verebilir, ancak Irak’ın ve Irak halkının dostları olarak hepimiz uzlaştırıcı rol oynayan liderlere destek olmalıyız. Eğer Irak halkının ve Iraklı liderlerin büyük çoğunluğu, etnik ve mezhepsel ihtilafların ve yakın geçmişteki acı verici deneyimlerin ötesine geçebilirlerse, ki bizim bunu yapabileceklerine dair inancımız ve ümidimiz var, işte o zaman Irak sadece ayakta kalmaktan daha iyisini başarabilir; kendi halkı ve komşularıyla barış içinde refaha ulaşabilir. ABD ve Türk hükümetleri, bunun hem  Irak halkı, hem de bölge için en iyi sonuç olacağını düşünüyor.
- Bugün Irak'ın karşı karşıya kaldığı süreçte; 2003 ABD işgali ve bu ülkedeki geçiş sürecinin iyi planlanmadan çıkışının etkisinin olduğunu düşünüyor musunuz?
İyisiyle kötüsüyle, ABD ve Irak’ın ortak bir yakın geçmişi var. Bu geçmişin önemli bir bölümü acı verici olsa da büyük bir kısmı da Irak halkı ve Irak’ın bizimle ve komşularıyla ilişkileri adına yapılabileceklere ve yapılması gerekenlere odaklanan olumlu bir vizyona dayanıyor. Birleşik, kendisiyle ve komşularıyla barışık, diktatörlükten ve etnik-mezhepçi zulümden uzak bir Irak için birlikte çok fazla fedakârlıkta bulunduk.
- Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Suriye'ye bakarak bölgenin Afganistanlaşma riskinden bahsetmişti. Yakın gelecekte böyle bir risk görüyor musunuz?
Suriye’de giderek kötüleşen parçalanma sürecinin yol açtığı riskler konusunda Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve diğer liderlerinizle son dönemde yaptığım görüşmelerde dile getirilen endişeleri kesinlikle paylaşıyorum. ABD ve Türkiye, yalnızca bir milli güvenlik endişesini değil, aynı zamanda Suriye halkının çektiği tarifsiz acılara son vermeyi amaçlayan, merhametli, insani bir taahhüdü de paylaşıyor. Suriye ve Afganistan arasında, halkların çektiği acının büyüklüğünden din ve mezhep adı altında saldırganca meşrulaştırılmaya çalışılan ağır şiddete varan ve kesinlikle paralellik taşıyan bazı korkunç deneyimler mevcut.  Ancak, ülkeler ve tarihi durumlar arasında yapılan karşılaştırmalar kimi zaman akademik tartışmalar açısından ilginç ve aydınlatıcı olsa da suni ve yanıltıcı da olabilir. Yıllar boyunca Suriye’yi birkaç kez ziyaret ettim ve Irak ile Afganistan’da görev yaptım. Kendi deneyimlerime dayanarak, Suriye ile Afganistan’ın, aynı zamanda Irak’ın, iç dinamikleri ve ulusal deneyimleri açısından birbirlerinden bir hayli farklı olduklarını düşünüyorum.

'Sınır kontrolü için her zamankinden yakın çalışıyoruz'

- IŞİD önce Suriye'de şimdi Irak'ta Sünni bölgesinde güç kazanıyor, bir yandan da katliamlar yapıyor. Türkiye hükümeti uzun süre Suriye'de Esad'ın yaptığı katliamlarda başta ABD, Batı'yı tepkisizlikle suçladı. Bu arada Batı da Türkiye'nin aralarında IŞİD militanlarının da bulunduğu grupların sınırdan geçişini kolaylaştırtırdığını, hatta silah yardımında bulunduğunu ileri sürdü. Size göre Türkiye'nin IŞİD'in güçlenmesinde katkısı oldu mu?
Suriye ve Irak’ta yaşanan, Saddam Hüseyin ile Esad'ların kötü yönetiminden kaynaklanan ve IŞİD’in oluşmasına yol açan anlaşmazlıklar konusunda yabancıları suçlamanın yanlış ve haksız olduğu aşikâr. Dış güçlerin Esad’ın kendi halkına yönelik tarifsiz zulmünü destekledikleri maalesef doğru. Ancak Türkiye ya da Türkiye’nin Batılı müttefikleri için bu iddialar geçerli değil. Geriye dönüp bakıldığında kimileri, Türkiye ve müttefikleri, IŞİD’e terörist, finansman ve silah akışını engellemek adına daha fazla ve daha erken harekete geçebilirdi, diyebilir. Şu anda, uluslararası teröristlerin ve onlara yönelik desteğin geçişini engellemek için, Türkiye’nin kendi sınırları üzerindeki kontrolünü güçlendirmek amacıyla, hep birlikte her zamankinden de yakın çalışıyoruz.
Ayrıca, hem Esad’a, hem de IŞİD’e karşı meşru muhalefeti desteklemek için Suriye halkının dostlarından oluşan uluslararası bir koalisyonda birlikte çalışıyoruz.
- IŞİD riski bölgede kimi ittifakları; mesela ABD ile İran'ı, Ankara ile Bağdat yönetimini ya da Rojova ile arasına mesafe koyan Barzani'yi iyi ilişki konusunda motive eder mi? Hatta Türkiye'nin çözüm sürecine olumlu katkısı olabilir mi?
IŞİD’in insanlık dışı zulmünün kimseye fayda sağlayacağını düşünmüyorum. Türkiye’nin, demokrasiyi ve etnik kökene bakılmaksızın tüm Türk vatandaşlarının haklarını güçlendirmeyi hedefleyen demokratikleşme süreci, dayandığı esaslar ışığında başarıya ulaşabilir ve ulaşmalıdır.
- Erdoğan hükümetinin belki de en önemli adımlarından biri barış süreci. Bu sürecin olumlu olarak sonuçlanacağını düşünüyor musunuz?
Evet, sürecin tüm Türk vatandaşları için daha demokratik, barışçıl, güvenli ve adil bir ortam sağlayacağını düşünüyorum, ve akıllıca yönetildiği takdirde, bu sürecin, Türkiye’deki Kürtler de dahil olmak üzere tüm Türk vatandaşları için güzel bir şekilde sonuçlanmasının mümkün olduğuna inanıyorum.
- Bu konuda yasal sürecin devreye girmesinin konuyu kişilerden, partilerden sisteme bağlayacağı ve şeffaflaştıracağı söylenebilir mi?
Bence Türkiye'nin demokratik, yasal ve sivil toplum kurumları ve ortamı ile ayrılmaz bir biçimde bütünleşmiş bu süreç, doğası gereği hem siyasi, hem de hukuki bir nitelik taşıyor.
- Sürecin sonunda demokratik özerklik ve Öcalan'ın ev hapsi ve orta vadede özgürlüğü, bu süreci hızlandırır mı?
Bu konu Türk hukuku ve siyasi süreçlerine ilişkin son derece karmaşık bir husus.
- Tüm bunların sonunda sizce bir "Türk sorunu" ortaya çıkar mı?
Başarılı bir demokratikleşme süreci, tüm Türk vatandaşlarına bütün hak ve özgürlüklerden eşit şekilde yararlanma imkânı tanıyacaktır.

'Akıllı ve kibar biri olarak İhsanoğlu'na saygı duyuyorum'

- Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine giderken Erdoğan cephesi karşısında ortaya çıkan Ekmeleddin İhsanoğlu uzlaşması, size neler söylüyor?
Türkiye’nin yakın müttefiki olarak, herhangi bir siyasi kişi ya da partiyi desteklemiyoruz. Bununla birlikte, Dr. İhsanoğlu ile ilk kez 1996 yılında Hillary Clinton ile beraber tanışma şansım oldu, mevcut görevim sırasında da bir kez daha görüştüm. Ne İhsanoğlu’na, ne de başkasına yönelik siyasi bir destek ifade etmek isterim, ancak kendisine akıllı ve kibar bir kişi olarak saygı duyuyorum.
- Erdoğan aday olursa ve seçilirse yarı başkanlık ya da başkanlık için çalışacağı kesin. Başkanlık sistemi ve Türkiye hakkında neler düşünüyorsunuz?
Yıllardır edindiğim tecrübeler, bana Türk siyasetiyle ilgili kesin öngörülerde bulunmaktan kaçınmayı öğretti. Son yıllarda başkanlık sistemi tartışmalarında sergilenen olgunluk beni çok etkiledi. Türk halkının, başka ülkelerdeki başkanlık sistemleri ve parlamenter sistemlerle karşılaştırmalar yaptığını gördüm. Bireysel özgürlüklerini ve demokrasiyi en iyi şekilde nasıl koruyacaklarına ancak Türkler karar verebilir.

'Türkiye'nin orduyu sığınılacak bir merci olarak görmeyi bıraktığına eminim'

- Prof. Murat Belge'nin  27 Mayıs tipi bir darbe olabilir, değerlendirmesi ışığında soralım; Türkiye'de darbe veya 28 Şubat tipi müdahale ihtimalinin tamamen mazide kaldığını düşünüyor musunuz?
12 Eylül 1980’de ve 28 Şubat 1997’de yaşanan askeri müdahalelere tanıklık etmiş biri olarak, Türkiye’nin, siyasi krizlerden kaçış yolu olarak orduyu sığınılacak merci olarak görmeyi çoktan bıraktığına ve olgunlaştığına eminim.
- Ülkenin sivilleşme süreci tamamlandı mı?
Azimli ve iddialı toplumlar için ilerleme devam eden, hiçbir zaman tamamlanmayan bir süreçtir. Nasıl Amerikalılar en güzel günlerimizin henüz yaşanmadığına inanıyorlarsa, ben de Türkiye’nin de en güzel günlerinin gelecekte olduğuna inanıyorum. Lütfen, hiçbir alandaki ilerlemenizi tamamladığınızı düşünmeyin! Hepimiz çocuklarımız için daha iyi bir ülke ve dünya istemiyor muyuz?
- Ergenekon-Balyoz sürecine ilişkin olarak gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz; sizce gerçeğe daha mı yakınız, daha mı uzak?
Bu davaların, yargı şeffaflığının ve hukukun üstünlüğünün herkes için tesis edilmesi konusunda tarihi dönüm noktaları olacağını düşünüyorum. Türk hukuk ve siyaset uzmanlarının bu davaları gelecekte dikkatle inceleyeceklerine güveniyorum. Yargının bağımsızlığı ve hesap verebilirliği; yargı sürecinin şeffaflığı; partiler, gruplar ya da kişisel çıkarların ötesinde, savcılık makamı da dahil olmak üzere, yargının hukuka sadık kalması konusunda en doğru dersler çıkarılacaktır.

'Türklerin diktatörlüğün hiçbir şeklini kabul etmeyeceğine inanıyorum'

- 1 Ocak 2011'den beri Türkiye'de büyükelçisiniz. Ama bu sizin ilk tecrübeniz değil. En yakın tarihlisi 1995-1999 yılları arasında Başmüsteşar ve Maslahatgüzar olmak üzere daha önce iki kez Türkiye’de görev yaptınız. Yani 28 Şubat sürecinde de, AK Parti'nin güçlü olduğu dönemde de ülkeyi gözlemlediniz. Türkiye'nin demokrasi serüveninde nelerin değiştiğini düşünüyorsunuz?
Türk halkının siyasi bilincindeki olgunlaşmayı yakından izledim; demokrasi ve özgürlük konusunda en yüksek standartları yakalama arzularına tanıklık ettim. Türklerin, diktatörlüğün hiçbir şeklini kabul etmeye niyetleri olmadığına inanıyorum.

'En büyük zorluk, gücün tek kişi ve partide toplanmasına karşı denetim ve denge'

- Gezi'den internet yasaklarına ve gazetecilerin üzerindeki baskıya baktığınızda ülkede, Erdoğan'da bir otoriterleşme eğiliminden bahsedilir misiniz? Türkiye'nin en ciddi demokrasi sorunları listenizde neler var?
Dünyadaki tüm demokrasiler, ayakta kalmak ve gelişmek istiyorlarsa, özgürlüklerini korumak ve genişletmek için çalışmayı sürdürmeli. Türkiye de bir istisna değil. Bu bağlamda, bence hepimiz için en büyük zorluk, gücün tek bir kişide, partide, devlet kurumunda ya da kamuoyunu ve duyarlılığını temsil ettiğini iddia eden tek bir harekette aşırı şekilde toplanmasına karşı sağlam ve etkili “denetim ve denge” sistemlerinin kurulması.

'Bu saçlar değirmende ağarmadı'

- Başbakan'ın sizin içim dile getirdiği "acemi büyükelçi" ifadesi ne düşündürmüştü?
Bildiğiniz gibi bilgelik taşıyan Türk atasözlerini çok seviyorum. En sevdiklerimden biri de: "Bu saçlar değirmende ağarmadı."
- Türkiye'de "yabancı müdahalesi odaklı komplocu bakış" olduğunu söylemiştiniz. 17 Aralık sürecinde iktidara yakın gazeteler sizi kişisel olarak olayların adresi gösterdi. Ne düşündünüz?
Tabii ki, Türkiye’nin ABD’deki her dostu gibi, böyle temelsiz bir iftira beni de hayal kırıklığına uğrattı. Gerçeği teyit etme konusunda dünya standartlarını uygulamalarını dilerdim. Daha da önemlisi, böyle uydurma haberlerin, müttefikler arasındaki hayati derecede önemli ilişkilerin geleceğini tehlikeye atmasına izin verilmemeli.

'17 Aralık tartışması Türk demokrasisi için sağlıklı'

- 4 eski bakan, hatta Başbakan'ın aile fertlerinin isimlerinin geçtiği 17 Aralık operasyonu hükümete göre bir darbe girişimi, muhalefete göre açıkça yolsuzluk. Bu süreci nasıl okudunuz? Kimi tapeleri dinlediğinizi söylemiştiniz. İzleniminiz nedir? TÜBİTAK'ın ses kayıtlarının hecelere bölerek verdiği "montaj" raporunu inandırıcı buldunuz mu?
İddia konusu kayıtların orijinalliğine ilişkin teknik bir uzmanlığım yok. Türk halkı ve Türkiye’yi izleyen yabancılar gibi ben de tüm bu tartışmayı hayret verici buldum, hatta uzun vadede Türk demokrasisi için sağlıklı olabileceğini düşünüyorum.

Fethullah Gülen'in iadesi

- 17 Aralık için hükümetin hedefinde Gülen cemaati var. Erdoğan hükümeti ABD'den Gülen'in iadesini istiyor. Siz bana nisan ayında  "aile içi kavganıza bizi karıştırmayın"demiştiniz. O günden bugüne değişen bir fikriniz var mı?
Kesinlikle aynı şekilde düşünüyorum, bu tam anlamıyla daha önce yakın müttefik olan ve birden şiddetli düşmanlara dönüşen gruplar arasındaki iç meseledir. ABD’nin ne gruplar arasındaki kavgadan, ne de Türkiye’nin istikrarsızlığından bir çıkarı olabilir. Yabancı dostlarımız arasındaki herhangi bir grubun yandaşlarını değil, şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü ilkelerini destekliyoruz.
- Gülen iade edilebilir mi?
İade edilmeye ilişkin hususlar ülkelerimiz arasındaki ‘Karşılıklı Yasal Yardım Anlaşması’ altında düzenleniyor. Anlaşmanın şartları yazılı ve açık, ayrıca tüm durumlarda uygulanıyor.

'Hakan Fidan öngörülü bir yetkili'

- ABD Başkanı ile Başbakan Erdoğan arasında bir dönem iyi giden ilişkiler özellikle Gezi sonrasında biraz da Suriye etkisiyle sıcaklığını kaybetmiş gözüküyor. Bu algım doğru mu? İki liderin arasının bozulmasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın dış politikadaki tutumunun da etkili olduğu iddialarına ne dersiniz?
ABD’nin iki büyük siyasi partisinden gelen başkanlar, NATO müttefiklerimizin ve özellikle son derece önemli bir bölgedeki en yakın ve güçlü müttefiklerimizden olan Türkiye’nin demokratik yollardan seçilen liderlerine her zaman saygı duymuşlardır. Ortak milli çıkarlarımızın kalıcılığı ve önemi dikkate alındığında, hangi konuda olursa olsun ve Beyaz Saray’da, Çankaya’da ya da Başbakanlık'ta kim oturursa otursun, bu durumun değişmeyeceğine eminim.
IŞİD’in Musul saldırısının ardından geçen son birkaç hafta içinde, ABD Başkanı Obama’nın Irak konusundaki uzmanlığına ve liderliğine güvendiği Başkan Yardımcısı Biden, Başbakan Erdoğan ile birkaç kez görüştü. ABD Dışişleri Bakanı Kerry ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu hem telefonda, hem de Brüksel’de yüz yüze konuştu. "Hakan Fidan’ın dış politikadaki tutumu” diyerek neyi kastettiğinizden emin değilim. Türkiye bir hukuk devletidir ve istihbarat teşkilatınızın başkanı da Türkiye’nin seçilmiş ulusal liderliğinin yönetimi ve gözetimi altında çalışmaktadır. MİT Müsteşarı'nı öngörülü ve ülkesine bağlı bir yetkili olarak görüyorum.

'Muhteşem anılarla ayrılıyoruz'

Burada okuyucularınıza da bir mesaj göndermek istiyorum. Eşim Marie ve ben ailemizin ve kariyerlerimizin temellerini Türkiye’de atmış olmaktan dolayı kendimizi çok şanslı ve ayrıcalıklı hissediyoruz. Bundan 37 yıl önce ilk kez turist olarak geldiğimiz Türkiye’ye her fırsatta geri dönmeye çalıştık. Bunun sonucunda da kariyerimin neredeyse üçte birini bu muhteşem ülkede geçirdim. Pek çok dost ve muhteşem anılarla Türkiye’den ayrılıyoruz. Gelecekte de sık sık Türkiye’yi ziyaret etmeyi ve Türk dostlarımızı ABD’de ağırlamayı ümit ediyorum.

Tuesday, June 24, 2014

Ne kırk katır ne kırk satır – Aktüel Gündem

Sendika Org beraber-yurudulerTayyip Erdoğan, Ortadoğu’nun bugün içinde bulunduğu kan ve vahşet tablosundan en az bölge diktatörleri ve ABD kadar sorumludur. Sadece yaptıklarıyla değil yapmadıklarıyla da sorumludur. İktidara geldiği günden itibaren Ahmet Davutoğlu ile birlikte sürdürdüğü, kah emperyalist taşeronluğuna kah bölge liderliğine soyunduğu, kah emperyalist pazar ilişkilerine yeltendiği kah enerji taşeronluğuna giriştiği politikalar, artık Türkiye halklarının tamamını da içine alacak bir kamplaşma ve savaş düzlemi yaratmış durumda.
IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi ve sonrasında ilerleyişine devam etmesi sadece Irak’ta değil, tüm bölge ülkelerinde sonuçları olacak bir sıçrama noktası yarattı. Şimdiye kadar daha çok o topraklara ait olmayan cihatçılardan oluştuğu kabul edilen ve vahşi infaz yöntemleriyle marjinal bir görüntü verilen bu örgüt “birdenbire” Ortadoğu’nun en büyük ve en tehlikeli örgütlerinden biri oluverdi. IŞİD’i bu konuma getiren süreç nasıl işlemişti?
Zerkavi tarafından kurulan bu örgüt ilk başlarda Irak El Kaidesi olarak adını duyurdu. Zerkavi’nin ABD tarafından öldürülmesiyle yerine geçen Ömer el Bağdadi örgütün ismini Irak İslam Devleti olarak değiştirdi. Bu isim değişikliği bile Bin Ladin’in El Kaide’sinden kısmi farklılıklar içerdiğine işaret olarak değerlendiriliyor. Daha sonra IİD, Beşar Esad’ın  merkezi denetimini kaybettiği süreçte Suriye’de, kendi içinden atadığı/ayırdığı isimlerle El Nusra Cephesi’ni kurar. Ancak bir süre sonra El Nusra ile fikirsel ve örgütsel ayrılık yaşar. El Nusra’nın, şu an hala El Kaide’ye doğrudan bağlı olduğu bilinmekte. Bunun üzerine Suriye’deki örgütlenmesini de tek merkezden yapmak üzere modelini/yapısını da değiştirerek Irak Şam İslam Devleti adını alır. Bu örgütü, El Kaide ya da buna bağlı örgütlerden ayıran özelliği, adından da anlaşılacağı üzere, hakimiyet kurduğu alanda kendince bir devlet modeli oluşturması, yani buraya vali, hakim, vergi memuru, vs ataması.
IŞİD’in kadro sayısının artmasını sağlayan ise savaşma yeteneği değil, esir aldıklarını vahşi yöntemlerle katletmesi. Bu görüntüleri kullanarak İslamcı (Sünni) sempatizanlara uluslararası çağrıları önemli karşılıklar bulmuş. Daha önce Afganistan’da, Çeçenistan’da, Bosna’da savaşmış ya da buralara öykünmüş yüzlerce cihatçı. Ve onlarla birlikte gelen bağışlar. Ve elbette AKP Hükümeti’nin Esad’ı devirmeye yardım edecek Sünni gruplara sağladığı her türlü olanaklar.
IŞİD’i Musul’u ele geçirecek kadar güçlü bir pozisyona getiren ise son bir yıl içinde gerçekleştirdiği ittifaklar oldu. Özellikle bölgedeki Sünni aşiretlerle ittifak kurması ve en az bunun kadar önemli olan ise Saddam döneminden kalma eski Baasçıları kendi bünyesi içine katması, bu örgütü hızla bir kadro örgütünden yerel halk desteği olan, milis örgütlenmesi de olan bir büyük örgüte dönüştürdü. Şimdiki/şimdilik hedefi ise Suriye sınırından, uç noktası Bağdat’a uzanan bölgede (Sünni Üçgeni) mutlak bir hakimiyet sağlamak. Bunun gerçekleşmesi halinde ise Irak’ın üçe bölünmesi (Sünniler, Şiiler ve Kürtler) artık kesinleşmiş olacak.[1]
Artık mezhep savaşı haline dönüştüğü kesinleşen (sadece 2013’te 8000 kişi katledildi) bu sürecin asli sorumlularından ikisi hiç kuşkusuz Erdoğan-Davutoğlu ikilisidir. Bu fütursuz ikilinin icraatları bugün binlerce insanın öldürülmesi suçuna ortaklık etmiştir. Üstelik hala “her şey kontrolümüz altında” kibrinden hiçbir biçimde vazgeçmeden. IŞİD’i kontrol ettiklerini, kendilerine asla zarar vermeyeceğini düşündükleri bir süreçte Musul konsolosluğunun basılması ve 49 kişinin esir alınması göstermiştir ki IŞİD, bunları kontrol altında tutmaktadır. Bu ikili Ortadoğu’daki her türlü örgütün oyuncağı olmaya adaydır ve hatta olmuştur da.[2]
Özellikle Sünnilerin ve Şiilerin bu aşamada alan hakimiyetlerini sağlamaya çalıştıkları bu dönemde kuşkusuz en avantajlı olanlar Kürtler, daha doğrusu Barzanici Kürtler. Çünkü zaten tanımlanmış bir bölgeleri ve bu bölge içinde hiyerarşik bir yapıları mevcut. Üstelik şimdi Kerkük’ü de tamamen denetimlerine almış durumdalar. Ancak mezhepler üstü bir şemsiye olarak korumaya çalışacakları Kürt kimliğinin daha ne kadar süre idare edeceği, büyük ölçüde Barzani’nin peşmergelerine dağıttığı aylığın süresine ve miktarına da doğrudan bağlı. Ayrıca Barzani’nin üzerinde oturduğu petrole tek başına hakim olma iddiasını sürdürmesi durumunda hiçbir biçimde rahat bırakılmayacağı da kesin.
PKK’nin Kuzey Irak’taki siyasi varlığının çok sınırlı olduğu, bunu bir yandan Barzani ile karşı karşıya gelmemek için tercih ederken diğer yandan Barzani’nin doğrudan maaşla kendisine bağladığı on binlerce peşmerge içinde siyasi çalışma yapmanın zorluğundan kaynaklandığı biliniyor. Ancak her şeye rağmen, bütün taşların yerinden oynamaya başladığı bu coğrafyada sadece TC ile askeri savaş düzleminde kalarak başat bir siyasi aktör olunamayacağı da aşikar. Her ne kadar kendine Rojava’da çok önemli bir siyasi başarı alanı açmış olsa da Türkiye sınırları içindeki siyasal ilerleyişi iniş çıkışlı bir seyir izlemekte. Tayyip Erdoğan’ın sürüncemede bıraktığı müzakere sürecine karşı geliştirdikleri taktik adımlar kısır kalmakta. Ancak yine de belirtmek gerekir ki son dönemde, kalekol yapımına karşı geliştirdikleri kitlesel eylem biçimleri (ki bir yönüyle Gezi’nin o bölgeye etkisini de eklemek gerekir), son dönemlerde kaybettikleri kitle seferberliğini yeniden sağlamaya dönük önemli bir etki yarattı. Ancak bu etki de Abdullah Öcalan’ın “AKP’ye şans tanımak lazım” ve ardından KCK’nin yaptığı “yol kesme ve asayiş eylemleri sona ermelidir” açıklamalarıyla tekrar gerilemekle karşı karşıya.
Anlaşıldığı kadarıyla Ortadoğu’daki, özellikle Irak’taki gelişmeler Kürt siyasi hareketine, AKP’nin kendileri karşısında mutlaka geri adım atmak zorunda kalacağını “düşündürtüyor”. Bu durumu “zorunlu” hale getiren bir başka unsur da Tayyip Erdoğan’dan başka bir muhatabın yakın zamanda oluşamayacağına ilişkin kesin kanaat. Kürt siyasi hareketi bu öncüllerden/eksenden hareket ettiği sürece de Batı’da ve Batı’ya geliştirdiği politikalarda inandırıcılıktan tamamen uzaklaşıyor.
Bu durumun son örneği büyük bir ihtimalle cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanacak. Kürt hareketi ilk turda kendinden doğru bir aday çıkartacak olmasına rağmen ikinci turda Kürt seçmenlerin Tayyip Erdoğan’a oy vermemesini geliştirecek bir taktik sergileyemeyecek/sergilemeyecek. Bu durum da referandumda olduğu gibi (hatırlanacağı gibi “Hayır “tavrı örgütlemek yerine boykot tavrı açıklamışlardı) AKP’ye bir şekilde destek haline gelecek. Bu durumu seçeneksizlik, seçim sistemi ya da zorunluluk olarak açıklamak ikna edici olmayacaktır. Özellikle Tayyip Erdoğan’ın saflaştırma siyasetine aynen cevap oluşturabilecek argümanları Kürt hareketinin elinde mevcut. Örneğin, “Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına karşı biz de kendi cumhurbaşkanımızı seçiyoruz” tavrı geliştirerek Abdullah Öcalan ismini ya da başka bir ismi, Mazlum Doğan veya Medeni Yıldırım ismini oy pusulası haline getirebilir, böylece Kürtler içindeki İslamcı eğilimleri tercihe zorlamaya ve dolayısıyla da Tayyip Erdoğan’ı sıkıştırmaya çalışabilirler.
Aynı seçenek kuşkusuz CHP için de mevcut (idi). Yani Tayyip Erdoğan’ın saflaştırma siyasetine rest çekip, aynı yöntemi karşıt siyaset olarak kullanabilirlerdi. Herkesin farklı bir cumhurbaşkanının (fiili) olacağı bir siyaset krizini bırakın (bakalım) AKP çözebilir mi? Oysa AKP’den daha çok sistemi/düzeni korumaya kodlanmış bir CeHaPe kafası, düzeni korumak adına toplumu daha da dincileştirecek adımlar atmaya devam edebiliyor. Kılıçdaroğlu’nun (ya da başka bir ifade ile ona dikte ettirenlerin) bulduğu zihni sinir bir proje daha; AKP’linin alternatifi bir başka AKP’lidir. O zaman CHP’ye ne gerek var, git AKP’ye üye ol, ana muhalefeti AKP’nin içinde yap. CHP liderinin ya da bu projede imzası olan ne kadar CHP’li varsa hepsinin ne kadar dar ufuklu ve sığ bir siyaset kafasına sahip olduklarının kanıtıdır Ekmeleddin tercihi. Açtıkları yol, artık bu ülkede cumhurbaşkanlarını İslamcıların arasından seçme/belirleme yoludur. Kılıçdaroğlu kendi eliyle Tayyip’i cumhurbaşkanı yapmakla kalmayacak, dinciliğin ve hatta Sünni dinciliğin bu ülkede bir ileri meşruluk aşamasına geçmesine çok büyük bir katkı sunacaktır. Artık bu sürecin siyasi hedefi sadece Tayyip Erdoğan değildir, aynı zamanda CHP’nin bu aymaz siyasi tercihleridir de.
Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta CHP’ye saldırması fesatlığından değil, işine geldiğinden. Çünkü her kriz ortamında CHP, onun elini rahatlatacak bir fırsat. Görünürde CHP üzerinden yarattığı oysa arka planında demokrasi ve sol düşmanlığı olan saflaştırma siyaseti toplumsal düzlemde başarılı oldu. Oysa AKP’nin kurduğu düzen her yerinden çatırdıyor. Soma kölelik düzeninin nasıl işlediğinin en açık kanıtı; taşeron sisteminin çöküşünü engellemek için kendileri bile acil önlem almak zorunda kalıyor; devletin zor aygıtlarının artık 14-15 yaşındaki çocukları katletmesiyle iktidarlarını ancak ayakta tutabilir haldeler; bölgesel bir güç olma hayali her türlü tezgahın basit oyuncağına dönüşmeyle sonuçlandı, dünya liderlerinden biri olma hedefi eli kanlı diktatörler kategorisinde önemli bir derece elde etme aşamasında vs.
Ve tüm bunlara rağmen Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olma hedefini gerçekleştirmek için planlarını adım adım ilerletiyor. Şimdilik ilk aşama yurt dışındaki seçmenleri çantaya doldurmak, Almanya’ya yaptığı seçim gezisinden sonra şimdi sırada Fransa seçim gezisi var.[3] Adaylığını ay sonunda açıkladıktan sonra da yurtiçi turlarına başlayacak, ramazan ayının her türlü bereketini kullanarak elbette.
T.C. Anayasası’nda cumhurbaşkanı (adayı bile) olamayacakların özellikleri yazılmış: Nitelikli zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, yüz kızartıcı suçlar, kaçakçılık suçları, resmi ihale ve alın satımlara fesat karıştırma veya devlet sırlarını açığa vurma suçları. Resmi olarak bu suçlarda hüküm giymemiş olması çok önemli.[4] Peki Halkın Anayasası’nda resmi mahkemelerin verdiği ya da vermediği bir hükmün geçerliliği var mıdır?
[1]Böyle bir durum Türkiye’nin siyasi yönetim yapısını da doğrudan etkileyecektir. Gerek ABD’nin gerekse de Ortadoğu ile arasında tampon olduğunu varsaydığı Avrupa’nın nasıl bir Türkiye yönetimi isteği daha doğrudan bir operasyonel konu haline gelecektir. Kuşkusuz bu girişim sadece emperyalist merkezlerden doğru değil, aynı zamanda Irak’ta işini bitirip gelen Sünni Türk militanlar tarafından da yapılacak, ülke toprakları mezhep savaşından, provokasyonlarla ülkeyi idare etme biçimlerine kadar geniş bir aralıktaki icraatlara açık hale gelecektir.
[2]En son icraatları, kısa bir süre önce terör örgütü ilan ettikleri El Nusra’yı şimdi bu listeden çıkardılar. Neden acaba? El Nusra’nın hangi şantajına boyun eğdiler? Dışişleri Resmi Gazete’de kararın yayımlanmasının hemen arından, Nusra’yı terör listesinden değil El Kaide ile bağlı gruplar listesinden çıkardığını açıkladı. Ancak El Kaide’ye biat ettiğini açıklayan bir örgüt için neden böylesi bir ayrıcalık tanındığına ilişkin sorular yine yanıt bekliyor.
[3]Bu noktada ufak bir ayrıntı; yurtdışında yaşayanların kullanacakları oylar uçakla getirilip yurtiçinde sayılacakmış! Toplam 3,5 milyon oy.
[4]Bu arada bir şart da bir yıldan fazla bir hapis cezası almamak var. Tayyip Erdoğan’ın daha önce aldığı hapis cezası 10 ay.

Monday, June 23, 2014

Hatay'ı Fransızlar'dan 7 milyon Frank'a aldık

Hatay'ı Fransızlar'dan 7 milyon Frank'a aldık
Dünya Savaşı'ndan sonra Fransız mandasına giren Hatay'ın Türkiye topraklarına katılması için Fransa'ya 7 milyon Frank ödediğimiz ortaya çıktı.
Atatürk , ölümünden önce Misak-ı Milli Sınırları içinde olan Hatay’ın Fransızlardan alınması için büyük çaba harcamış, Hatay’ın anavatana katılmasını bir milli mesele haline getirmişti. Türkiye ile Fransa arasında Hatay’ın iadesi için süren gerilim iki ülkeyi defalarca savaş noktasına getirirken, Hatay 1939 yılında ayıplan bir anlaşmayla anavatana katıldı. Ancak bu anlaşmanın ardında ilginç bir ayrıntının olduğu ortaya çıktı. Vatan Gazetesi'nden Mustafa U. Altuntaş'ın haberine göre, Hatay’ın anavatana iade edilmesi için 1939 yılında Türkiye’nin Fransa’ya 7 milyon Frank ödediğini ortaya koydu.
İnönü’nün imzası var
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransız mandasında özerk bir yapıda olan Hatay ile ilgili, 23 Haziran ve 23 ağustos 1939’da Fransa’yla anlaşmalar yapılmıştı. Hatay meclisi de 1939 yılındaki son toplantısında anavatana katılmayı oy çokluğuyla karar vermişti. Ancak bu anlaşmaların sağlanması için Türkiye’nin Fransa’ya 7 milyon Frank ödediği ortaya çıktı. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivlerinde yer alan ve dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Refik Saydam ile hükümetin bütün bakanlarının imzaladığı 6 Haziran 1940 tarihli kararnamede, yapılan anlaşma ele alınıyor.

Geri alma çabası
Kararnamede, Hatay’ın Türkiye’ye katılması ile ilgili Fransa’ya ödenen 7 milyon Frank’ın Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’ndan, Fransız Klering hesabına yatırıldığı belirtiliyor. Kararnamede, ödenen paranın geri alınabilmesi için anlaşma yapma yetkisi de Hariciye Vekilliği’ne veriliyor. Kararnamede, “Hatay’ın anavatana ilhakı için Fransa ile akdolunan 23 Haziran 1939 tarihli anlaşmaya mevcut protokolün 2.maddesi hükümlerine tevfikan Fransa’ya tesviye edilmek üzere tarafımızdan Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası nezdindeki Fransız Klering hesabına yatırılan 7 milyon Fransız Frankının, 23 Ağustos 1939 tarihli Tediye Anlaşmasına seylen Paris’te 8 İkinci kanun 1940 tarihinde imzalanan lahikanın 1. Maddesinde tasrih edilen yüzde 30 nispetinde tenzilata tabi tutulmadan tesviyesi için Fransa sefareti ile bir anlaşma yapılması hususunda Hariciye Vekilliğine selahiyet verilmesi” yazıyor.

“Anlaşmalar da bulunup teyit edilmeli”

Doç. Dr. Ahmet Demirel (Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi)

“İlk kez böyle bir belgenin varlığından haberdar oluyorum. Hatay konusunun kurulan mecliste alınan plebisit kararı ve sonrasında Hatay’ın Türkiye’ye ilhak edilmesi süreciyle ülkemize katıldığını bilinir. Dolayısıyla ben de bu belge dolayısıyla açıkçası şaşırdım. Yapılan anlaşmaların bulunup bu belgenin teyit edilmesi gerekir.”

“Olmayacak bir şey değil”

Prof. Dr. Mete Tunçay (Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi)

“Benim böyle bir belge ve ödemeden bir haberim yok. Bu olmayacak bir şey değil. Türkiye ile Fransa arasında başka ilişkiler var. Düyun-u Umumiye borçlarının taksitleri var. Ancak belgedeki ifadeye göre ifade gayet açık.”

Tarihçilerin ilk kez haberi oluyor
Arşivlerden çıkan belgeyi yorumlayan Türkiye’nin önde gelen tarihçileri, bugüne kadar Fransızlarla böyle bir anlaşma yapıldığına dair bir bilgi olmadığına dikkat çekti. Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Vahdettin Engin, Hatay’ın Misak ı Milli sınırları içerisinde gösterilmiş önem verilmiş bir yerdir. Fransızlarla yaptığımız anlaşmalar sonucunda Hatay’da ki Türk varlığını Fransızlara kabul ettirmişizdir.Bu süreci iyi gözlemlemek lazım.Atatürk 1936 yılında Adana’ya hasta haldeyken giderek gerekirse Hatay için savaşılabileceğini söylemiştir. Hatay konusu Fransızlarla ilişkilerimizde öncelikli problem olarak gündemde tutulmuştur. Diplomatik açıdan ne gerekiyorsa o yapılmıştır.Bu verilen parayı bu açıdan değerlendirmek lazımdır.Bu parada Fransızların Hatay’da yapmış oldukları yatırımlarla ilgili ilerde iddia edebileceği olası haklarından vazgeçmesi anlamına gelmektedir”dedi.

Haberimiz yok
Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Erhan Afyoncu ise, anlaşmadan haberinin olmadığını belirterek, “Hatay için Türkiye savaşı göze almıştır. Paranın hangi sebeplerden ötürü verildiğini bilmek lazım” yorumunda bulundu. Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı ve MHP Milletvekili Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ise böyle bir paranın ödenmesiyle ilgili bilgisinin olmadığını söyledi.

Hatay nasıl Türkiye’nin oldu?
Birinci Dünya savaşı sonrası 1921 tarihinde özel bir statü kazanan Hatay, Fransız mandası altında bırakıldı. Türkiye Cumhuriyeti ise Hatay’ı Mİsak-ı Milli sınırlarında olan Hatay’ı anavatan topraklarına dahil edebilmek için Fransa ile bir çok defa savaşma noktasına geldi. 1930’lu yıllarda önce dünyada ekonomik krizin çıkması, Hitler’in Avrupa’da yayılmacı bir politika izlemesi Fransa’nın Türkiye karşısında elini zayıflattı.

Fransa’nın bu durumunu iyi gören Atatürk ve dönemin hükümeti, Hatay konusunu 1930’lu yılların ikinci yarısında daha sık dile getirir oldu. Fransa 1936 tarihinde Suriye’ye bağımsızlık vererek Hatay’ı da Suriye topraklarına katmak istedi. Bu durumu Türkiye kabul etmedi. Milletler Cemiyeti’ne havale olan konu burada karara bağlandı. Buna göre, Hatay iç işlerinde bağımsız dış işlerinde Suriye’ye bağımlı kalacak fakat resmi dili Türkçe olacaktı. Bu karar Suriye tarafını da Türk tarafını da memnun etmedi. 1938 yılında bağımsız Hatay Devleti kuruldu. 23 Haziran 1939 yılında da Türkiye ve Fransa arasında yapılan anlaşma sonucunda Hatay’ın Türkiye’ye katılma talebini Fransa kabul etti. Hatay meclisi 1939 yılındaki son toplantısında anavatana katılmayı oy çokluğuyla karar verdi. (Vatan)