Friday, September 14, 2012

Aşk ve Evlilikte Savunma Mekanizmaları


se
Kişinin sahip olmayı amaç edindiği temel duygu, mutluluktur.  Ancak; bazen hayatın sunduğu seçimler kişiyi ikilemlerde bırakır: İstekler ve var olan gerçekler… Bu arada kalma duygusu da kişinin mutluluğundan taviz vermesine neden olur. Yapılan seçimlerin kişide tehdit uyandırıcı fonksiyonda olması durumunda; kişi benliğini, kendine olan saygısını ve değerli olduğu hissini korumaya çalışır, çevreden gelen etkenlere karşı kendini savunmaya alır. Benliğin oluşturduğu farklı savunma yolları da bu noktada savunma mekanizmaları olarak adlandırılır.
Aşk; yaşam doğrusundaki birbirinden uzak iki noktanın aynı değer üzerinde buluşmasına yardımcı bir araçtır.  Bu kavram, varlığını büyük bir güçle ortaya çıkararak “Ben varım” diyorsa, işte o andan itibaren pembe gözlükler burnun üzerindedir. Pespembe camlar, kişinin heyecan duygularından yararlanıp gözlüğün sahibine kişinin sahip olmak istediklerini, yani istenileni, gösterir. Yoğun duygu durumu, gerçekleri çarpıtma (gerçekleri çarpıtma savunma mekanizması) ya da asıl olanlardan uzak durulması (gerçeklerden kaçma savunma mekaznizması) durumunun da ortaya çıkmasında başkahramandır. Kişi için öncelikli durum mutluluk olduğundan dolayı, kişinin düşüncesine uygun olmayanlar ya da duygularına hitap etmeyen durumlar, yok-muş gibi davranmayı sağlar. Bir anlamda görmezden gelmeyi sağlar, aşk. Bu süreçte, mutlu olabilmek adına akılda tereddütler oluşturmamak için ilgi duyulan kişiyi koruma cümleleri devreye girer:
-         “O öyle biri değildir…”
-         “O asla öyle şeyler yapmaz…”
-         “O sizin bildiğiniz gibi değildir…”
-         “Öfkelenir ama saman alevi gibidir, hemen geçer…”
…
Var olan gerçeğin aslından çok, kişi için durumun istenilen kısmı alınır, istenmeyenleri de olumluya çevrilip alınır. Bir şekilde kabul aşaması vardır. Ancak; esas olan, alınan durumun kişiyi mutlu ediyor nitelikte olmasıdır. Gerçek; bir anlamda istenilen kılıfa uydurulur. Aşk varken, var olanın işe yarar kısmı göze takılır. Gerisi tamamen fasa fiso ve yanlış anlamdadır.
Evlilik ise; farklı güzergahta ilerleyen iki yolcunun, okların aynı yönü gösterdiği istikamete ulaşabilmek için birlikte yaş alıp, benzer tecrübeleri edindiği, aynı cüzdanın-yastığın ve anahtarın paylaşılmasıyla tescillenen özel bir kurumdur. Saygı da bu çatının kalitesini etkileyen önemli bir unsurdur. Bu tescille birlikte karşılıklı sorumluluklar artar. Saygıdaki azalışlar ile olumsuzlukların yaşanma olasılığı da artmaktadır. Eşlerin birbirlerine karşı görevlerini yerine getirmemeye başlamaları ve partere karşı beğeni duygusunun azalmaya başlaması durumunda evlilikte de bazı savunma mekanizmaları kullanılır. Amaç; evlilikteki olumsuzlukları en aza indirerek evlilik doyumunu uzatmaktır.
Duyguları konuşmak yerine, dışa vurmamayı tercih etmek (içe atım s.m) ve bu doğrultuda kendi kendine söylenen sözler:
-         “Boşver …”
-         “Neyse,…”
-         “Önemli değil …”
koşulsuzca istenilenler kabul edilir (boyun eğme s.m). Amaç; çatışma durumunu en aza indirmektir:
-         “Sen ne dersen o olsun…”
-         “Sen daha iyi bilirsin…”
-         “Senin dediğin olsun…”
iş acizliğe vurulur (çilecilik s.m):
-         “Saçımı süpürge ettim…”
-         “Yıllarımı verdim…”
-         “Yemiyorum yediriyorum…”
…
Aşk ve evlilik (karşılıklı saygının yitirildiği) arasındaki temel fark; aşkta sevgiyi kaybetmemek, evlilikte çatışmaya en aza indirmek için benliği koruma yöntemlerine başvurulur. Gerçekler, algılanan biçimde şekillendirilir. Ancak; duyulan ilginin saygı ile birleştirildiği bir ilişkide, kişiliği tehdit edici durumlar asgari düzeydedir. Bu ikiliye sahip ilişki, kişinin mekanizmaları en az düzeyde kullanmasını ve kendini etkileyenlerin ya da etkilemeyenlerin farkına varabilmesi için gerçekleri yaşamasını sağlar.
“Gerçeğe ancak tek yoldan gidilir, ama ondan uzaklaştıran binlerce yol vardır.”
La Bruyere

CEREN GELMEDİ

Tuesday, September 11, 2012

"BİZ ERKEK DEĞİLİZ" ANKARA GİRİŞİMİ BİLDİRİSİ

BİZ ERKEK DEĞİLİZ
Bu ülkede, bu dünyada kadın olmak çok zor. Başımızı çevirdiğimiz her noktada, binlerce yıldır kanıksanageldiği üzere horlanması, yerini bilmesi, haddini aşarsa susturulması, aşık atacaksa erkek gibi olması, cinsel tacize uğraması, itaat etmedi diye dövülmesi, namusu kirlendi diye öldürülmesi neredeyse kural haline gelmiş kadınları görmek çok kolay.
Bu dünyada kadın olmak çok zor. Yeryüzünde yapılan işlerin üçte ikisi kadın emeğinin eseriyken, kadınlar toplam gelirin yalnızca yüzde onunu elde edebiliyor, mülkiyetinse ancak yüzde birine sahip olabiliyorlar.
Peki böyle bir ülkede ve böyle bir dünyada erkek olmak kolay mı? Başınızı çevirdiğiniz her yerde, yeterince erkek kabul edilebilmek için zorbalığı, şiddeti, militarizmi, tahakküm etmeyi, yüksek sesle höykürmeyi, küfretmeyi, korkutmayı, sindirmeyi, acımasız olmayı, öldürmeyi, kahramanlığı, götünü kollamayı, penisini yüceltmeyi, uçanı kaçanı becermeyi içine sindirmeye mecbur olan erkekleri görmek çok çok kolay; hatta kaçınılmaz.
Biz, erkek olmanın bu dayanılmaz hoyratlığına artık tahammül edemiyoruz ve bize dayatıldığı gibi erkekler olmayı reddediyoruz.
Pippa, kendi doğruları uğruna kendini bu erkek hoyratlığının içine salıvererek hayatına mal olan bir risk almıştı. Bizler bu erkekliğin bir parçası olarak kalırsak, şüphesiz aynı suça ortak olmuş olacağımızı biliyoruz, hissediyoruz. Biz de korunaklı erkeklik zırhımızdan sıyrılıyoruz ve geçmişimizdeki binlerce, onbinlerce eziyet, tahakküm, işkence, tecavüz ve cinayet suç ortaklığı için de özür diliyerek, ele güne karşı ilan ediyoruz ki:
BİZ ERKEK DEĞİLİZ !
Bize yüklenmiş ve zaman zaman gereklerini yerine getirdiğimiz toplumsal cinsiyet rollerini oynamak istemiyoruz.
Tecavüz etmek erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ!
Namus-töre bekçiliği yapmak erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ'
Öldürmek erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ!
Homofobik olmak erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ!
Hayatı ve sokakları kadınlara dar etmek erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ!


"BİZ ERKEK DEĞİLİZ" ANKARA GİRİŞİMİ
 

Monday, September 10, 2012

Ötekileştiren zihniyet muhafazakarlık 1

Türkiye'de çoğu konuyla ilgili yapılan her tartışma bir şekilde ona çıkıyor. Hakkında anketler yapılıyor ve bu anketlerin kimi zaman birbirini çürüten, kimi zaman destekleyen nitelikteki sonuçları günlerce tartışılıyor. Muhafazakârlık, kendi başına bir sorun değil, ama bir politikayla birleştiğinde bir anda "yüzde 50'yi" bile azınlık haline getirebiliyor.


Eğitimde “imam hatipleşme” artıyor. Sanayide taşeronlaşma... Zaten bilimsel üretim açısından pek de “velut” olmayan eğitim kurumları iyice zapturapt altına alınmış durumda. Sosyal politikalar çoktan “hayır işi”ne dönüştürüldü. “Azınlık”ların “güvercin tedirginliği” artadursun, geçen ay linç edilme tehlikesi yaşayan Malatya’nın Sürgü köyündeki Alevi ailenin “can korkusu”nu artık daha da çok taşıyor milyonlarca Alevi. Her gün neredeyse en az bir kadının öldürüldüğü Türkiye’de, bu cinayetler katliam boyutuna ulaştı bile. Bu yetmiyormuş gibi, şimdi bir de hükümet dizilerdeki evlilik dışı ilişkilere el attı, beyazperdenin “namus”unu bırakın, reklam bilbordlarındaki kadınların etek boyları bile onlardan soruluyor, modanın parlayan yüzünde bile “muhafazakâr”lığın yansımaları okunuyor. Muhafazakârlaşmanın neo-liberal politikalarla birlikteliğinin yarattığı bu sıkıştırılmışlığın arasında muhalif seslere düşense, faili meçhullerle değil belki ama “hukuki infazlar”la dört duvar arasında kaybedilmek oluyor.

Son yıllarda yaşamımıza iyice ağırlığını koyan muhafazakâr politikaların hem teorisine kafa yoran hem de bu politikaları hayatın içinde yaşayanlarla konuştuk. Feminist hareketin önemli isimlerinden, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Aksu Bora, Kürt sorunu üzerine çalışmalarıyla tanınan İsmail Beşikçi, Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, Apoyevmatini gazetesinin genel yayın yönetmeni Mihail Vasiliadis, KAOS GL sözcüsü Remzi Altunpolat, gazeteci-yazar Dilek Zaptçıoğlu, gazeteci-yazar Ragıp Duran, modacı Yıldırım Mayruk, Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker ve oyuncu Mahir Günşiray anlatıyor.


Doç. Dr. Aksu Bora’ya göre iktidar, koyun sürüsünü güden ‘adil çoban’ rolü oynuyor

AKP ‘büyük şeytan’ değil ama başarılı bir aktör

Feminist hareketin önemli isimlerinden, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Aksu Bora. Haliyle muhafazakâr politikalar, AKP’nin icraatlarını yakından takip ediyor. İçinden geçtiğimiz dönemi daha önce Nazi dönemi Almanyası’nda gördüğümüzü söylese de, AKP’yi çok da gözümüzde büyütmememiz gerektiğini de ekliyor, çünkü ona göre, “bu yaşananlar onların çapını aşıyor”…

- Türkiye’de çoğu konuyla ilgili yapılan her tartışma bir şekilde ona çıkıyor. Hakkında anketler yapılıyor ve bu anketlerin kimi zaman birbirini çürüten, kimi zaman destekleyen nitelikteki sonuçları günlerce tartışılıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz, sizce Türkiye giderek daha mı muhafazakârlaşıyor?

Ümit Kıvanç’ın güzel bir saptaması vardır: Türkiye bir riya toplumudur. Hayatımda tanıdığım en ahlaklı ve ahlak meselelerini ciddiye alan adamlardan olduğu için, riya toplumu olmayı korkunç bir şey olarak görür. Bana ise en kötüsüne gitmeyi önleyen bir şey gibi gelir, ama evet, bence de Türkiye bir riya toplumu. Dolayısıyla, o anketleri pek ciddiye almamak daha doğru; yanıtlayanların aklında ne olduğunu hiç bilemezsiniz! Yani Türkiye’nin gittikçe muhafazakârlaştığı kararına varmak kolay değil, ama siyasal merkezin giderek sağa, daha da sağa, daha daha sağa kaydığını söyleyebiliriz. Bu da muhafazakâr politikalar anlamına gelir.

Hak aramak tehdit oldu

- Peki, bunların yarattığı tehlike en çok nerede kendini gösteriyor?

Bir tehlikeden söz edeceksek, bu politikaların yarattığı risklerle başlamamız doğru olur: Toplumu adil çoban(lar) tarafından idare edilecek bir koyun sürüsü olarak görmekten tutun da her türlü hak arayışını iktidarına bir tehdit olarak algılayıp cezalandırmaya kadar, son derece antidemokratik bir yönetim anlayışı; sosyal politikaların giderek daha fazla hayır işi zihniyetine oturması. “Kutsal aile” anlayışı bütün bu silsilede beni en çok rahatsız edeni. Hem riyanın büyüğü, hem bu kutsiyetin yükünün tamamen kadınların sırtında olduğunu bildiğim için. Kadınlar, kendilerinin, kızlarının, gelinlerinin... namusuna sahip çıkarak, hayat boyu ücretli ve ücretsiz çalışarak, kazandıklarına el konmasına göz yumarak, kocalarının her türlü keyfini kollayarak, bu riyanın yükünü taşırlar.

- Başbakan’ın üç çocuk emri, kürtaj yasağı, hükümetin dizilerde dahi evlilik dışı ilişki yaşayan çiftleri eleştirmesi... Bunlar hayatta nasıl tezahür ediyor?
Kürtaj yasağı, sezaryenle doğumun cinayet olarak nitelendirilmesi, en az üç çocuklu ailenin idealleştirilmesi… bütün bunları biz Nazi dönemi Almanyası’nda da görmüştük, 1940’lar Türkiyesi’nde de. Şimdi ise trajedinin fars halini izliyoruz. Bana öyle geliyor ki, asıl yaratılmak istenen ideolojik iklimle ilgili bir söylem bu: Hayatın nasıl yaşanması gerektiği belli, bu kalıbın dışına çıkmak, dinen de ahlaken de uygun değil, devlet olarak bunun takipçisi olacağız. Tamamen sürü/çoban algısı. Ne var ki, -ya da “çok şükür ki!” mi demeliyim bilmem!-, riya burada da devreye giriyor: üçüncü sayfa haberleri, itiraf.com gibi dehlizler, hepimizin “bir tanıdığının” başına geldiğini bildiğimiz bazı şeyler sürünün pek de çobanın istediği gibi davranmadığını gösteriyor. Her şeyi yapabilirler, yeter ki söylemesinler!

Kadın haklarına tahammül yok

Bu adamlar taşralı, sağcı ve piyasacı adamlar. Kadınların eşitlik yolunda attıkları her adım onlara ters gelir tabii, çünkü eşitliğe inanmazlar.

- Türkiye’de hükümetlerin hiçbir zaman doğru kadın politikası olmadı, ancak AKP’nin muhafazakâr politikaları kadınların derin mücadeleyle elde ettiği kazanımlara bile tahammül edemiyor artık. Siz bu gidişatla devam edilirse nasıl bir gelecek tablosu görüyorsunuz?

Bu adamlar taşralı, sağcı ve piyasacı adamlar. Kadınların eşitlik yolunda attıkları her adım onlara ters gelir tabii, çünkü eşitliğe inanmazlar. Ama doğrusunu isterseniz, AKP karşıtlığının onları olduklarından daha etkili, daha güçlü gösterdiği düşüncesindeyim.

Adamlar politikayı biliyor, süreçleri yönetebiliyor ya da yönetiyor gibi yapıyor, ama Türkiye’nin dünya küresel sisteminin bir parçası olduğunu unutmadan başka yerlerde olup bitenlerle görmeye çalıştığınızda, AKP’nin bir tür “büyük şeytan” olmaktan çok, akıllı bir aktör olduğunu fark ediyorsunuz.

Kadın hakları konusunda onların da bir fikri ve politikası var, bu daha önceki hükümetlerden tamamen farklı değil, ama görebildiğim kadarıyla güçlü bir kadın örgütlenmeleri var, kadın seçmenlerle yakın temas halindeler. Gelecek seçimlerde daha fazla kadın milletvekili çıkaracaklarını düşünüyorum mesela. Yani, kadın haklarının tırpanlanması meselesinde haklısınız, ama bunu tek boyutlu ve tek yönlü bir karanlık gidişat olarak görmek mümkün değil.

Dönüşümün köşe taşları

FIRAT KOZOK


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “usta”, AKP’nin de “ustalık dönemi” diye nitelendirilen 12 Haziran seçimleri sonrasında Türkiye’nin demokratik ve laik kimliği hızla erozyona uğradı. İktidar, “dindar nesil” yetiştirme hedefiyle eğitimin aksını bozdu, ülkede alkol ve kürtaj yasağı en önemli gündem maddeleri haline geldi. Kritik konularda Diyanet’ten görüş alınırken muhalif sesler göz göre göre susturuldu.

İşte 12 Haziran seçimlerinin ardından Türkiye’nin gündeminde günlerce tartışılan konulardan bazıları:

Kesintisiz eğitim parçalandı: Hükümet muhalefetin tüm itirazlarına rağmen eğitimde 4+4+4 sistemini öngören kesintili eğitim modelini yasalaştırdı. Yasayla ilköğretim kurumları, 4 yıllık zorunlu ilkokullar, 4 yıllık zorunlu ve farklı programlar arasında tercihe imkân veren ortaokullar ile imam hatip ortaokullarından oluşan bir yapı ortaya çıktı. Önümüzdeki yıldan itibaren Kuranıkerim ve Peygamberin hayatı, ortaokul ve liselerde seçmeli ders olarak okutulmaya başlanacak.

Kutlu Doğum şova döndü: Her yıl nisan ayında yapılan Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri 2012’de şov aracına dönüştürüldü. Okullarda ilahi yarışmaları düzenlendi. Din görevlileri ilköğretim okullarını ziyaret ederken iller birbirleriyle yarıştı.

Öğrencilere umre turu: Diyanet’in dindar nesil projesinin bir diğer adımı da ilköğretim ve ortaöğretim öğrencilerine özel umre programı oldu. Yüzlerce öğrenci, veli ve öğretmen Mekke ve Medine turuna çıkarıldı.

Diyanet’ten kürtaj fetvası: Hükümet dindar yurttaşların kürtaj konusundaki desteklerini alabilmek için Diyanet’i de devreye soktu. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, kürtaj konusunda “Dinen meşru bir sebep olmadıkça çocuğu aldırmak haramdır” fetvasını verdi.

İçki yasağı: Afyon Valiliği yayımladığı bir genelgeyle, kent içindeki parkların yanı sıra kent dışındaki piknik alanlarında da içkiyi yasakladı. Yükselen tepkiler üzerine geri adım atan valilik, yasağın piknik alanlarını kapsamadığını açıkladı. Son alkol skandalı da Santraistanbul müzik festivalinde yaşandı. İki günlük müzik festivalinde işletmeler anlaşmaya rağmen alkollü içki vermeyince, kapıda 6 liraya bira satıldı. Olayın ardından sponsor festivalden adını çekti, sonra da Alperenler tekbir getirerek alanı bastı.

Gençlik kampları harem-selamlık: Hükümet, bugüne kadar kızlı-erkekli kamp yapan gençlerin ayrı dönemlerde kamp yapmasına karar verdi.

Televizyon dizisine rekor ceza: Hükümetin alkol takıntısı televizyon dizilerine de yansıdı. Milyonların beğenisini toplayan Behzat Ç. adlı diziye alkolü özendirdiği gerekçesiyle 273 bin TL para cezası kesildi.

Tiyatro özele teslim: Başbakan Erdoğan, partisinin gençlik kolları büyük kongresinde yaptığı konuşmasında şehir tiyatrolarının özelleştirileceğini açıklayarak yeni bir skandala imza attı. Erdoğan’ın, “Gelişmiş ülkelerin hiçbirinde devletin tiyatro işlettiği görülmemiştir, ben de o yüzden Kadir Bey’i tebrik ediyorum. Yeni bir teklif getireceğim tiyatroları özelleştireceğiz” sözlerinin ardından Bakanlar Kurulu, özelleştirme için hemen düğmeye bastı.

Çizgi roman bile sansürlendi: Bir yayınevi Zülfü Livaneli’nin kitabını “Harem” adıyla çizgi roman yaptı. Tanıtım için afişler bastırıldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, metroya asılacak afişleri müstehcen olduğu gerekçesiyle geri çevirince, afişler sansürlenerek yenilendi.

Camilere vergi dopingi: Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Yasa ile Bazı Yasalarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa Tasarısı’yla, yapılan bağış ve yardımların vergiden düşürülebildiği okul, hastane ve öğrenci yurdu gibi yapılar arasına camiler de eklendi.

Taksim ve Çamlıca’ya cami: AKP tandansındaki partilerin yıllardır hayalini kurdukları Taksim’e ve Çamlıca’ya cami projeleri de AKP’nin “ustalık dönemiyle” hızlandı. Başbakan Erdoğan’ın, “Çamlıca Tepesi’ne dev cami” yapılacağını duyurması üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı planı çıkardı. Bakanlığın imar planına göre yaklaşık 250 bin metrekarelik alana dev cami, dini tesisler ve işletmeler inşa edilecek. Sırada ise Taksim projesi var. (...) ALINTI

Sunday, September 9, 2012

Benim versiyonum: İngiliz Dili ve Edebiyatı okumak

Cansu Yıldırım'ın "İngiliz Dili ve Edebiyatı okumak ne demektir?" başlıklı yazısından ilham alan yazılar çoğalmaya başladı. Hozep Santuryas'ın yorumu da bunlardan biri.
İngiliz Dili ve Edebiyatı okumak, tabula rasa muamelesi görmektir; Adem ve Havva’nın cennetten kovuluşu gibi dramatik, mitolojik, patolojik bir senaryonun Avrupa tarihini, parlamentolarını, mezhep farklılıklarını, cinselliği sarsmış olduğunu bir an önce kabul etmek zorunda kalmaktır. Antik Yunan’dan beri aynı şeylere gülüp ağladığımızı, sadece tarihin değişik dönemlerinde teknolojinin de yardımıyla bunların sunum şeklinin değişebileceğini kavramaktır; hem sonra gerçek kahramanın prens mi soytarı mı olduğunu tam bilememektir -ki mezuniyete hazırlık niteliği taşır. Bilekteki kurdele ve yakadaki gülhatminin, sonra belki duvardaki armanın giz çözen yanlarına aşina olmaktır. Liyakat madalyasının da tenekecinin eserinin de yeri geldiğinde toplumları sarsabileceğini duymak, sınavda işbu meselelerden sorumlu olmaktır. Belki siyah-beyaz bir sinema uyarlamasına gönderme yapan soruyu kotaramayıp 30 puandan olmaktır evet, ama üstelik zamanı gelince işin cız noktasını sokaktaki adamdan daha iyi anlamaktır ve fakat üşenmeyip olanı biteni anlatmaya da kalkmışsanız vay halinize!
“Zamanın Ruhu, 7 kuşak öncemizin Britanyası ile örtüşüyor. İşte tam da bu yüzden referandumlar, kutuplaşma illeti ve baskı konusunda bu kadar keskin saptamalara sahibim. Yoksa müneccim olduğumdan değil!” diye uzun uzadıya haykırmak ve yine de engizisyon mağduru olmaktır. “Frenkçe” konuşabildiğin, yazabildiğin içinse mağduriyeti asla tatmamış ve tatmayacak olan kaymak tabakaya mensup zannedilmektir.En önemlisi de -pahada demeyeceğim ama- getiride hafif, yükte ağır bir unvan olan filolog sözcüğüne halel getirmeden yaşamaktır ki müstehzi bir tonda kullanacağım “Modern Zamanlar” dinamikleri içinde bu öyle pek de kolay bir iş değildir. Mesela İngilizce bile olmayan şu dizeleri soluk alıp vermek kadar istemsizce ilkeleştirmek ve elbette bedelini ödemektir: 
Asıl Adalet
insanlarda tek sıcak kanun 
üzümden şarap yapmaları 
kömürden ateş yapmaları 
öpücüklerden insan yapmalarıdır 
insanlarda tek zorlu kanun 
savaşlarda yoksulluğa karşı 
kendilerini ayakta tutmaları 
ölüme karşı yaşamalarıdır 
insanlarda tek güzel kanun 
suyu ışık yapmaları 
düşü gerçek yapmaları 
düşmanı kardeş yapmalarıdır 
hep var olan kanunlardır bunlar 
bir çocuğun tâ yüreğinden başlar 
yayılır, genişler, uzar gider 
tâ akla kadar
Paul Eluard

Friday, September 7, 2012

Mitoloji I: Nymph

  • Follow Me on Pinterest




Önce Chaos vardı.
Böyle başlar genelde Yunan mitolojisi. Halbuki yalan. Önce Chaos filan yoktu. Tam tersine her yer son derece düzenli, fevkalade sakindi. Olaylar, Khaos’tan yeryüzü – Gaia- ve gökyüzünün -Uranos’un- oluşması ile başladı; Şimşeğin Sultanı Zeus’un, Cihanperver Titan Cronos’a meydan okumasıyla ilerledi ve en nihayetinde, Cura’nın o çamura insan sureti vermesiyle patladı. İşte o zaman cümle alem gördü gerçek Chaos kimmiş.
Zira o çamur varya o çamur, kendisi ilk insandı.
Ne var ki, mevzu nasıl yaratıldık, bu değil. Eğer öyle olsaydı, hoplaya zıplaya, minicik ayaklarıyla bir nehrin üzerinden geçen güzeller güzeli nymph Cura’nın, nehir yatağında gördüğü bir parça çamuru avuçlayıp, narin elleriyle bu çamura insan sureti vermesiyle insan oluşur mu, bunu yanıtlamak gerekirdi. İşte o zaman, Zeus’tan bahsemeden olmazdı. 12 Ayın Sultanı, Kainatın Sahibi, Yüce Zeus’tan.. Çünkü herkes bilir ki her ne kadar göz kamaştırsa da, bir minik nypmh’ın gücü yetmez, bir insan yaratmaya. Şüphesiz ki, böyle bir güç olsa olsa Evrenin Hükümdarı Zeus’tadır. O ki başı olan – Annesi Rheia babası Cronos- ama sonu olmayandır. O ki, kardeşlerini birbir yutan babasının, karnını yarandır.. O ki bir kadınla sevişmek için kılıktan kılığa giren -ki biz faniler bunu Zeus’tan öğrendik- , ölümlü ölümsüz kimseden rahmetini sevgisini esirgemeyen, karısı -Hera- olanları öğrenmesin diye de, “şarkı söyleyip, meşgul etmesini” tembihlediği her duyanın sesine hayran kaldığı bir nymph’ı, karısının başına musallat edendir (ki Hera, adına Echo derler tarrakası meşhur bu gariban nymph’ın asıl amacını gün gelip öğrenmiş ve onun o eşi benzeri olmayan, sırf duyabilmek için tanrıların seferber olduğu sesini almıştır. Bununla da kalmamış, Echo’yu sonsuza dek başkalarının dediklerini tekrarlamakla lanetlemiştir. Hera, aslında kötü bir kadın değildir. Onun bahtsızlığı da Zeus’ın eşi olmasıydı. Yazık.) Zeus’u anlatmaya devam edersek, insana fırsat kalmaz. Öyle, tanrılardan bahsetmeye başlayınca, insana sıra gelmiyor.
Çamur diyorduk.
Cura, nehir yatağında elinde insan suretine sahip bir parça çamurla otururken, bir gözü her daim nypmh’lar üzerinde olan Zeus çıkagelir. Cura, olanca sevimliliği ile, Zeus’a şekillendirdiği bu çamura can vermesini rica eder. Zeus, onu kıramaz. Velhasıl iş yarattıklarına isim vermeye geldiğinde, karar veremezler. Çünkü sahip olmak isim vermekle başlar. Cura, bedenini ben yarattım, isimini ben vermeliyim derken, Zeus canı veren benim sana ne oluyor, der. En nihayetinde, Cihanperver Cronos yardıma çağırılır. Cronos, madem bedeni sen verdin, öldükten sonra senin olsun diyerek, cesedi Cura’ya, hayatını ise Zeus’un çilekeş anası Gaia’ya verir. Diğer mevzuyu da velev ki onu çamurdan (humus) yarattınız, adı homo olsun diyerek, kapatır ve gider.
Ne var ki mevzu bu değil. Ama, bu mevzu, asıl mevzuyla o kadar alakasız da değil.
Cura, Persephone’nun gençliğidir. Saflığı, temizliği, kızlığıdır. Tabii buradan, kızlığı gidince, saf ve temiz değil mi artık gibi bir anlam çıkaran, feminist refleksleri olanlarınız olabilir. Kirlenmenin kızlıkla/kadınla bir ilgisi yok. Büyüyen her cins kirlenir.
Peki Persephone kimdir?
Asıl mevzu bu.
Persephone, nymph’ların en güzelidir ki nypmh’lar öyle böyle değil, çok ama çok güzeldir.
Antik Yunan’da nymph’lar güzellikleriyle ünlü perilerdir. Ürkektirler, masumdurlar, bıcır bıcır, minnoş minnoş, pofidik ayaklarıyla ordan oraya zıplar dururlar. Antik Yunan öyle harikulade bir yerdir ki, nereye gitsen bir nymph bulursun: dağ, su, orman… Her yer nymph doludur. Genellikle, nymph’lar tanrılar tarafından baştan çıkırılır. Batı’da baştan çıkardığın insan, sorgusuz sualsiz üzerindekileri de çıkarır. Bizdeki gibi, önce başta çıkarıcan, sonra tekrar baştan çıkarıcan, yeteri kadar çıkarabilirsen, belki tepesi atar da izin verir üstündekileri de çıkarırsın filan.. öyle değil.
Tanrılar, bir nymph’ı kıstırır, sonra onu baştan çıkarır ve sevişirler. Yunan Mitolojisinin büyük bir kısmı, bu cümle ile özetlenebilir; hatta, Tanrı yerine Zeus yazarsan %30′luk bir kayıp dışında yine gayet başarılı bir özetle işi kotarmış olursun.
Bir nymph’ı baştan çıkarmanın ilk şartı, Tanrı olmaktır. Her Tanrı, her nymph’ı baştan çıkaramaz ama illaki aralarından birini çıkarır. Tanrı bolluğu, nypmh’ları seçici kılar, yoksa tek bir tanrı olsaydı, hepsi, ayırt etmeksizin baştan çıkacak bir bilinç geliştirebilirdi. Zeus’un her bir nymph’ı baştan çıkarabilmesinin altında yatan gerçeğin de bundan pek bir farkı yok zaten.
Antik Çağ’dan günümüze gelirsek, aslında hiçbir şey değişmemiştir. Nymph’ı çıkar, yerine “güzel kadın” koy, Tanrı’yı çıkar yerine “güç, para, iktidar” koy…
Her güzel kadın, güçlü bir erkek tarafından baştan çıkarılmayı bekler. Tabii bu demek değildir ki, erkek Tanrı, kadın da Nymph’tır.
Burada yaşanan, mitologyanın sefil bir taklitidir.
Burada masumiyet yoktur çünkü kesilmiş rollerin altında adalet yoktur. Şüphesiz ki, biri çıkıp Zeus’a “Seni kim tanrı yaptı?” diye sorabilir ama tanrılara sorular her soru gibi bu soru da anlamsızdır. Tanrı katında her şey masumdur, çünkü orada her şey, pozitif temellerden yoksundur. Bir Tanrı, tanrı olduğu için, tanrıdır. Her şey bu kadar basittir.
Burada ise kimse Tanrı değildir. Tarih, kendini tanrı sananların, aslında öyle olmadığını kanıtlamakla geçer. Tarihten ders çıkarabilenler için, bu oyun ermiştir. Ne var ki, hala baştan çıkarılmayı bekleyen nymph’lar, tanrıya ihtiyaç duymaktadır.
Eşitlikçi fikirlerin önündeki en büyük engel, güç arayan güzel bir kadındır. Sanıyorum ki, önce kadın vardı, sonra tanrı icat edildi.
Nmyph bilincine sahip kadınlar var olmaya devam ettikçe, onları etkilemek için erkekler tanrı olmaya soyunacaktır. Antik Yunan’dan biz bunu öğrendik.
Tabii zaman zaman nmyph’lar da sever. Mesela Echo’nun dram dolu acı dolu hikayesi buna bir örnektir. Antik Yunan’ın en acılı simalarından Echo, bir gün ormanda bıcır bıcır ilerlerlen, nymph’lar arasında son derece popüler olan Narcissus’u görür. Hoppidi hoppidi, Narcissus’u takip eder ama Zeus’un uçkuru nedeniyle kaybettiği sesini çıkaramaz, mecbur ilk onun konuşmasını bekler. Narcissus, Echo’nun hışırtılarını duyar, “Kim var orada?” der. Echo, tekrarlar “Kim var orada?” Velhasıl, o zamana kadar bir sürü nypmh’ı reddetmiş olan Narcissus,  ”Çık bir olalım der,” sevinçle yerinden fırlayan Echo, koşarak Narcissus’a sarılır. Ama Narcissus, tam bir çok afedersiniz, “piç”tir. Dünyalar tatlısı, kaşıkla yenesi Echo’yu iter ve “Sen bana sahip olabileceğini mi sanırsın” diye haykırır. Echo, tekrarlar ve göz yaşları içinde koşarak uzaklaşır. Ağlayan bir nymph bin Louvre gücünde bir sanat eseridir. Şüphesiz ki böyle bir manzaraya tanık olanlar, dayanamayıp intihara teşebbüs eder. Hatta teşebbüs bile gözyaşları içinde yerini başarıya bırakır ki kurtalamayasın. Echo’nun bundan sonra başına gelenler ayrı bir dramdır. Ne var ki, Narcissus’un sonu da pek parlak olmayacaktır.
Kadınların, efendi adam yerine “piç” tercihinin temeli Echo ile Narcissus’un hikayesinde yatar. Narcissus elbette yakışıklı bir adamdır, gelgelelim Afrodit’in oğlu Adonis bile onun kadar popüler değildir (Her ne kadar Persephone’u kendine aşık etmeyi başarmış olsa da. Çok satanların, bunu kalitesine borçlu olmadığının ilk örneği budur.) Narcissus’un bu popülerliğinin sebebi, umursamazlığıdır. Narcissus hiçbir zaman bir nymph’ı baştan çıkarmak için uğraşmaz. O nymph’ların sevdiği ama birlikte bir gelecek düşlemediği adamdır.
Güzel bir kadın, kendine ilgi göstermeyen erkeklere daha çok ilgi duyar. Tabii o erkeğin yeteri kadar güç sahibi olması şartıyla. Narcissus’ta boş adam değildir hani; Nehir Tanrısı Cephisos’un, bir akşamüstü dalgalanan sularının rüzgarına hapsettiği nmyph Liriope’yi baştan çıkarmasından doğmuştur. Erkeklerin, güzel kadınlara zaafı vardır. Ne kadar güçlü olursan ol (Bkz. Zeus), güzel bir kadına karşı koymak güçtür. Güzel kadınlara, çekici gelen, erkeğin bu cüretkar umursamazlığıdır.
Ne var ki, Narcissus, bir nymph’a karşı koymanın tek yoludur ve kendisi bir gün su içmek için eğildiği nehirde yansımasını görüp, bu yansımanın sahibinin kendisi olduğunu anlayamadan, kendine hayran kalarak, suyu öpmek gibi abuk subuk triplere giren ve en nihayetinde oracıkta ölecek tıynette biridir.
Güzel bir kadına karşı koyarken samimi olabilmek, ancak kendi yansımana aşık olmakla mümkündür. Yoksa, diğer umursamazlıklar, en çok çabayla en az efor sarf etmektir. Yalandır, sahtedir, Narcissus’u taklit etmek, onun gibi popüler olmaya çalışmaktır.
Yani diyor ki, baban Nehir Tanrısı da olsa bir nmyph karşısında kazanamazsın.
Günümüzde tanrı kalmadı ya, her güzel kadına nymph demek de doğru olmaz. Nmyph’lar sahiplenilmek için sevmez. Onlar hür yaratıklardır. Günümüz güzel kadınlarının aksine kirlenmemiş ve masumdurlar çünkü baştan çıkarıldığı tanrıların, tanrı olmasından başka bir istekleri yoktur. Ve tanrılar, tanrı oldukları için tanrıdır.
Güzel kadınlar, hiçbir zaman bir nymph kadar saf kalamazlar. Nymph’lar için güzel olmak, sıradan bir durumdur. Onlar, güzel olduğunun farkında değildir. İnsanı en çok kirleten şey, güzel olduğunun farkına varmasıdır. Güzelliğinin farkında olan kadın, sevdiğinden değil, hak ettiğini düşündüğünden Tanrı (güç) arayışına girer. Artık samimiyetini kaybetmiştir. Ama bu öyle bir kayıptır ki, “Tanrı’yı kim sevmez” diyerek kendini samimiyetsizliğinin samimiyetine kolaylıkla ikna eder. Tanrıyı yeryüzünden silen toplumlarda, kadın-erkek eşitliği adı altında, kadınların öneminin azalmasının nedeni budur.
Kadına güzel olduğunu hissettirmezsen, senden tanrı olmanı beklemez.
Mevzu, evet, Persephone idi ama oraya gelemedik maalesef. Zaten konuları bağlamakta son derece yeteneksiz biri olarak, Yunan Mitoloji bana son derece elverişli bir zemin sunuyor.
Persephone’a bir dahaki yazıda geleceğim. Gelmem lazım. Bu güzeller güzeli, simin tenli, sonsuza-dek-kaşık-yapılası nymph’ın hikayesini bilmezseniz olmaz.
Keşke ilköğretime Yunan Mitoloji koysak da, gencecik beyinler milli tarih öğretileriyle, hayal gücü körelmiş, vicdansız birer militan olarak yetişmese.

Thursday, August 30, 2012

Suriye Cumhurbaşkanı Esed’in röportajının geniş özeti


Suriye Cumhurbaşkanı Esed’in röportajının geniş özeti
YDH- Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, ed-Dunya televizyonuna verdiği demeçte ülkede yaşanan olayları, bölgesel ve uluslar arası gelişmeleri değerlendirdi.


YDH- Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, ed-Dunya televizyonuna verdiği demeçte ülkede yaşanan olayları, bölgesel ve uluslar arası gelişmeleri değerlendirdi.
Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in ed-Dunya televizyonuna yaptığı açıklamalardan önemli bölümlerin çevirisini sunuyoruz.
“Sıradan vatandaşlar, durumu onun vehametine göre değerlendiriyorlar. Şiddet artınca durum onlar açısından vahim oluyor; şiddet azalınca durum onlar açsından daha iyi oluyor. Ama güvenlik operasyonları söz konusu olunca durum bu şekilde değerlendirilemez. Çünkü şiddet devam edebilir ya da artabilir; ama durum bir anda sakinleşebilir. Bunun tersi de mümkündür, yani sakin olan durumun bir anda şiddetlenmesi de mümkündür.
Onlar ülkeyi harabeye çevirmek istiyor. Bu yüzden Dera’dan başladılar, Humus’a gittiler. Sonra Şam’a, halep’e Deyr ez-Zor’a ve diğer illere gittiler. Kentleri birer birer denediler.
Ordunun katıldığı çatışmalar taktik, stratejik ve teknik açılardan son derece karmaşık çatışmalardır. Buna rağmen silahlı kuvvetler bu alanda büyük başarılar gösterdiler. Herkes olayların birkaç hafta, birkaç gün veya birkaç saat içinde bitirilmesini umuyor. Ancak bu mantıklı değil; çünkü biz bir bölgesel ve uluslar arası savaşla karşı karşıyayız, dolayısıyla da bunun kaderini belirlemek için zamana ihtiyacımız var. Ancak şunu söyleyebilirim ki biz ilerliyoruz. Durum iyileşti; ama henüz mesele hallolmadı.
Komşu ülkeler
Bazı komşu ülkeler Suriye’yi destekliyor; ama teröristlere ulaştırılan lojistiği tamamen durduramıyor. Bazıları kendileri kenara çekiliyorlar ve teröristlere yardım edilmesine göz yumuyorlar, bazıları ise bu yardımlara bizzat katılıyorlar.
Türkiye hükümeti, Suriye’de daha önce akan ve halen akıtılmakta olan kandan doğrudan sorumludur.
Biz Türkiye ile ilişki kurduğumuz zaman şahıslarla ya da hükümetlerle olan geçici ilişkiler peşinde olmadık. Yaklaşık asırlar süren gerilimli tarihe baktık ve bu gerilimleri ortadan kaldırmak istedik. Şimdi bazı yetkililerin cahilliği yüzünden geri mi dönmeliyiz, yoksa Türk halkıyla ilişkilere mi bakmalıyız. Türk halkı krizli dönemlerde bizi destekledi ve yapılan tüm medya propagandalarına rağmen bu tutumunu değiştirmedi. Biz öncelikle halklara bakmalıyız; çünkü hükümetler geçicidir. Hükümetlerle olan sorunlar geçicidir. Bu yüzden bu meselede infialle hareket etmemeli ve tepkisel olmamalıyız. Aksine halklarla olan ilişkimizi korumalıyız. Çünkü gerçekte bizi desteklemekte olan halklardır.
Bazı Suriyeliler halkların kendi hükümetlerine karşı tepki göstermesini bekliyor, bu doğru; ancak bunun için zamana ihtiyaç var. Şunu unutmamamız gerekiyor ki bu halkların kendisi de hükümetleriyle siyasi mücadele içerisinde bulunuyor. Gerçekçi olmalı ve kar-zarar hesabını iyi yapmalıyız. Halklarla olan ilişkilerimizi iyileştirmeliyiz. Gerçekleri aktararak bu halklara yardımcı olmalıyız. Halklar, Suriye’de yaşanan gerçekleri ve kendi yetkililerinin tutumlarının gerçekliğini anladığında kendi hükümetlerine karşı siyasi tutumlarında daha güçlü hareket edecektir.
Humus’ta yaşananlar diğer kentlerde yaşananlardan farklı değil. Suriye silahlı kuvvetleri kentlerde çatışmalara girdiğinde şu iki noktayı göz önünde bulundurmalıdır. Birincisi halkın can güvenliğini ikincisi de halkın malını korumalıdır.
Silahlı kuvvetlerin tüm gücünü kullanıp geniş alanları yerle bir etmesi doğru değildir ve olumlu sonuçlar doğurmaz. Bu tür çatışmalarda zamana ihtiyaç vardır. Öte yandan şunu da unutmamak gerekiyor ki özellikle Humus’ta silahlı gruplara yardımlar sürüyor; çünkü onlar Humus’u zaferlerinin merkezi görüyorlar.
Tampon bölge  
Tampon bölge her yer için söz konusu edilebilir. Suriye’nin kentlerinin çoğu sınır bölgelerindedir. Örneğin Deyr-ez Zor, Haseke, Rakka, Halep, İdlib ve Lazkiye bu şekildedir. Tampon bölge iki ülkenin anlaşmasıyla olabilecek bir şeydir. Biz Suriye hükümeti olarak herhangi bir bölgenin Suriye kontrolü dışında olmasına hiçbir zaman karar vermedik.
Ordunun bir bölgeye girmesi, ordunun o bölgeye girme gücünün olduğu anlamına gelmektedir. Onlar, Suriye’nin birçok bölgesinin kontrol dışına çıktığını söylüyorlar; ama ordu bu bölgelere kolayca girebilmiştir; dolayısıyla tampon bölge fiilen imkansızdır.
Suriye ordusunun görevi içeride ve dışarıda düşmana karşı koymaktır. Dünyadaki bütün silahlı kuvvetlerin görevi ülkenin korunmasıdır. Bu koruma sadece dış düşmana karşı yapılmaz. Her nerede olursa olsun her türlü düşmana karşı ülkeni korursun. Ordu bu aşamada işe dışarından değil, içeriden başladı.
Yabancıların planları doğrultusunda hareket eden her Suriyeli düşmana dönüşür. Yasalarda da bu suçu işleyenlerin cezası idamdır. Bu aşamada düşman faaliyetlerine içeriden başladı. Silahlı kuvvetler de doğal olarak içeride onlara karşı koymaktadır.
Suriye askeri operasyonlar için Rusya, Çin ve ABD’den yeşil ışık mı aldı?            
Suriye 1976’da Lübnan’a girdiği zaman da Suriye yeşil ışık aldı demişlerdi. Gerçek şudur: Suriye egemenliği ve ulusal güvenliği söz konusuyken dostlardan da düşmanlardan da yeşil ışık beklemez.
Suriye’deki gösterilerin 4-5 ay boyunca barışçı olduğu; ancak hükümetin sindirme politikası sebebiyle silahlı eylemlerin başladığı söyleniyor. Bu doğru değil. Gösterilerin ilk haftalarında güvenlik görevlileri ve polisler şehit edildi. Bunlar göstericilerin sloganlarıyla mı şehit oldu? Bunlar mermilerle şehit edildi. Ama o dönemde insanların silahlandırılma şekli de hedefi de farklıydı. O dönemde asıl hedef, göstericilere ve güvenlik güçlerine ateş açılarak halkın tahrik edilmesiydi. Halk ve güvenlik güçleri karşı karşıya getirilerek her iki taraftan daha fazla can kaybı olması ve hükümete karşı düşmanlık oluşturulması hedeflendi.
Bu plan başarısız olunca örneğin baba Amr’da ve silahlı kuvvetlerin bulunmadığı diğer bölgelerde bölgesel isyanlar başlatıldı. Bu da başarısız oldu bu kez de halk arasında korku ve dehşet yaratmak için terör, yol kesme, adam kaçırma başladı. Halka gıda, yakıt ve diğer ihtiyaç maddelerinin ulaştırılması engellendi, sabotajlar yapıldı.
Hükümet ihmal mi gösterdi?
Hükümet ihmal göstermedi, silahlı kuvvetler, Dera’da olayların şiddetleneceğini fark ettiği anda hiç tereddüt etmeden müdahale etti. Bazıları bizim o zaman da tıpkı şimdiki gibi davranmamız gerektiğini söylüyor. Bu mantıksızdır. O dönemdeki durumla şimdiki durum farklıdır.
Başlangıçta birçok insan aldatılmıştı, bu ülkede yaşananların Arap Baharı olduğunu ve silahlı kimselerin olmadığını sanıyordu. Halkın olayların bilincinden yoksun olması hükümetin sorunuydu. Hükümete yardımcı olan şey, son aylarda halkın büyük bir kesiminin meselenin gerçekliğini anlaması oldu. Ülkenin siyasi ve güvenlik şartları da halkın olaylara bakışı da değişti. Halk artık Suriye’de yaşananların ne bir devrim ne de bahar değil bir terörist saldırı olduğunu anladı.
Ülkedeki şartları istismar edenlere uyarı
İş adamlarıyla kriz zamanlarında ortaya çıkan şartları kendi yararına kullanmaya çalışan kişileri birbirinden ayırmak gerekiyor.        Birtakım hırsızlıklar ve yanlışlıklar ortaya çıkarıldı. Bunların failleri mercilere teslim edildi. Kim olursa olsun suç işleyenlerin ve krizin sürmesi için çalışanların dosyası yargı sürecinde olmalıdır.
Krizin uzamasına rağmen neden atamalarda sorunlar yaşanıyor ya da liyakatli olmayan kişiler atanıyor?         
Bu meselenin iki yönü var. Birisi gerçekçi, diğeri ise gerçekçi değil. İşin gerçekçi kısmı şu ki biz Suriye’de insan kaynaklarını bilimsel bir şekilde yönetemiyoruz. Bu başlı başına bir bilimsel alandır; şu anda bu meselede nihai çalışmalar içindeyiz. En yukarıdakinden en aşağıdakine tüm yetkililerin denetlenmesine dikkat etmeliyiz. Bu iş şimdiye kadar yalnızca yukarıdakiler, yani yalnızca resmi yetkililer tarafından oluyordu; ama bu yeterli değil. Denetlemenin aşağıdan da halktan da olması gerekiyor. Basın çeşitli aşamalarda bu denetleme rolünü ifa etmeye çalıştı; ama bu sadece genel konularda yazı yazmakla mümkün değildir. Basın daha eksiksiz bir rol oynamalıdır. Kanıtlar, belgeler sunmalıdır. Basının bu işlerde başarılı hareket etmesi için hükümetin de şeffaf davranması gerekmektedir.
Ülkeden kaçanlar
İsimleri bir kenara bırakalım, ülkenin geleceğinin çok karanlık olduğunu farz edelim, vatanı terk etmemiz doğru mudur? Şimdi ülkeden ayrılanlar diye gündeme getirilen meseleye değinelim. Ayrılma meselesi kişilerin kurumlara karşı başkaldırmasıyla olur. Suriye’de böyle bir şey gerçekleşmemiştir. Suriye’de olan şey makam sahibi bazı kişilerin yurt dışına kaçmasıdır. Bu, kaçmaktır; ayrılmak değil. Ayrılmak içeride olur, dışarıda olmaz. Giden kişilerin tamamı firaridir.
Peki kimler firar ediyor? Ya fasit ve rüşvetçi olup da kendisine para verilenler, ya da teröristlerin tehditlerinden dolayı korkanlar ve ülkenin geleceğinden ümidini kesenler firar etti. Bazılarının da talepleri ve beklentileri vardı; ama bunları elde edememişlerdi ve kişisel beklentilerini ve çıkarlarını temin edebilmek için kaçtılar. Kaçanlar, yaz zayıf veya işe yaramaz olanlardır. İyi ve vatansever insanlar yurt dışına kaçmıyorlar. Aslında bu firarlar bir bakıma iyi oldu, hükümetin ve genel anlamda da ülkenin temizlenmesine yaradı. Dolayısıyla bu firarlardan endişe duymamak gerekiyor.
Bu tür insanların kaçması olumlu bir şeydir. Böylesi bunalımlı dönemlerde bu tür adamların kendi mahiyetlerini ortaya koyması doğaldır. Biz bu tür durumlarla ilgili öngörülü olmalı ve buna karşı iyimser bakmalıyız.
Suriye’ye neden bu kadar geniş çaplı saldırı oluyor?
Bu, Suriye tarihiyle ilgili bir meseledir. Bu ülke Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası olduğu zaman da bu tür saldırılara mazur kalmıştı. Suriye, stratejik bir bölgedir. Fransızların çekilmesinden ve bağımsızlığın kazanılmasından sonra bu bölgede olan tüm darbeler buraya hakim olmak isteyen yabancıların himayesinde oldu.
8 Mart Devrimi’nden sonra Suriye bağımsız bir yol tuttu. Bu politika reform hareketiyle istikrara kavuştu, Suriye’ye yönelik saldırılar da şiddetlendi. Şu an biz muhtelif tutumlarımızın bedelini ödüyoruz. Bunlardan bazıları Direniş ve İran’la ilgili ilkesel tutumumuzla ilgilidir. Batı bu tutumumuzdan hoşlanmadı.
Bu da bir yana biz Libya’ya yönelik son saldırıdaki tutumumuzun da bedelini ödüyoruz. Biz Arap Birliği içerisinde bu saldırıya karşı olan tek tavır sahibi ülke olduk. Biz 2008 ve 2010 yıllarının da bedelini ödüyoruz. Batı bu yıllarda bize yönelmişti; fakat onların asıl hedefi, Suriye konusunda tutum değişikliğine giderek kendi hedefine ulaşmaktı.
Onlar Lübnan Direnişine karşı komplo yapmak istediler, İran Suriye ilişkilerine darbe vurmak istediler. Bu işte başarısız olunca Arap Baharı’nı kamuoyuna Suriye’ye karşı gerekçe olarak kullandılar.
İran’dan ve direnişten uzak durmamızı istediler   
Onlar, sürekli olarak bizden İran’dan uzak durmamızı istediler; ama bizim cevabımız açıktı. İran, bizim yanımızda yer aldıkça ve bizi destekledikçe İran’dan uzaklaşmayız. Onların istekleri ilkesel açıdan mantıksızdı. Onların bir diğer isteği, İran’ın nükleer programına komplo yapılmasıydı. Biz, bu meseleye hiç karışmadık. İran da bu meseleyle ilgili olarak bizden bir yardım istemedi. Bu mesele bölgesel değil, uluslar arası alanla ilgilidir. Suriye’den İran’ı kendi zararına olacak şeyler yapmasına ikna etmesini istediler. Fakat biz buna geleceğe yönelik çıkarlarımız ve ulusal güvenliğimizle alakalı bir mesele olarak baktık. Çünkü İran’ın nükleer programını engellemeye yönelik çabalar, gelecekte bizim için de söz konusu edilecekti.
Onların Suriye’den istediği şeylerin bir kısmı da direnişle ilgiliydi. Bizden, Lübnan’da ve Filistin’de direnişi dizginleyecek komplolar kurmamızı istediler. Fakat biz bunların tümünü reddettik.
Suriye’ye uygulanan yaptırımlar
Şüphesiz Suriye’ye uygulanan yaptırımların olumsuz etkileri olacak. Ama bunların etkileri bizim bu şartlara sağlayacağımız uyum ölçüsünde olabilecek. İran’a bakarsanız bu ülkenin on yıllardır yaptırımlar altında ilerlediğini görürsünüz. Bizim şartlara uyum sağlama kapasitemiz var. Biz tarihimiz boyunca birçok bunalımı geride bıraktık.
Muhaliflerle müzakere
Bu meselenin uzun bir hikayesi var. Bunalımın en başında tüm gruplarla ve şahıslarla diyalog kurmak istedik. Biz bu meseleyi tüm Suriye halkının elde etmek istediği siyasi değil, milli bir mesele olarak ortaya koyduk. Her düzeyde diyalog söz konusu edildi. İyi niyetle de kötü niyetle de bize nasihate gelenler oldu. Diyalog meselesini söz konusu ettiler, biz de diyalog için çaba gösterdik.
Bu noktada muhalifleri gruplara ayırdık. Bazı muhalifler, bizimle olan tüm ihtilaflarını ülke çıkarları için bir kenara bırakarak diyaloga öncelik veren milli muhaliflerden oluşuyor. Bu muhaliflerden bazıları seçimlere katıldılar, parlamentoya ve kabineye girdiler.
Bunlara karşı milli olmayan muhalifler de var. Onlarla doğrudan temasa girmedik. Halk daha sonra bu muhaliflerin kimler olduğunu anladı. Bu muhalifler başlangıçta reform istediler, anayasada reform talep ettiler. Onlar bizim buna karşı çıkacağımızı sandılar. Ondan sonra diyalog süreci başlattık, fakat onlar diyalogu reddettiler. Sadece kendileriyle hükümet arasında diyalog olmasını başka grupların buna katılmamasını istediler. Onlar bu şekilde kendilerinin halkın dostu bizim ise halkın düşmanı olduğumuz algısını yaratmaya çalıştılar.
Muhaliflerden bazıları o dönemde etkin olan Batılı büyükelçiliklerle sürekli irtibat halindeydi. Bu büyükelçilikler onlara bu rejimin birkaç haftalık ömrü var deyip diyaloga girmemelerini söylediler. Onlardan bazıları Mısır’a, bazıları Körfez ülkelerine gittiler. Diyalog süresine girmemek için para aldılar.
Bizim açımızdan diyalog yolu hala açıktır. Ancak dürüst olmaları ve Suriye için bir çözüm ortaya koymaları şartıyla daha önce diyalogu reddedenler yeniden diyaloga dönebilirler. Ortaya konan çözüm planlarını görüşmeye hazırız. Örneğin İran bir çözüm planı ortaya koydu. Biz bu ülkenin bölgedeki rolünden konumundan dolayı bunu destekledik. Birçok taraflar birçok plan sundular onların ise bizim açımızdan hiçbir değeri yoktu ve onları reddettik. Bu bunalım, bazılarının bu sayede kendine bir konum elde etmek istediği bir şey olmamalı.

Tuesday, August 28, 2012

Ayşe Hür " Cumhuriyet’in ‘azınlık raporu’ "

Hrant Dink Davası’nda çıkan karar aslında beni şaşırtmadı. Çünkü bu topraklardaki gayrımüslim düşmanlığının köklerinin ne kadar derinde, dallarının ne kadar yaygın olduğunu biliyorum.

resim

 Hrant Dink Davası’nda çıkan karar aslında beni şaşırtmadı. Çünkü bu topraklardaki gayrımüslim düşmanlığının köklerinin ne kadar derinde, dallarının ne kadar yaygın olduğunu biliyorum. İktidar partisinin tepkileri yatıştırmak için kullandıkları “Yargıtay aşaması” sürecinin nasıl biteceğini de tahmin ediyorum. Çünkü hem AKP’nin Ergenekonlaşmış bu devletle giderek nasıl bütünleştiğini görüyorum, hem de Yargıtay’ın Pınar Selek, Uğur Kaymaz, Baskın Oran, N.Ç. başta olmak üzere daha nice dava hakkında verdiği kararları biliyorum. Bu hafta Cumhuriyet tarihi boyunca, devletin gayrımüslimlere karşı işlediği suçların özet bir dökümünü yapacağım. Böylece işimizin ne kadar zor olduğunu görüp tekrar derlenip toparlanalım.

» 16 Mart 1923’te
, Mustafa Kemal Adana’da esnafa yaptığı konuşmada “Memleket en sonunda yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı. Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir” dedi. Böylece Cumhuriyet’in azınlık politikalarının çerçevesi belirlenmiş oldu.

» Haziran 1923’te
, Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı. Gayrımüslim azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlandı. Karar öyle ani olmuştu ki, pek çok kişi kısıtlamalar yüzünden memleketine dönemedi, gittiği yerde mahsur kaldı. Bu yetmezmiş gibi Yahudilerin Filistin’e göçmelerine de engeller konuldu.

» Eylül 1923’te
, Kilikya (Adana havalisi) ve Doğu Anadolu’dan savaş sırasında göç eden Ermenilerin geri dönüşünü yasaklayan bir kararname çıkarıldı.

» Aralık 1923’te
, Çorlu’da yaşayan birkaç yüz kişilik Yahudi cemaatine şehri 48 saat içinde terk etmesi emredildi. Hahambaşılığın müracaatı üzerine karar ertelendi ancak benzer bir karar Çatalca için alındı ve hemen uygulandı.

» 24 Ocak 1924 
tarihli Eczacılar Hakkındaki Kanun’la eczane açma yetkisi “Türk bulunma” meselesine bağlandı.

» 3 Mart 1924 
tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu uyarınca 40 kadar Fransız ve İtalyan okulu kapatıldıktan sonra sıra azınlık okullarının binalarının onarımında, genişletilmelerinde, yeni binalar yapmalarında kısıtlamalara geldi. Okul programları ve sınavlar MEB tarafından denetlenmeye başladı.

» 3 Nisan 1924’te
, kabul edilen Avukatlık Kanunu uyarınca 960 avukat iyi ahlaklı olup olmadığı açısından değerlendirildi ve sonuçta 460 avukatın çalışma izni iptal edildi. Böylece Yahudi avukatların yüzde 57’si, Rum avukatların üçte biri işsiz kaldı. (İşsiz kalan Ermeni avukat sayısı öğrenilemedi.)

» 29 Ocak 1925 gecesi
, Fener Rum Patrikliğine seçilen Araboğlu Konstantinos bir trene bindirilerek Selanik’e gönderildi. Suçu, hükümetin hoşuna gitmeyen biri olmasıydı. Bu durum, Yunanistan tarafından Lozan’ın ihlali olarak La Haye Adalet Divanı’na ve Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ancak Türkiye’nin “Patrikhane’yi de sınırdışı etme” tehdidi savurması üzerine Yunanistan şikâyetlerini geri çekti ve Patrik “kendi isteğiyle istifa etmiş” gibi yapılarak konu kapatıldı.

» 22 Nisan 1926’da
, ticari yazışmalarda sadece Türkçe kullanılmasını mecburi kılan kanundan sonra idari kadrolarda çalışan ve Türkçe yazı diline hâkim olmayan gayrımüslimler işten çıkarılmaya başlandı. Bu yönetmelik uyarınca işten çıkarılan Rumların sayısı beş bindi.

» 17 Şubat 1926’da
, Medeni Kanun’un kabulünden sonra, Ermeni, Yahudi ve Rum cemaatleri, birbiri ardı sıra, Lozan Barış Antlaşması ile kendilerine tanınan azınlık haklarından vazgeçtiklerini açıklamaya zorlandılar.

» 1 Ağustos 1926’da
, devletin Lozan Barış Antlaşması’nın yürürlüğe girdiği 23 Ağustos 1924’ten önceki tarihlerde gayrımüslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu ilan edildi.

» 17 Ağustos 1927’de
, Elza Niyego adlı 22 yaşındaki Yahudi kızı, kendisine âşık olan ve uzun süredir taciz eden evli ve torun sahibi Osman Ratıp Bey tarafından öldürüldü. Olayın devlet tarafından örtbas edilmeye çalışıldığını gören Yahudi cemaatinin ilk kez sesini çıkarmaya cesaret etmesi üzerine, gazetelerde yoğun bir Yahudi düşmanı kampanya başlatıldı. Bazı Yahudiler “Türklüğe hakaret ettikleri” gerekçesiyle mahkemeye verildiler.

» 13 Ocak 1928’de
, rejimin gözüne girmek isteyen bir grup Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi öğrencisinin aldığı karar uyarınca, birden vapur, tramvay gibi toplu taşıma araçlarına “Vatandaş Türkçe Konuş!” yazılı pankartlar asılmaya başladı. Dönemin gazetelerinde “Türkçe Konuş!” hitabına tahammül edemeyen “sözde vatandaş”lardan şikâyet ediliyordu. Bu tarihten itibaren kampanyanın gereklerine uymadıkları gerekçesiyle pek çok gayrımüslim hakkında Türklüğü tahkir davası açıldı.

» 11 Nisan 1928 
tarihli Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun’la doktorluk “Türk olma” şartına bağlandı. Böylece gayrımüslimler doktorluk yapamaz oldular.

» Eylül 1929’de
, Defterdarlık, Yahudi okullarını, Or Ahayim Hastanesi’ni, Ortaköy Yetimhanesi’ni ve sinagogları ticari müessese sayarak bunlara yapılan bağışları ve intikalleri vergilendirmeye karar verdi. Uygulama geriye doğru, 1925 yılından başlatıldı. Bu yüksek vergileri ödeyemeyen Hahambaşılığa haciz geldi. Hükümetin baskıları sürdü ve bağışlar sıkı takibe alındı.

» 1929-1930
 arasındaki 18 ay içinde Türkiyeli Ermenilerden 6.373 kişi Suriye’ye göç etmek zorunda kaldı.

» 18 Eylül 1930’da
, Adalet Vekili Mahmut Esat Bozkurt, Ödemiş Yaylası’nda “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır” şeklindeki ünlü vecizesini söyledi.

» Ekim 1930
’daki Belediye seçimleri sırasında yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) listesinde altı Rum, dört Ermeni ve üç Yahudi olması üzerine, iktidardaki CHF şiddetli bir gayrımüslim karşıtı kampanya başlattı. Parti kuruluşundan 99 gün sonra kendini feshetmek zorunda bırakıldı ama gayrımüslimlere kızgınlık bitmedi.

» 11 Haziran 1932’de
, yürürlüğe konan Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkındaki Kanun’la yabancıların bazı mesleklerde çalışmaları yasaklandı. Bu durum özellikle Yunan uyruklu serbest meslek erbabını, küçük esnaf ve sokak satıcılarını kapsıyordu.

» Kasım 1932’de
, İzmirli her Yahudi’ye Türk kültürünü benimsemeye ve Türk diliyle konuşmaya söz veren birer taahhütname imzalatıldı. İzmir Yahudilerini Bursa, Kırklareli, Edirne, Adana, Diyarbakır, Ankara Yahudileri izledi.

» 1933’te
, Mardin’deki Süryani Patrikliği, gizli ve açık baskılara dayanamayarak “cemaatin arzusu doğrultusunda”, “görülen lüzum üzerine”, “muvakkaten” (geçici olarak) Mardin’den Suriye’deki Humus’a taşındı. Ancak o günden beri geri dönmesi mümkün olmadı.

» 14 Haziran 1934’te
, kabul edilen ve ülkeyi “Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşanlar” (has Türkler), “Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşmayanlar” (Kürtler) ve “Türk kültüründen olmayan ve Türkçe konuşmayanlar” (gayrımüslimler ve diğerleri) olarak üçe bölen İskân Kanunu’ndan sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki Rumlar ve Ermeniler, kendileri için uygun görülen bölgelere sürüldüler.

» 21 Haziran-4 Temmuz 1934’de
, Irkçı Cevat Rıfat Atilhan ve Nihal Atsız gibi ırkçı yazarların Yahudi aleyhtarı ve ırkçı yazılarla galeyana gelen kitleler, Çanakkale, Gelibolu, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, Babaeski’de Yahudilere saldırdılar. Olaylarda Yahudilere ait evler ve mağazalar yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi, bir haham öldürüldü. CHF Trakya teşkilatının örgütlediği anlaşılan olaylar sonucu 15 bin Yahudi, mal ve mülklerini geride bırakıp can havliyle başka şehirlere, ülkelere kaçmak zorunda kaldı. Olaylar yatıştığında bilanço ortaya çıktı. CHF’nin hazırladığı bir rapora göre Trakya ve Çanakkale’de yaşayan 13 bin Yahudi’den üç bini İstanbul’a göçmüş, pek çok kişi mallarını yağmalarda, mülklerini ise yok pahasına sattıkları için kaybetmişlerdi.

» 
24 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir ilana bakılırsa, Ankara Askerî Baytar Mektebi’ne alınacak öğrencilerde aranan özelliklerden biri “Türk ırkından olmak” idi.

» 
6 Eylül 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan Türk Kuşu Direktörlüğü’ne alınacak tayyare öğretmenlerine dair bir başka ilanda ise ifade biraz daha rafine hale gelmiş ve “Türk soyundan olmak” haline dönmüştü.

» Ağustos 1938’de
, hükümet “Tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tâbi tutulan Musevilerin bugünkü dinleri ne olursa olsun Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır” diyen 2/9498 numaralı kararnameyi çıkardı. Ülkenin tek resmî haber ajansı Anadolu Ajansı’nda çalışan 26 Musevi personelin işine son verildi. Gazete ve dergilerde genel olarak azınlıkları, özel olarak da Yahudileri ülkenin çektiği sıkıntıların sorumlusu gösteren yazı ve karikatürlerde patlama oldu.

» 
1938-1939’da, yaklaşan savaşta milli güvenliği tehdit edecekleri gerekçesiyle, Anadolu’nun kırsal bölgelerinde yaşayan gayrımüslimler büyük şehir merkezlerine nakledildiler. Büyük şehirlerin yaşam koşullarına ayak uyduramayanlar ülkeden göç etmek zorunda kaldı.

» Temmuz 1939’da
, Hatay’ın Türkiye’ye katılması sırasında bölgedeki Ermeniler baskılar sonucu Suriye’ye göç ettiler.

» 8 Ağustos 1939’da
, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin’e taşırken, yolda karşılaştığı bazı sorunlar yüzünden İzmir’e sığınmak zorunda kalan Parita gemisi, yolcuların “Bizi öldürün ama geri göndermeyin” haykırışlarına rağmen 14 ağustosta iki polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldı. Gemi çıkarılırken CHP’ye yakın Ulus gazetesi “Serseri Yahudiler İzmir’den gitti” diye başlık atmıştı.

» 28 Aralık 1939’da
, Erzincan’daki büyük depremde onbinlerce kişinin öldüğünü duyan Tel-Aviv, Hayfa, Buenos Aries, New York, Cenevre, Kahire ve İskenderiye’deki Yahudi cemaatleri aralarında topladıkları paraları, giyim eşyalarını Türkiye’ye yolladılar. Ancak gazetelerde Yahudilerin bu tavrını alaya alan, altında kötü niyet arayan yazılar, karikatürler boy gösterdi.

» 12 Aralık 1940’ta
, Romanya’nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul’a varan “yüzen tabut” namlı Salvador’un (aslında 40 kişilik bir tekneydi) bir mil bile gidecek hali olmadığı açık olduğu halde Türk makamları, gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı. Sonuç hazindi: 13 aralık günü Silivri açıklarına şiddetli fırtınaya yakalanan Salvador’un parçalarından tam 219 ölü toplandı.

» 22 Nisan 1941’de
 bir gün kapılarında beliren jandarmalar tarafından 12 bin gayrımüslim erkek, sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen altyapısız kamplara gönderildiler. “İstanbul’u unutunuz!” diye bağıran çavuşları ve subayların sesi dönemi yaşamış tüm azınlıkların belleğine yerleşti. 20 Kur’a İhtiyatlar denen bu “askerler”, Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırıldılar ve ancak 27 Temmuz 1942 günü terhis edildiler.

» 15 Aralık 1941
, Köstence limanından aldığı 769 Romen Yahudi’sini Nazi zulmünden kaçırıp Filistin’e götürmek isteyen Struma gemisi Türk makamlarının yolcuların karaya çıkmalarına izin vermemeleri üzerine, 2,5 ay Sarayburnu açıklarında hastalıkla ve ölümle pençeleştikten sonra zorla Karadeniz’e çıkarıldı. 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edilen Struma 24 Şubat 1942 günü, saat 02:00’de kimliği bilinmeyen denizaltılarca batırıldı. Faciadan sadece bir kişi kurtuldu. Parita, Salvador ve Struma gibi mülteci gemilerine reva görülen muamele, aynı zamanda Türkiye Yahudilerine verilmiş bir mesajdı.

» 11 Kasım 1942’de
, Şükrü Saracoğlu Hükümeti, savaş sırasında ortaya çıkan mali sorunları aşmak gerekçesiyle Varlık Vergisi’ni çıkardı. Vergi mükelleflerinin yüzde 87’si gayrımüslimdi. Ermeni tüccarlar kapital güçlerinin yüzde 232’si, Yahudi tüccarlar, yüzde 179’u, Rum tüccarlar yüzde 156’sı, Müslüman-Türk tüccarların ise sadece yüzde 4,94’ü oranında vergilendirilmişlerdi. Vergilerini ödeyemeyenler Aşkale, Sivrihisar, Karanlıkdere kamplarına gönderildiler. Mart 1944’e kadar süren “Varlık Vergisi Faciası” sırasında kimi malını, kimi canını, kimi onurunu, kimi Türkiye’ye inancını yitirdi.

» 1946
 yılında ilk kez üniversite mezunu gayrımüslimlerin yedek subay olarak askerlik yapmasına izin verildi. Bu demekti ki, daha önce gayrımüslimlere bu yol kapalıydı. Ancak o tarihten bu yana TSK’da gayrımüslim bir komutana rastlanmadı.

» 1946’da
, CHP’nin 9. Bürosu tarafından yayımlanan “Azınlık Raporu”nda “İstanbul’da özellikle Rumlara karşı ciddi tedbirler almalıyız. Bu anlamda söylenecek tek bir cümle var: İstanbul’un fethinin 500. yıldönümüne kadar bu şehirde tek bir Rum bile kalmamalıdır” deniyordu. Rapora göre bu sorunun çözümüne geçilmeden önce Anadolu’nun geri kalan kısmı da gayrımüslimlerden arındırılmalıydı.

» 1948’de
, Yahudiler yeni kurulan İsrail’e, Ermeniler ise Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne göç etmeye kalkınca, yıllardın onları kaçırtmak için her şeyi yapan devlet ve devlet güdümlü basın bu sefer de göçmek isteyenleri “hain” gösteren yayınlara başladılar.

» 6-7 Eylül 1955 günlerinde
, Kıbrıs’la ilgili olarak Londra’da toplanacak üçlü konferansta Türkiye’nin “elini güçlendirmek” için ağırlıklı olarak İstanbul Rumlarına yönelik büyük bir yağma harekâtı örgütlendi. Ancak olaylar İzmir, Adana, Trabzon gibi merkezlere de yayıldı ve sadece Rumlar değil Ermeniler ve Yahudiler de saldırılardan nasiplerini aldılar. Kimi kaynaklara göre üç, kimine göre 11 kişi öldü, yaklaşık 300 kişi yaralandı, yüzlerce kadına tecavüz edildi. Resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayrı resmî rakamlara göre yedi bine yakın bina saldırıya uğradı. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin bir milyar liraydı.

» 
1964’te, Kıbrıs Olayları’nın etkisiyle Türk-Yunan ilişkilerinin gerginleştiği ve ünlü Johnson Mektubu’nun Türkiye’yi köşeye sıkıştırdığı günlerde, Atatürk ve Venizelos arasında 1930 yılında imzalanan “Dostluk Antlaşması” bir hükümet genelgesiyle, Türk hükümetince tek taraflı olarak iptal edildi. Türkiye’de doğup büyümüş, burada ticaret yapan, esnaflık yapan, emekçilik yapan Yunanistan vatandaşı on binlerce Rum sınırdışı edildiler. Sürgünlerin yanlarına bir bavul ve 200 lira almalarına izin verilmişti. Onlarla evli Türk vatandaşı Rumların da ülkeyi terk etmesiyle Rum cemaati yok olma noktasına geldi.

» 
1974’te, İstanbul’daki Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Yönetim Kurulu ile Hazine arasındaki bir dava nedeniyle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun verdiği bir kararda Türkiye’deki gayrımüslim vatandaşlar “Türk olmayanlar” olarak değerlendirildi.

» 
1984’te, Fener Rum Patrikhanesi, Heybeliada Ruhban Okulu’nun masraflarını karşılayamadığını söyleyerek kapatılması için izin istedi ancak o güne kadar okulu kapatmak için elinden geleni yapan hükümet, Lozan Barış Antlaşması, diğer ikili anlaşmalar açısından ve “mütekabiliyet ilkesi” açısından bunun mümkün olmadığını ileri sürerek, bu talebi kabul etmedi. Bugün bir tek öğrencisi olmadığı halde Milli Eğitim Bakanlığı’nca atanan okulun Türk yöneticisi her gün göreve gitmekte. Patrikhane de okulu açık tutmak için masraf yapmaya devam etmekte.

» 1985-1990
 arasında PKK’ya karşı korucu olmayı reddettikleri için topraklarına el konularak yerlerinden edilen “Melek Tavusa Tapan” Yezidiler kitlesel olarak Batı ülkelerine göç etmek zorunda kaldı.

» 2000’li
 yıllarda Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının önde gelen konularından biri “Misyonerlikle mücadele” idi.

» 15 Kasım 2003
, Şişli’deki Beth İsrail Sinagogu ile Galata’daki Neve Şalom Sinagogu’na iki Müslüman Türk teröristi tarafından intihar saldırısı yapıldı, eylemciler de dâhil 25 kişi öldü, 300’den fazla kişi yaralandı.

» 5 Şubat 2006
, Trabzon’daki Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro 16 yaşında bir genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

» 19 Ocak 2007’de
, AGOS’un başyazarı Hrant Dink öldürüldü.

» 18 Nisan 2007
, Malatya’da yedi “milliyetçi” genç Hıristiyanlıkla ilgili yayın yapan Zirve Yayınevi’ni basarak üç büro çalışanını vahşice öldürdüler.
Şimdi bu tarihçeye bakınca Hrant Dink Davası’ndan çıkan karara şaşırılır mı? Sizi bilmem ama başta da dediğim gibi ben şaşırmadım.

hurayse@hotmail.com