Saturday, October 3, 2015

Değişen Suriye denkleminde kaybedenler: Rüzgar eken fırtına biçer – Hamide Yiğit

“Türkiye Suriye’ye ihraç ettiği savaşın geri dönüş ile karşı karşıyadır. Suriye’de ektiğini şimdi biçme zamanı. Türkiye’de özgürce dolaşan silahlı savaşçıların Türkiye’den Suriye’ye gidişi olduğu gibi dönüşü de olacaktır”
Suriye savaşında güç dengelerinin değiştiği bugünlerde en çok konuşulan konu, Erdoğan’ın düne kadar “Esed’i meşru görmüyorum, ne şimdi ne de Suriye’nin geleceğinde O’nun bir yeri olduğunu kabul etmiyorum” tekerlemesinden, tarihe geçecek olan meşhur “Suriye’de geçiş sürecinde belki Esed ile gidilme gibi bir şey olabilir” gevelemesine nasıl geldiğidir.
Erdoğan’ın Moskova’ya gerçekleştirdiği bir ziyaretle aniden Suriye politikasını değiştirmesinin basit bir açıklaması olmalı diye düşünenler olduğu gibi, bunu derin ve karmaşık bulanlar da vardır. Oysa rahatlıkla söylenebilecek tek şey, Erdoğan’ın Suriye politikasının iflas ettiğini kabul etmeyip Türkiye’de sergilediği o kibirli halinin Moskova’da beş para etmediğini anlamasıdır. Çıkışta, öğretmeninden azar işiten bir öğrenci pozisyonunu andıran haliyle kameralara sadece geveledi denilebilir. AKP’nin bütün gücüyle yüklendiği Suriye savaşında elde sıfır bile bırakmayıp eksilere düştüğü bir dönemde Erdoğan’ın bu ani dönüşünün sebepleri ne olabilir? Biriken birçok sebep olabileceği gibi bu “çark etme” için ileri sürülen genel kanaatler şu yöndedir:
Yalnız kalma korkusu
Birincisi; Erdoğan’a rol verip “önden buyur” diyen bütün tarafların Suriye politikasında değişikliğe gittikleri bir süreçte AKP’nin kendi eliyle yarattığı ve kontrol edilemez boyuta getirdiği cihatçı terörle baş başa kalacağı endişesi önemli bir sebeptir. Çünkü Erdoğan, Suriye’ye karşı cihatçı gruplara sınırsız destek verirken bu projenin yarım kalacağını ve Türkiye topraklarını mesken edinen onca cihatçı birikimin kendi elinde patlayacağını hesap edemedi. Sadece bu “mücahitlerin” Suriye yönetimini devirip “iktidarcıklar” kuracaklarını ve bu iktidarcıkları da kendisinin belirlemeye devam edeceğini hesapladı. AKP açısından yeni Osmanlıcılık hayalleri yıkıma uğradıkça, asgari düzeyde de olsa illaki gerçekleştirme hırsından dolayı bu cihatçı gruplarla kurulan ilişkinin kontrolsüzlüğü de başlı başına bir sorun haline gelmiş durumdadır. Bu yüzden bütün bunların faturasını en ağır ödeyecek olan ülkenin Türkiye olduğu açıktır. Erdoğan bu faturanın ağırlığını tek başına taşıma riskiyle karşı karşıya kalacağını bildiği için müttefikleriyle yükü paylaşma umudunu yitirmemek adına “Esad’lı çözüm” korosuna cebren dahil oldu denilebilir.
İkinci olarak, Almanya’dan başlayan ve Fransa’yla devam eden; “geçiş sürecinde Esad çözümün bir parçası olmalıdır” biçiminde tezahür eden Suriye politikasındaki dümen kırmanın Erdoğan üzerinde yarattığı hayal kırıklığı ve çaresizlik hali etkendir. AKP elbette ki bu durumda tek başına “Esed’le zinhar olmaz” inadını sürdüremezdi. Belli olan şu ki, bugüne kadar gözünü karartıp hesapsızca Suriye bataklığına daldığı gibi, yine aynı hesapsızlık ve gözü karalıkla; “ben Esed’i yıkıp Emevi Camii’nde namaz kılana kadar durmam!” diyemeyecek kadar yalnızlaşmıştı. Bu durumda Erdoğan’a tek şey düşer, o da tez zamanda çark etmektir…
Bu çark etmenin yalnız kalma korkusundan mı, yoksa Suriye karşıtı küresel ittifakın “birlikte yürüdük, birlikte mola veririz” mutabakatından mı kaynaklandığı konusu irdelenmeye muhtaçtır. Ancak özellikle Arap basınında ağırlık kazanan görüş, Erdoğan’ın kendi eliyle yarattığı tehlikeyle baş başa kalma korkusu ve eninde sonunda ödemek zorunda kalacağı ağır bedeller konusunun ağır bastığı yönündedir.
Putin ne dedi de Erdoğan’ın dili dolandı?
Bu arada Putin’in Erdoğan’ı hangi argümanlarla “ikna ettiği” ve çıkışta ahkam kesen lider pozisyonuyla birlikte Türkçesini de unutturan hangi yaşanmışlığın o cümleleri kurdurduğu merak konusudur. Buna dair ağırlık kazanan bir ihtimal, Putin’in doğalgaz kozu olabilir. Bu konuda Rusya’nın Türkiye’yi adeta cezalandırdığı Güney Akım projesindeki ataklarını hatırlayalım.
Rusya, 2006 yılında güney istikametinde en iyi ortak ve müşteri ilan ettiği Türkiye’yi 2010 yılında Güney Akım transit doğalgaz boru hattını projesinde bir çırpıda çizmişti. Türkiye yerine Bulgaristan-Sırbistan hattını tercih ettiğini ilan eden Rusya bu hamleyle, ABD’nin kendisine karşı geliştirdiği NABUCCO projesinde oynadığı rolden dolayı Türkiye’yi adeta cezalandırmıştı. Ancak daha sonra bu proje fazla maliyetli olduğu gerekçesiyle iptal edildi. Lakin Rusya’nın geçmişteki bu restinden anlaşıldığı üzere Türkiye’yi cezalandırma yöntemlerini uygulayan bir ülke olarak bu günlerde yine doğalgaz boru hattı restini çekmiş olma ihtimali göz ardı edilemez. Zira şu anda Rusya’nın Türkiye ile Mavi Akım-2 projesi devam etmektedir. Putin Güney Akım Boru Hattı Projesi’ni bir çırpıda bitirip, bunun yerine Türkiye’ye uzanacak 63 milyar metreküplük yeni bir boru hattı olan Mavi Akım-2 projesini açıklarken, aynı şok edici hamlelerini sürdürmüş oldu. Güney Akım’ın yerine inşa edilecek ve Rusya’dan başlayıp Türkiye’nin Yunanistan sınırında son bulacak olan bu projeyle Rusya, hem Türkiye üzerinden Avrupa’ya mesaj verdi, hem de deyim yerindeyse AKP’yi pohpohladı. Nitekim AKP tarafından bu proje; “Türkiye’nin AB içinde stratejik önemini arttıran bir hamle” olarak sunuldu. Geçtiğimiz yıl Putin’in Ankara ziyaretiyle gündeme gelen bu proje hala ortada durmaktadır ve bir restleşme konusu haline gelmiş olabilir. Zira Rusya gazına yüzde 60 oranında bağımlı olan Türkiye için Rusya’nın doğalgaz restinin her konuda caydırıcı etkisi olabileceği ihtimali göz ardı edilemez.
Cihatçılarla baş başa kalıp mahkemeye düşmek
Üçüncü konu da Türkiye’nin cihatçılara verdiği destek ve Çeçen cihatçılar sorunudur. Türkiye’nin başta ABD olmak üzere, adı “Suriye dostları grubu” olan ittifakın bilgisi dahilinde sınırlarını cihatçılara açtığı biliniyor. Ancak elini ateşe sürmeyip uzaktan savaşı yöneten bu müttefiklerin, kendini Suriye ateşinin içine atan Türkiye’yi her an bir başına bırakabileceklerini daha önce gösterdiler. Nitekim ABD ve Batı’nın IŞİD’i “bütün dünya için en büyük tehdit” olarak ilan etmeleriyle birlikte Türkiye’nin cihatçılara verdiği destek dış basında yer almaya başladı. ABD basını Türkiye’nin cihatçılara verdiği silah ve lojistik destekleri gündem yaparak konuyu, neredeyse “uluslararası mahkemelerde yargılanmasını” talep edecek boyutlara taşıdı. Nitekim Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından, Türkiye hakkında inceleme başlatılması adımı bundan sonra geldi.
Her ne kadar Türkiye’nin cihatçılara verdiği destek biliniyor olsa da, arkasında bilgi-belge bırakmadığını düşünen Türkiye, bütün suçlamaları kulak arkası ederek bu desteği devam ettirdi ve hala aynı düzeyde sürdürüyor. Silah dolusu TIR’larla ilgili belgelerin ciddi sıkıntıya yol açacağı bilindiği için olağanüstü bir çabayla herhangi bir delil oluşturulmasını engellemek için aleni müdahalede bulunulması bundandır. Lakin Erdoğan’ın aklına gelmeyen şey, Rusya’nın elinde deliller olabileceğidir. Hatırlayalım; Suriye’ye askeri müdahalenin gerekçesi olarak Birleşmiş Milletler’e (BM) getirilen Doğu Guta kimyasal saldırısıyla ilgili argümanları anında çürütüp geri püskürten Rusya’dır. Rusya’nın BM’ye sunduğu deliller ışığında bu kimyasal saldırıyı muhaliflerin gerçekleştirdiğine dair “kanaatler” güçlendi. Nitekim sonradan böyle olduğu da ortaya çıktı. Basına yansıyanlardan anlaşıldığı kadarıyla kimyasal saldırıyla ilgili Rusya tarafından BM’ye sunulan somut deliller, cihatçı hareketlerine dair uydudan çekilmiş fotoğraflardır. Türkiye sınırlarındaki silah ve cihatçı transferine dönük hareketliliğe ait uydu görüntülerinin Putin’in elinde olduğunu tahmin etmek zor değildir. Türkiye aleyhindeki bu deliller, Putin’in kozu olabilir.
Çeçen cihatçılar meselesi
Bir diğeri de Çeçen cihatçıların Türkiye topraklarında eğitilip silahlandırılarak Suriye cihadına gönderilmesi meselesidir. Rusya ve Çin’in yakından izledikleri Uygur Türkleri, Çeçen, Özbek, Tacik vb. cihatçılardan dolayı AKP’yi suçlayacak bilgi ve belge topladıkları tahmin ediliyor. Örneğin Çin, Uygur Türklerine sahte pasaport düzenleyen 10 TC vatandaşını tutukladığında, Türkiye’yi bu açıdan takibe aldığının mesajını vermiş oldu. Özellikle Doğu Türkistan İslam Partisi konusunda Çin’in kendisiyle doğrudan ilişkisi olan bir cihatçı örgütlenmeyi de izliyordu. Arap basınında Rusya ve Çin’in başını ağrıtacak bu grup için; “Erdoğan’ın Angimasyunları” (ölüm mangaları) başlıkları atıldı. Hatırlanacağı üzere Fetih Ordusu’nun Cisril Şuğur’u ele geçirmesinde ortaya çıkan ve özellikle Türkiye’deki İslamcı medya tarafından öne çıkarılan Doğu Türkistan İslam Partisi, gündem oldu. Bundan sonra dikkatler, Çin’den başlayıp, Rusya’nın arka bahçesinden toplanan Çeçen, Tacik, Özbek ve Uygur cihatçılarına yöneldi. Kendi ülkeleri için potansiyel tehdit haline gelen bu cihatçı gruplardan dolayı hem Rusya hem de Çin’i harekete geçirici bir sebep olarak AKP’nin bu “düşmanca” tutumu gösterilebilir. Belki de Ruya’nın elindeki delillerle uluslararası mahkemelerde Erdoğan’ın yargılanmasına karşı garanti vermiş olabileceği de akla gelmiyor değil.
Rusya’nın AKP eliyle büyütülen bu potansiyel ile ilgili ciddi kaygıları olduğu açıktır. Ve her ne kadar Çin, “Suriye’nin içişlerine müdahale etmeyi düşünmüyoruz” dese de, Suriye’de büyütülen ve kendisi için tehdit haline gelebileceği açık olan cihatçı Uygur Türkleri sorunu, öyle ya da böyle mutlak surette çözülmesi gereken bir problem olarak önünde duruyor. Doğrudan olmasa bile, Çin’in cihatçıların Suriye’den geri dönüşlerine dair bir hamle hazırlığı mutlaka vardır. Gidişata göre Çin’in bu sebepten dolayı Suriye sahasına fiili müdahalesi de beklenebilir.
Rusya sahaya inerken ABD’yi kendi silahıyla vurdu: IŞİD’e karşı savaş…
ABD Suriye ve Irak’a fiil müdahalenin gerekçesi olarak IŞİD’i öne çıkarırken, çok abartılı ve aslında pek kimseye samimi gelmeyen bir söylem kullandı; “IŞİD bütün dünya için en büyük tehdittir ve derhal durdurulmalıdır!” Ama ABD’nin gerçekten IŞİD’i yok etmek ya da durdurmak gibi bir programı olmadığı bilinen bir şeydir. Bunun böyle olduğunun göstergeleri nelerdir diye bakacak olursak; Birincisi, IŞİD’in ABD işgali altındaki Irak topraklarında doğduğu, Suriye’ye Nusra Cephesi koluyla girdiği ve başta Nusra Cephesi olmak üzere adı ne olursa olsun Suriye’deki cihatçı grupların hemen hepsinin IŞİD gibi El Kaide ve Müslüman Kardeşler’in bağrından çıktıkları gerçeği ortadayken, ABD ve müttefikleri IŞİD’i durdurmak için kılını kıpırdatmadılar ve bir canavara dönüşmesini adeta beklediler.
İkincisi; ABD sözde IŞİD’e karşı koalisyon oluşturdu. Ama bu koalisyon, başından itibaren Suriye’nin üzerine IŞİD ve yavrusu Nusra Cephesi gibi El Kaideci unsurları destekleyenlerden oluşturuldu. Yani “IŞİD ve türevlerini var edenlerin IŞİD’e karşı savaşı” söz konusudur. Elbette ki bu koalisyonun IŞİD’i bitirmek gibi bir hedefi olmadığı açıktır. Nitekim 40’a yakın ülkenin güç birliği ile sözde IŞİD’e karşı yürütülen savaş bir yılını tamamladı, ama IŞİD ne ortadan kalktı ne de geriletildi. Ve hala aynı koalisyon tarafından sürekli olarak IŞİD tehlikesi dile getirilmektedir. Özellikle ABD’nin 9 ay sonra açıkladığı IŞİD’e karşı savaşın maliyeti tablosundan bunu daha net görebiliyoruz. Beyaz Saray’ın açıkladığı rakamlara göre IŞİD’e karşı 9 ayda yapılan hava operasyonlarının günlük maliyeti 5 milyon dolardır ve bu süre boyunca 6 bin 200 hava operasyonu gerçekleşmiştir. Eğer bomboş çölleri bombalamadılarsa, her operasyonda en az bir hedef vurulmuş olsa, IŞİD’in en az 6 bin mevzisini kaybetmiş olması lazımdı ki, bu gidişle IŞİD şimdiye kadar bitirilmese bile, en azından hala en büyük tehdit olarak ABD’nin diline dolayamayacağı kadar geriletilmiş olurdu. Ama ABD medyasının da rapor ettiğine bakılırsa bu süre içerisinde Pentagon’un açıkladığı “IŞİD’e karşı başarılar” hanesinde sadece üç şey yer almıştır. Birincisi Irak ordusuna verilen destekle Irak’ta vurulan IŞİD hedefleri, ikincisi YPG’ye verilen destekle “Kobane’nin IŞİD’ten kurtarılması” ve üçüncüsü de sözde IŞİD’in kasası olan Ebu Seyyaf’ın öldürülerek karısının tutuklanması!… IŞİD’i bitirmeye niyet eden ve bunu fazlaca abartarak  propaganda eden ABD için bu “başarılar” her şeyi açıklıyor. ABD IŞİD’i sadece gerekçe olarak öne sürüyor ve Rusya da tam olarak ABD’nin bu gerekçesini eline alıp büktü ve ABD’ye karşı kullandı; “Madem ki IŞİD’i bitirmek istiyorsunuz, hem ben de varım, hem de bu iş Esad’sız olmaz!..” tavrını koyarak, fiilen Suriye sahasına bu gerekçeyle indi.
Her ülkenin kendine göre “IŞİD’e karşı savaş” formatı farklıdır
Batı ülkelerinin sırayla Esad’lı çözüm ve IŞİD’e karşı mücadele açıklamaları oldu. Bu ülkelerin her biri IŞİD’e karşı savaş şablonunu kendi içerikleriyle doldurmaktadır. Bu yüzden özellikle Batı için “Esad’ın muhatap alınması” noktasına varan tutum alışların arkasındaki kendi gerekçeleri, “acilen” siyasi çözüm sürecine geçilmesi taleplerini beraberinde getirdi. Baştan söyleyelim ki, Batı için bu süreç gerçek anlamda aciliyet gerektirmektedir, çünkü mülteci krizinden dolayı içine düştükleri kaygı düzeyi, acil önlem almayı gerektirecek kadar yüksektir. Her şeyden önce artan  mülteci krizinin yine Suriye’ye müdahalenin bir gerekçesi haline getirildiğinin ve bu krizi araçsallaştıranların başında Türkiye’nin yer aldığının altını çizelim. Türkiye hep ısrarla dile getirdiği Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge konusunda da  mülteci kartını öne sürdü. Başbakan Başdanışmanı Dr. Murtaza Yetiş, mülteci sorunun çözümü için şunları söyledi: “Türkiye’nin baştan beri bahsettiği gibi içeride güvenli bölge oluşturmamız gerekir… Orada yaşanabilir alanlar oluşturmak suretiyle yeni yaşam alanlarının oluşturulması gerekir.”[1] Keza Davutoğlu da “güvenli bölgede, her biri 100’er bin mülteciyi barındıracak 4 kent kurma” hayallerini sundu. Burada mültecilerin dramı üzerinden birtakım hesaplar yapıldığı ve planlı bir şekilde AB ülkelerine doğru mültecilerin yönlendirildiği şüphesi de vardır. AKP’nin bu insanlık dramı üzerinden Esad üzerinde baskıyı arttırmayı hedeflediğini, kapılarına dayanan mülteci krizinden dolayı AB ülkelerinin de “mülteci sorunu Esad giderse çözülür” yönündeki baskılarını arttırdığını gözlemledik. Ancak bilerek ve isteyerek yaratılan bu krizin ters teptiğini görüyoruz.
Batı için mülteci krizinin yarattığı bambaşka kaygılar vardır. AB ülkelerinin mültecilerin yaratacağı sosyal ve ekonomik krizin yanı sıra, mülteci adı altında cihatçı akışından son derece kaygı duydukları açıktır. Bir zamanlar Türkiye, sınırlarını cihatçı geçişlerine açık tuttuğu için kendisine yönelen eleştirilere karşı “sınırdan geçenlerin hacı mı cihatçı mı olduğunu biz bilemeyiz” savunması yapmıştı. Ama gerçekten sınırlar denetlenmek istenseydi, hacı ile cihatçı ayırt edilemez değildir. Fakat Avrupa için bu mülteci akınında geçiş yapanların “mülteci mi cihatçı mı” olduğunun ayırt edilmesi o kadar kolay değildir. Nitekim daha birkaç ay önce Libya’dan Avrupa ülkelerine “mülteci kılığında el Kaidecilerin yoğun geçiş yaptıklarına” dair bilgiler basında yer almıştı. Libya hükümetine güvenlik danışmanlığı yapan Abdül Beşit Harun, IŞİD militanlarının göçmen tekneleri üzerinde hakimiyet kurduklarını, “örgütün aynı zamanda militanlarını Avrupa ülkelerine sokmak için de kaçak göçmen teknelerini kullandığını”[2] söyledi. Bunun üzerine AB de mültecilerin denizin ortasında vurulacaklarını açıkladı. “Fransa, İngiltere, İspanya ve Litvanya’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sunmaya hazırlandığı taslak, İtalya komutasında 10 AB ülkesinin askeri bir ittifak hazırlayarak, Libya’dan kalkan göçmen teknelerinin önceden tespit edilip vurulmasını öngörüyordu.”[3] Libya cihatçılarının Batı’ya geri dönüşlerinden kaygılı olan Avrupa ülkeleri, şimdi de yoğun olarak Suriye’den mülteci akınıyla birlikte “cihatçı mültecilerin” olabileceği kaygısına kapılmış durumdadır. Bunun için acilen siyasi çözüm ve mülteci sorununa da acil çözüm atağı için harekete geçtiler.
ABD’nin IŞİD’e karşı savaşının anlamı ise, “sol gösterip sağ vurmak” gibi bir şeydir; asıl hedefi IŞİD değil, Suriye yönetimidir. Niyet, IŞİD’i bahane edip silahlı muhalifleri hem daha çok silahlandırmak, hem de ortada bir “IŞİD tehdidi” olduğu gerekçesiyle “muhalif grupları” aleni destekleyerek Suriye yönetiminin üzerine salmaktır. Eğit donat projeleri de bu kurguyla geliştirildi. Bunun gayet farkında olan ve Suriye üzerinden kendi çıkarlarına dönük yürütülen bu savaşa Rusya tam zamanında müdahale etti denilebilir.
Öte yandan Rusya’nın Suriye savaşına dahil olmasının en fazla ABD’yi ve Türkiye’yi kaygılandırdığını görmekteyiz. Çünkü ABD çok iyi biliyor ki Rusya’nın hedefinde sadece IŞİD değil, IŞİD ve türevi olan bütün silahlı gruplar olacaktı. Nitekim Rusya’nın hava operasyonları ilk gün Humus’un kuzeyini hedef aldı, sonra bunu Hama, İdlib ve Halep izledi. Yani ilk hedef Nusra cephesi’nin başını çektiği Fetih ordusu oldu. Bu Fetih ordusu bileşenleri içinde Çeçen cihatçıların olduğu biliniyor. İkinci günü IŞİD hedeflerini vurdu. Ama “Rusya’nın IŞİD’i hedef almadığı” yönünde ABD’den sesler yükselmeye başladı. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Rusya’nın Suriye’de muhtemelen IŞİD güçlerinin bulunmadığı alanlara hava saldırısı yapmış göründüğünü söyledi. Sonra “bir yetkili” Rusya’nın IŞİD’i değil, ÖSO’yu vurduğunu söyledi, ardından “Tevhid ve Cihad” grubunun hedef alındığı dillendirildi. Kafkasya’dan Suriye’ye gelen cihatçılardan oluşan “Çeyşul Muhacirin ve el-Ensar grubu” ile çoğunluğunu Tacik ve Özbek cihatçıların oluşturduğu “Tevhid ve Cihad” grubu’nun Fetih ordusu içinde olduğu ve Rusya uçaklarının hedefindeki Hama-Humus-İdlib-Halep  bölgesinde bulundukları doğrudur. Ama aslında IŞİD hedef aldığında da bu durumun ABD’yi yine memnun etmeyeceği ve hatta sadece kaygılandıracağı açıktır. Zira Halep’in doğusundaki Kveyris hava alanı IŞİD’den arındırıldı, ardından Haseke ve Rakka’da IŞİD’e ağır kayıplar verdirildi. Ama ABD “memnuniyetini” açıklamadı!..
Ve Türkiye… Başı en fazla belada olan ülke…
Bütün Ortadoğu halkları Suriye’de yaktığı ateşten dolayı Türkiye’den, başı en fazla belada olan ülke olarak söz ediyorlar. Iraklı siyasi analist Jassem al-Musawi daha IŞİD’in Suriye’de göründüğü ilk günlerde 13 Mayıs 2013’te Irak’ta katıldığı bir televizyon programında Türkiye için şunları söylemişti: “Erdoğan büyük bir felaketin içine girdi ve terörist gruplar için coğrafi ortamlar yaratmakla halkını da kendi felaketinin içine soktu. Şimdi kendi evine bu çatışmaların taşınacağı kaygısıyla yaşayacak. İstihbaratçıları da artık Suriye’den daha çok kendi ülkelerinde teröre karşı istihbarat toplamakla meşgul olacaklar.”[4]
Lübnan Üniversitesinden Muhammed Nureddin’e göre Türkiye’nin çark etmesindeki birinci sebep, Suriye’de yükselen terörün Türkiye için ciddi bir tehdit yaratmaya başlayacağı gerçeğinin açığa çıkmış olmasıdır. Erdoğan’ın Moskova’da Putin’le görüştükten sonra Esad’lı çözüme nasıl ikna olduğu konusunu irdeleyen birçok Arap analistten biri olan Muhammed Nureddin, “Eğer Türkiye, Suriye’nin savaşına bu kadar dahil olup silahlı muhalifleri desteklemeseydi, sınırlarında ne bir kurşun sesi duyardı, ne bir mülteciyle uğraşırdı ne de eknomisinden bir liralık kayıp yaşardı” değerlendirmesini yapıyor ve şimdi terörü hasat etme zamanı dediği Türkiye için şunları söylüyor: “Türkiye Suriye’ye ihraç ettiği savaşın geri dönüş ile karşı karşıyadır. Suriye’de ektiğini şimdi biçme zamanı.  Türkiye’de özgürce dolaşan silahlı savaşçıların Türkiye’den Suriye’ye gidişi olduğu gibi dönüşü de olacaktır.”[5]
Erdoğan’ın Suriye politikasının iflası ve bu hesapsız politikanın Türkiye’ye  geri dönüşünün bir felaket olacağı bütün Arapların dilindedir. Rusya’nın Suriye sahasına girmesinden önce de AKP’nin başta Hatay olmak üzere sınır kentlerde var ettiği cihatçı merkezler ile sınır hattı boyunca emirliğini kuran Nusra ve ittifakındaki cihatçıların her an patlamaya hazır bir bomba olarak durdukları zaten biliniyor. Suriye ordusu tarafından her sıkıştırıldıklarında yönelecekleri coğrafyanın Türkiye toprakları olduğu da açıktır. Ancak şu an Rusya’nın Suriye ordusuyla birlikte hava operasyonları başlattıkları ilk iki günde Hatay sınırındaki İdlib’te cihatçıların karargahlarını taşımaya başladıkları duyuruldu. Şu an bile hezimete uğrayarak geri çekilmeye başlayan bu “komşu” cihatçılar, hava destekli kara harekatının başlamasıyla birlikte, çekilecekleri herhangi bir yer olmadığı için ilk sığınacakları bölgenin Hatay olma ihtimali yüksektir. Zira Keseb saldırısında benzerine tanık olmuştuk. Suriye ordusunun operasyonu karşısında çözülen binlerce cihatçının soluğu Hatay-Yayladağı’nda aldıklarını hatırlarsak, şimdi de benzer bir akışın İdlib’ten Hatay’a olmayacağını kimse söyleyemez.
Uzun zamandır kapıda bekleyen bu tehlikenin müsebbibi olan Erdoğan, Suriye bataklığını unutturmak ve felaketin görünür hale gelmesini ötelemek için pervasızca kendi savaş konseptini hayta geçirdi ve özellikle Kürt halkına karşı  topyekun savaşını başlattı. Ama Erdoğan’ın yeni Osmanlıcı hayalleri uğruna faciaya dönüşen Suriye politikasının faturasının bu ülke halkalarına  ağır geleceği ve belki de Türkiye’nin artık Suriyeleşeceği ihtimali dikkate alınmalıdır. Bu noktada elbette ki kılavuz Suriye halklarının direnişi olacaktır. Putin’in dile getirdiği ama aslında herkesin bildiği, kimilerinin bilip de sustuğu bir gerçeğin altını çizelim ki, IŞİD’e karşı direnen Suriye ordusu ve YPG’dir. Bu direnişlerin de tarihsel bir önemi olduğu ortadadır.
Son olarak, Suriye’de Rusya hamlesi şimdilik ABD ittifakını mat etmiş durumdadır. Öyle görünüyor ki, Obama’nın  buna karşı kısa vadede hamle yapacak mecali yoktur. Çünkü Rusya’nın zamanlaması da önemlidir. Bu zamanlama, ABD öncülüğündeki koalisyonun çözülmeye başlamasıyla doğrudan ilintilidir. Suriye’ye karşı 62 ülke ile başlayan  ortaklık, şu anda uluslararası koalisyonda 40 ülke ile devam etmektedir. Arap analistlere göre bu da yakında parçalanacak gibi duruyor. Koalisyondaki çoğunluk çekilmek istiyor, geriye kalanlar ise bu ittifakı süresiz uzatmak niyetinde değil. Geriye BOP’un eş başkanı Erdoğan kalıyor ki, O da Putin’e sadece “üzüntülerini” iletebilir!..
Dipnotlar:
[1] Yeni şafak, 28 Eylül 2015. http://www.yenisafak.com/hayat/avrupa-medeniyeti-algisi-coktu-2312156
[2] Bkz. Sabah, 18 Mayıs 2015. http://www.sabah.com.tr/dunya/2015/05/18/isid-gocmen-kiliginda-avrupaya-siziyor
[3] Bkz Haber Türk, 11 Mayıs 2015. http://www.haberturk.com/dunya/haber/1076835-ab-ulkeleri-gocmen-teknelerini-vuracak
[4] Al-Alam, 13 Mayıs 2013. http://www.alalam.ir/news/1473838
[5] Muhammed Nureddin, “İflas el siyaset el-Turkiya fi Suriya”, Tawabitna . http://www.thawabitna1.com/Article/article16-09-12/8096.htm

Thursday, October 1, 2015

'Moskova kaybetmeyi göze alamayacağı bir savaşa girdi'

Independent gazetesinde bugün Patrick Cockburn'ün Rusya'nın Suriye'de başlattığı hava operasyonlarıyla ilgili bir analiz yer alıyor. Rusların vurduğu hedeflerle ilgili tartışmaya değinen Cockburn, Ruslaın IŞİD ve El Nusra mevzilerini bombaladığını yazıyor. Özgür Suriye Ordusu'na ait Talbise kentinin bombalanmasıyla ilgili olarak ise kentin son 2 yıldır El Nusra tarafından yönetildiğini bildiriyor.
"Moskova kaybetmeyi göze alamayacağı bir savaşa girdi" başlıklı yazıda şu ifadeler yer alıyor:
"Rusya'nın Suriye'de bombardımana başlaması, oradaki iç savaşı dönüştürüyor. Bu Rusya ve ABD'nin çatışmanın yanında değil ortasında, ana sahnede olacakları anlamına geliyor. Savaşa tamamen dahil olmaları çatışmayı daha erken sonlandırabilir çünkü bu durumda Washington ve Moskova'nın yerle müttefikleri üzerindeki kontrolü artacaktır."
"Rusya'nın hükümet güçlerine askeri desteği, Şam'ın muhtemelen askeri olarak kaybetmeyeceğini; IŞİD ve El Kaide klonu grupların ise muhtemelen kazanamayacağını gösteriyor. Bu illa da Devlet Başkanı Beşar Esad'ın kalacağı anlamına gelmiyor. Ama Suriye devleti, özellikle de Suriye ordusu; Irak'ta 2003'te Saddam'ın devrilmesinden sonra devletin çökmesi deneyiminin aksine, var olmaya devam edecek."
"Amerika'nın ilk tepkisi Rusların söyledikleri gibi IŞİD'i bombalamadığı oldu. Henüz bombalanan yerlerin tam listesi yok ancak Ruslar hem IŞİD hem de El Kaide bağlantılı El Nusra'yı bombalamışa benziyor."
"Hedeflerden birinin Humus'taki Talbise kenti olduğu anlaşılıyor. Özgür Suriye Ordusu'nun 2 yıl önce yönettiği bu şehir, son 2 yıldır El Nusra ve ona bağlı radikal gruplar tarafından yönetiliyor."

'Operasyonların sertliği durumu etkileyebilir'

Analiz şu ifadelerle devam ediyor:
"ABD'nin eski Şam büyükelçisi Robert Fors, 'ılımlı' muhaliflerin bir yıldan fazla süredir önemsiz hale geldiğini ve IŞİD, El Nusra ve Ahrar el Şam gibi grupların muhalif bölgelerde güçlendiğini itiraf etmişti."
"Ruslar Halep'in kuzeyinde, Hama, Humus ve Şam'da IŞİD'in kontrolündeki mevzileri vuracağa benziyor. Hava operasyonlarının sertliği çok şeyi etkileyebilir."
"ABD öncülüğündeki koalisyon Irak'ta 4.122 IŞİD hedefini, Suriye'de ise 2.362 IŞİD mevzisini vurmuştu. Ancak Bu hava operasyonları örgütün 17 Mayıs'ta Irak'ta Ramadi'yi; 22 Mayıs'ta da Suriye'de Palmyra'yı ele geçirmesi engellememişti."
"Rus operasyonları bu büyüklükte olmayacak. Ancak iyi yürütülen kara kuvvetleri ile koordineli hava operasyonları IŞİD'e karşı işe yarayabilir. Tıpkı Kobani ve Haseke'de YPG'nin (Halk Savunma Birlikleri) kanıtladığı gibi."
"Ruslar Bağdat'ta geçen hafta kurulan ve Rusya, İran ve Irak tarafından yönetilen istihbarat servisi ile çalışıyorlar. Rusya öncelikle Sünni güçlere (Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, körfez monarkları) Şii güçleri (İran, Irak, Lübnan Hizbullahı) destekliyor."
"Peki Suriye'deki yerel ve uluslararası aktörler Rusya'nın askeri müdahalesine nasıl tepki verecek? Söz konusu meseledeki çıkar çatışmalarının karmaşıklığı düşünülürse, bunu öngörmek neredeyse imkansız."
"Suriye krizi Rusya'ya yeniden ABD'ye meydan okuyan ve Sovyetler Birliği kadar olmasa da büyük güç olma imkanı tanıdı. Savaşa giren Moskova bu savaşı kazanmalı, aksi takdirde yeni statüsünü kaybedecektir."

Monday, September 28, 2015

O BAYRAĞIN NE ALINDA NE DE KIZILINDA BİZİM KANIMIZ VAR SAYIN FİGEN YÜKSEKDAĞ

Devrimci Karadeniz  
O BAYRAĞIN NE ALINDA NE DE KIZILINDA BİZİM KANIMIZ VAR SAYIN FİGEN YÜKSEKDAĞ 

O BAYRAĞIN NE ALINDA NE DE KIZILINDA BİZİM KANIMIZ VAR SAYIN FİGEN YÜKSEKDAĞ
Tamer Çilingir
HDP’nin içinde bulunduğu koşullar açıktır.  HDP’nin parlamenter mücadeleyle Kürt sorununa çözüm arayışı da, bu mücadele içerisinde kimi zaman bazı hassasiyetlere karşı temkinli yaklaşımları da anlaşılırdır.
Kürt kanına susamış haramilerin; ırkçı faşist çeteleri aracılığıyla linçler yaptığı, Kürtlere ait ev, işyeri, dükkan ne varsa yakılıp yıkıldığına tanığız. Ve 100 yıldır yaşanan katliamların, soykırımların müsebbibi devletin bugün tüm bunları bir avuç faşist aracılığıyla yaptığını söylemek ise yeterli değildir. Evet soykırımlar, katliamlar bir avuç ırkçı faşist çetenin öncülüğünde ama sadece bu bir avuç insanla gerçekleştirilmemiştir.
Bu çeteler kendilerine verilen rolleri gerçekleştirirken, ‘‘vurun…‘‘ dediklerinde onlarla birlikte vuran, ‘‘yakın…‘‘ dediklerinde onlarla birlikte yakan,  ‘‘öldürün…‘‘ dediklerinde onlarla birlikte öldürenlerin arasında ne acıdır ki, her ulustan işçi, köylü, emekçi de vardır. Kuşkusuz bu her ulustan işçi, köylü, emekçi yaptıklarını Türklük ve Müslümanlık adına yaptıklarını savunmuştur.
Ya bu tür saldırılar olurken oraya toplanıp alkış tutanlar, Türk bayrakları sallayan, ‘‘Allahu Ekber‘‘ nidaları atanlar?
Peki ya alkış tutmayan ama olan biteni izleyenler?
Ya olan bitene alkış tutmayan, Türk bayrakları da sallamayan, ‘‘Allahu Ekber‘‘ nidaları atmayan, olan biteni de izlemeyip, oradan uzaklaşanlar?
Bu tablonun sorumlusu, yüzyıldır bu topraklarda kanla, alınteri sömürüsüyle beslenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir; bu devletin sahipleridir.
Yalanlarla kandırdıkları, vatan-millet söylemleriyle büyüttükleri ırkçılıkla ve dini duygularını sömürdükleri kitleler bir yandan da ekonomik olarak düzenin kölesi durumundadır.
İşte Kürt ulusunun özgürlük mücadelesinin karşısına kimi zaman sokak linçlerinde kimi zaman silah elde Türk ordusu saflarında dikilenler bu insanlardır.
Onları bu bataklıktan kurtaracak olan elbetteki aydın, ilerici, devrimci fikirler ve bunun için yürütülecek mücadeledir.
Ve en önemlisi de resmi tarihin yalanlarının teşhirinin bu mücadelenin en önemli parçası olduğu açıkken, Kürt ulusuna önderlik eden siyasi temsilcilerin son dönemde aksi bir tutum içinde olduğuna tanığız. Abdullah Öcalan ile başlayan, Bese Hozat ile, Mustafa Karasu, Cemil Bayık ile devam eden TC devletinin kuruluşuna ilişkin övgü dolu sözler, ilk meclise yüklenen ‘devrimci‘ misyonlar, gelen eleştiriler karşısında ‘‘yanlış anlaşıldı; öyle denmek istenmedi‘‘ şeklinde yanıtlanmıştı.
Şimdi ise önce Selahattin Demirtaş, ardından Figen Yüksekdağ’ın sarfettiği sözler, adeta resmi tarihin yalanlarına Kürtler cephesinden desteği ifade ediyor.

‘‘Kürtler, binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir. 1071’de Alparslan Malazgirt’e gelmeden önce de Kürtler burada vardı. O zamanlar da Kürt beyliklerinden destek alınarak Anadolu’nun kapıları açıldı. Kürtlerle ittifak yaparak bunu başardılar. Şimdi Türk halkı bu ittifakı, işbirliğini unutarak nasıl kardeşliği sağlayacak? 1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda, Çanakkale’de, Antep’te, Adana’da kim beraber savaştı? Kim göğsünü düşmana karşı beraber siper etti?  Kürtler de Türkler de vardı. Madem vatanı ortak vatan yaptık. Madem beraber mücadele ettik, madem bu vatanın her karış toprağında bizler kanımızı ortak döktük, o halde eşit yaşamanın kime nasıl bir zararı olabilir.” diyor Selahattin Demirtaş.
KURTULUŞ SAVAŞI KOCAMAN BİR YALANDIR SAYIN SELAHATTİN DEMİRTAŞ
Mustafa Kemal ve arkadaşları, Karadeniz’de yerel çetelerle birlikte, 200 bin kişinin canına, 1 milyon 250 bin Rum’un mübadele ile sürgün edilmesine yol açacak Pontos Rum soykırımını gerçekleştirdiler sayın Selahattin Demirtas. Sözlerinizde bahsettiğiniz  ‘‘…1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda ‘‘ bugün Kürt ulusunun da yaşadıklarını yaşıyordu Pontoslu Rumlar. Ortak vatan yaptık diye övündüğünüz  bizim kanlarımız dökülerek, canlarımız alınarak kurulan ‘vatan’dır. Siz nasıl böyle bir şey için övünebilirsiniz?
Pontos Rum Soykırımı 1894’de başlayıp, 1915’den sonra 1,5 milyon Ermeniyi ve 250 bin Süryaniyi, 150 bin Pontos Rum’unu da kapsayan, 1919’dan 1923’e kadar 200 bin Rumla birlikte 353 bin Pontoslu Rum’un ve 800 bin Kücük Asya Rumunun katline sebep olan Hristiyan Soykırımı’nın son evresidir.
Bu tarihle övünecek en son kişi siz olmalıydınız sayın Demirtaş.

Figen Yüsekdağ ise; ‘‘O bayrağın alında kızılında Kürdün, Türkün, Lazın, Çerkezin kanı var. O bayrağın kızılı oradan gelmiş. Kızılını gölgesini Türkçülüklerine faşizmlerine alet etmeye kalkmasınlar. Biz buna itiraz ediyoruz, ederiz. O bayrakta Kürdün kanı var Türkün olduğu kadar. Arabın Lazın Pomağın Gürcünün, Türkiye’nin bugünkü birliğini oluşturan bütün halkların kanı var. Bu halkların kanının oluşturduğu bayrağı bir ulus adına başka bir ulusa karşı kimse kullanamaz.‘‘ diyor.
O BAYRAĞIN NE ALINDA NE DE KIZILINDA BİZİM KANIMIZ VAR SAYIN FİGEN YÜKSEKDAĞ
O bayrağın gölgesinde Türklük adına, Müslümanlık adına, Cumhuriyet adına soykırıma uğratılan, katlediLen, zulm gören ulusların o bayrağın kızılında da alında da kanı yoktur. Bu argüman ırkçı faşist kafaların 100 yıldır mazlumlara dayattığı bir argümandır. Bahsettiğiniz Kürdün, Lazın, Çerkes’in kanı da Türklük adına dökülmüştür.
Ne çabuk unuttunuz o bayrak altında 1970den bu yana işkence gören, hapishanelerde zulmedilen, katledilen sosyalistleri. Sözde ırkçılığa karşı  olmak adına hem resmi ideolojinin  hem de zalimliğin sembolü haline gelmiş bir bayrağa sahip çıkan en son kişi siz olmalıydınız sayın Yüksekdağ.

Wednesday, September 23, 2015

Rus zokası yutulmuştur!

ABD, Rusya'nın Suriye'ye konuşlanmasına karşı uluslararası toplumu koşullandırmakta zorlanıyor. Tek çıkış yolu çatışmayı önlemek için işbirliği yapmak.
Rusya’nın Suriye hamlesi pek kılçıklı ama bölgesel oyunun kumanda merkezinde oturan ABD ve İsrail bu zokayı yutkuna yutkuna sindirmeye çalışıyor.
ABD, Rusya’nın Suriye’ye askeri sevkiyatını önleme girişimlerinin ardından 18 ay önce Ukrayna yüzünden sona erdirdiği Rusya ile askeri diyaloga geri döndü. Pentagon’a göre amaç Suriye hava sahasında Rusya ile ABD güçleri arasında yanlış anlamaları ve çakışmaları önlemek. Geçen cuma durumu 50 dakikalık telefon görüşmesinde müzakere eden Amerikan ve Rus Savunma Bakanları Ash Carter ile Sergey Şoygu ortak mekanizma kurmak için anlaştı. Bu koordinasyon girişimi, ayarları bozulan Pentagon’da hafiften prozac etkisi yapmışa benziyor. (Tabii Rusya, Suriye hamlesiyle Ukrayna'daki hesabı da kapatmış ya da pazarlık marjlarını inanılmaz halde genişletmiş oldu.)
Benzer bir adım İsrail’den de geldi. Pazartesi günü efelene efelene Moskova’ya giden İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Rus lider Vladimir Putin’in adamı ‘süklüm püklüm’ kıvamına getiren tutumu karşısında 'ortak mekanizma’ kurmayı kabul edip döndü. "Suriye ve İran Golan Tepeleri'nde İsrail’e ikinci cephe açmaya çalışıyor” uyarısına Putin’den “Suriye ikinci cephe açacak durumda değil, kendi ülkesini korumaya çalışıyor” yanıtını aldı. Ve Moskova temaslarından çıkan neticeyi şu sözlerle duyurdu: "Rus ve İsrail güçleri arasında yanlış anlamaların önüne geçebilmek için ortak bir mekanizma kurulması kararlaştırıldı."
İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile Rus mevkidaşı Valeri Gerasimov'un şekillendirdiği mutabakata göre iki ülke genelkurmay başkan yardımcılarının başkanlık edeceği bir komite kurulacak. İki haftada bir toplanacak olan komite hava ve deniz kuvvetlerinin hareketlerinin yanı sıra elektromanyetik eylemleri koordine edecek.
İSRAİL'İN HAREKET ALANI DARALIYOR
Peki, Rusya İsrail’in nesini yanlış anlayacak?
İsrail epey zamandır Suriye krizi ile ilgili iki kırmızıçizgiden bahsediyor:
- Eğer İsrail’e bir roket, havan ya da füze düşerse misilleme yaparım.
- Hizbullah’a silah gönderilmesine izin vermem.
Bu kırmızıçizgiler Putin'e de hatırlatıldı. Putin'in buna itiraz ettiğini sanmıyorum. Bence alarmın nedeni bu iki morarmış çizgi değil. Çünkü İsrail'in bölgedeki iştigali bunların ötesinde. İsrail’in 2013’ten bu yana Suriye sınırında çevirdiği dümenler ve doğrudan belli hedefleri vurması bu çizgilerden taşan eylemler.
İsrail, rüzgârın Suriye yönetiminin aleyhine estiği sıralarda karışmıyor gibi yaparak keyifle izlediği silahlı isyan sürecine 2013’ten itibaren alenen müdahil oldu. Nedeni Hizbullah’ın sahaya inmesine paralel olarak Suriye ordusunun tekrar toparlanmaya başlamasıydı. İsrail çöküşün önlenmesine kayıtsız kalamayıp Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi dahil Golan sınırlarında silahlı gruplara destek sundu. Bu destek Suriye'nin kritik askeri tesislerini vurmak, silahlı grupların ilerleyişini kolaylaştıracak şekilde ordu mevzilerini bombalamak, doğrudan mühimmat temin etmek, teknik destek sağlamak ve yaralı savaşçıları tedavi etmek şeklinde kendini gösterdi. Dahası İsrail bu karambolde işgal altındaki Golan Tepeleri’nde petrol çıkarmaya koyuldu.
Haliyle Rusya’nın sahada vaziyet alması İsrail’in dolaylı ya da örtülü operasyonlarını zora sokacak boyutlar taşıyor. İsrail uçakları havalandığında gelişmiş Rus savaş takımlarını yani hava savunma ve radar sistemlerini hesaba katmak zorunda.
İsrailliler Rus askeri konuşlanmasına itiraz ederken bunun İran ve Hizbullah'ın bölgedeki varlığını güçlendireceği savını da öne sürüyor. Ancak meseleye Şam açısından bakıldığında durum Tel Aviv yönetiminin korkularından farklı bir sonuca işaret ediyor. Şöyle ki Suriye yönetimi mevcut krizden yabancı bir elin yardımıyla çıkacaksa bu elin İran değil Rusya olmasını tercih ediyor. Birkaç nedeni var:
-Rusya ile İran'ın Ortadoğu siyasetlerinin oturduğu bağlamlar farklı. Suriyeliler İranlılara müteşekkir olsa da Tahran'ın ileride iç siyasi süreçlere etki edebilecek bir nüfuz kapasitesine ulaşmasını istemiyor. (İranlılar böyle bir niyetlerinin olmadığında ısrarlı.) Rusya'nın ise bu ülkenin iç işlerine ilgisi müttefiklik ilişkisine rağmen sınırlı.

- Moskova'nın uluslararası alanda özellikle BM Güvenlik Konseyi'nde sunduğu garantiler çok kıymetli.
- Rus askeri varlığı caydırıcı etki yaratırken İran askeri varlığı Esat karşıtı cepheyi büyüten bir etkiye sahip.
Elbette bundan bir Rus-Fars rekabeti çıkmayacağı gibi böylesi bir tercih Şam'ın Tahran'a nankörlük edeceği sonucunu da doğurmaz. Rusya ile İran'ın birçok uluslararası ve bölgesel konuda ittifak içinde olduğunu da unutmayalım.
RUS STRATEJİSİNİN GERİLİM EMİCİ TARAFI
Rusya'nın hem ABD hem İsrail ile koordinasyon mekanizması kurması Moskova'nın harekat planına yönelik uluslararası alandan gelecek direnci de kırıyor. Gerilim emici bir stratejik yaklaşım. Ki Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, 20 Eylül'de Berlin'de ağırladığı Amerikalı mevkidaşı John Kerry ile ters düştü ve Rusya'nın yeni pozisyonunu alkışladı: "Rusya'nın bölgede askeri olarak işin içine girmesini büyük bir memnuniyetle karşılıyoruz."
Suriye'de silahlandırılan gruplar eliyle rejim değiştirme oyununun ürettiği tehlikeler kadar son haftalarda artan mülteci baskısı Batı başkentlerinde Rusya'nın hamlesine yönelik ortaya çıkabilecek itirazları geriletiyor.
Batı'nın Suriye ile ilgili eski şahinliğini kaybetmesinde bir başka etken İran'la yapılan yeni başlangıç. AB kanadında Suriye'ye müdahaleyi şehvetle savunan Fransa, İran'la nükleer mutabakattan sonra bu hafta 150 kadar işadamıyla Tahran'a çıkarma yaptı. Tarım Bakanı ile birlikte İran'ı ziyaret eden heyet bir de ticaret ofisi açtı. Halbuki Esad'a lanet okuyanlar, Suriye yönetimini verdiği destekten dolayı İran'a da parmak sallamayı ihmal etmiyordu. Şimdi ibre döndü.
Beri tarafta tampon bölge planı bir kez daha elinde patlayan Türkiye'nin de Rusya'nın iradesini kırması namümkün. Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu, 17 Eylül'de Türkiye'nin endişelerini dile getirmek için gittiği Soçi'de Lavrov'dan "Esad, Suriye ordularının başkomutanı ve terörle mücadele ediyor. Suriye ordusu, kara operasyonlarında çok daha iyi becerilere sahip. IŞİD ile mücadelede Suriye ordusu görmezden gelinemez" yanıtını almıştı. Bugün Moskova'da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı ağırlayacak olan Putin de esnemeyecek. Rus devlet politikalarının saman alevlerine karşı bağışıklığı güçlü!
Rusya açısından Ortadoğu'ya dönüşün koşulları oluşmuş durumda. Bu konuda Batılı muhataplarının kabullenmek zorunda kaldığı argümanlara sahip. Bu bahaneler Suriye'nin Dostları Grubu diye bilinen uluslararası alanda gelmiş geçmiş en naif cephenin marifetleri sayesinde Rus sahasına paslandı.
Bütün göstergeler, Rusya "Lazkiye'de üs edinmiyorum" dese de aşama aşama askeri tahkimatın arttığını gösteriyor.
New York Times'a göre hafta sonu yapılan yeni sevkiyatlarla Rusya'nın Lazkiye yakınlarında yer alan Basil Esad Uluslararası Havaalanı'ndaki savaş uçağı sayısı 28'i buldu. Bunların 12'si Su-24 (Fencer) 12'si Su-25 (Frogfoot) ve 4'ü Flanker. Buna ilaveten üste 15 nakliye ve saldırı helikopterinin varlığından bahsediliyor. Bunları koruyan iki yada üç SA-22 hava savunma sistemi ve insansız hava uçakları da operasyonel konumda. Üsteki Rus askeri personelinin sayısının da 2 bini bulacağı öngörülüyor.
Görüldüğü gibi Rusya'nın sahaya inmesiyle hikâye değişiyor. Hikâye yazma ile hikâyeye figüran olmanın ne demek olduğunu anlamak için açılan yeni perde ibretlik.


Saturday, September 12, 2015

Tehlikeli Tür “Erk”ek – Belen Yıldırım-Günce Akpınar

Türler Arası Cinsiyetçilik
Pony, Endonezya’da bir “fuhuş köyü”nde, yanan yağmur ormanlarından seks kölesi yapılmak amacı ile alınan bir orangutandır, yaşamının büyük bölümünü bir duvara zincirle bağlanmış bir şekilde geçirmiştir. Zamanla kendini sunmayı ve cilve yapmayı öğrenen Pony, erkeklerin ilgisini oldukça çekmektedir.

Doğanın Ölümü: Ve Kadın Tahakküm Altına Alınır
Henüz ataerkinin oluşmadığı zamanlarda, kadın figürü toplumsal hayatta oldukça etkiliydi. Toplum içerisinde doğayla yoğunluklu kurduğu ilişki ve yaşamsal deneyimiyle ortaya çıkan kadın, insan ilişkilerini kolaylaştırır, topluma birçok açıdan yol gösterirdi. Kadın, iktidarlı bir ilişki olan örgütlü eril güç tarafından baskılanana dek, binlerce yıl doğal uyumu sağladı. Fakat eril ilişki biçimi örgütlenip şehirleri ve devletleri kurduğundaysa, ana-kadın dönemindeki toplumsal değerler değişerek, erkeğin iktidarını meşrulaştıran yeni değerler ortaya çıkardı. Bu durum, kadının olduğu kadar, onunla özdeşleşen doğanın da pozisyonunu değiştirmişti. Artık; kadın toplumsal hayatın önemli bir parçası olmanın ötesinde, erkeğe fayda sağladığı ölçüde var olan bir nesneye dönüştürülürken, aynı şekilde doğa da yine kadın gibi kullanım değeri baz alınarak değerlendirilmeye başlandı.

Özneden, Nesneye: Varoluşundan Kopartılan Kadın ve Doğa
Erkek iktidar hegemonyasını genişlettikçe, kendinin altında olduğuna inandığı her varlığın üzerinde sonsuz bir hak iddia eder oldu. Efendi yalnızca ve yalnızca kölesinin kendisine fayda sağlayan kısımlarıyla ilgilendi. Eğer derdi kas gücüyse, bir köleyi bir makine gibi kullandı. Eğer derdi enerji elde etmekse, ırmakları ve ormanları elinin altında bir enerji kaynağı olarak gördü. Eğer derdi erkek egemen cinselliğini doyurmak ise, kadının bedenini emrine amade etti. Kısacası, erkek egemen zihniyet kendinden aşağı gördüğü her şeyi (kadın, çocuk, hayvan, doğa…) varoluşundan, bütününden kopartarak, onu ihtiyaçları doğrultusunda “nesneleştirdi”! Tüm bunlarla beraber bu zihniyet, biyolojik olarak dişi ile erkeğin ötesinde, toplumsal bir model de dayattı. Kadın ile erkek üzerinden tanımlanan bu model, aslında ezilen ve ezen ilişkisini ima etmek için kullanılır oldu.

Kadının Nesneleştirilmesinden Hayvanın Nesneleştirilmesine
İnsan dışı canlılarda da dişi ve erkek belirlenimi olsa dahi, o türün gündelik yaşamında bu ayrım, dişinin ötelenmesi ya da yok sayılması anlamına gelmez. Bu ayrım, sosyal bir ayrım olmanın ötesinde biyolojik bir ayrımdır. Hatta kimi türlerde bu biyolojik ayrım bile değişkenlik gösterebilir ya da tümüyle ortadan kalkabilir. Mesela, çatal kuyruk kertenkelelerinde, erkeğin cinsel birleşme esnasındaki rolünü dişi bir kertenkele üstlenir, döllenme ise kertenkelenin gerekli hormonları salgılamasıyla kendiliğinden gerçekleşir. Böylece erkek kertenkeleler zaman içinde yok olur. Yani doğa, insanın koyduğu cinsiyet rollerine sığmayacak kadar cinsel çeşitliliğe sahiptir. Fakat toplumsal cinsiyet rolleri, kadını etkilediği kadar insan dışı varlıkları da etkiledi. Ne de olsa, erkek egemen zihniyetin kendi altındakilere dilediği gibi davranma özgürlüğü vardı. Kadınlara istediği gibi davranan, onları taciz eden ve onlara tecavüz eden bu algı, neden aynısını hayvanlara yapmasın ki?
Tahakkümsüz bir ilişki biçimi, her zaman birbirini etkileyen iki özneye ihtiyaç duyar. Bu ilişki biçimi belli bir paylaşım ve yaşanmışlık üretir. İki insan arasındaki sevgi ya da aşk ilişkisinde cinsellik, ilişkinin bütününde bir parçadır. Oysa erkek egemen kapitalist sistem, sonuç odaklı çalışır. Bu akıl, ilişkinin içerisinde cinselliğe odaklanarak, onu amaç haline getirir. Artık iki insan arasındaki ilişki kendi içinde bir süreç olmaktan çıkıp, cinselliğin tüketildiği bir ilişkiye dönüşür. Asıl amaç tüketmek olunca, öznenin kim ve ne olduğu artık bir zevk ve beceri meselesinden ibarettir. Böylece cinsel istek rahatlıkla, damacanaya, orangutana, köpeğe, eşeğe ya da bir papağana yönelebilir. Üstelik toplumsal koşullar içerisinde cinselliği bastırılan kişi için bunu tercih etmek daha da kolaydır.
Hayvanın cinsel bir nesne olarak görülmesi çok eskiye dayanır. Mesela Antik Mısır’da, tapınak rahibelerinin, kutsal görülen köpekler ile cinsel ilişkiye girmesi dini bir ayindir. Yaşadığımız topraklarda, kırsaldaki genç erkekler, eşeklere “Fatmagül” ya da “Nallı Fatma” diye seslenir. Dünyanın birçok yerinde hayvan genelevleri açılır, hatta bu çoğu zaman meşrudur; hayvanların seks kölesi yapılması gazetelere reklam malzemesi bile olur. Bu hayvanlardan belki de en bilineni, Orangutan Pony’dir. Pony, Endonezya’da bir fuhuş köyünde, yanan yağmur ormanlarından seks kölesi yapılmak amacı ile alınan bir orangutandır, yaşamının büyük bölümünü bir duvara zincirle bağlanmış bir şekilde geçirmiştir. Zamanla kendini sunmayı ve cilve yapmayı öğrenen Pony, erkeklerin ilgisini oldukça çekmektedir.

Erkek Aklın Erkek Propagandaları: Pornografi
Erkek egemen zihniyetin cinsel hegemonyası, sokakta, evde, işte kısacası her yerde tecavüzlerle, tacizlerle, kullandığı dil ile kendisini dayatır. Fakat zihniyetin kendisi bununla sınırlı kalmaz, yaptıklarını meşrulaştırmak ve pratik alanını genişletmek için bunun propagandasını yapmaya ihtiyaç duyar. Pornografi de bunun için en etkili propaganda araçlarından biridir.
Kadını aşağılayan ve onu cinsel bir nesneye indirgeyen pornografik görüntüler, yazılar, kurgular aynı zamanda çocukları ve hayvanları da kendine malzeme edinmiştir. Durum artık o kadar vahimdir ki, porno filmler arasında hayvan pornosu başlı başına bir endüstri haline gelmiştir ve hatta yapılan araştırmalara göre yaşadığımız topraklarda porno yelpazesinin içerisinde en fazla tercih edilenin “hayvan pornosu” olması gibi bir durum söz konusudur.
“En yumuşağından en sertine” bu tip görüntüler, yaşamın kendisine yansır. Yaşamın içinde var olan bu sapkınlıklar da, görüntüyü besler. Sokakta bir köpeğe tecavüz eden bir erkek, bu görüntüler yoluyla kendisini meşrulaştırır. Bu görüntüleri izleyen bir erkek, içinde potansiyel bir tecavüzcü taşır.

En Çok Neremi Seviyorsun? Göğüslerimiz mi, Kalçalarımız mı?
Bu tip pornografik görüntüler, tabii ki saklandıkları yerlerde kalmadılar. Erkek egemen zihniyet onları başka alanlarda da kullandı. Reklam sektörü, pornografiyi incelterek, örtük bir şekilde tanıtımını yaptığı ürünlerin reklamlarında her zaman kullandı. Kimi zaman uzuvların yerini dondurma aldı; kimi zaman da, iştahla ısırılan çikolatalar, şuh kahkahalar ve baştan çıkartıcı bakışlarla bezenerek bizlere “başka şeyler” ima edildi.
Pek tabii bu her zaman da örtük olarak yapılmadı. Tıpkı geçtiğimiz günlerde, KFC’nin yaptığı reklam gibi. Her ne kadar reklam, tepkiler nedeni ile geri çekilse de; yapılan şey söz konusu erkek egemen zihniyetin adeta vücut bulmuş hali idi. Reklamda kızarmış tavuk göğsü ve but parçalarının üzerine yazılan göğüslerimiz mi yoksa kalçalarımız mı sloganı ile yine kadın cinselliğine ve kadın bedenine gönderme yapılarak izleyende cinsellik üzerinden şekillenen bir yeme arzusu uyandırılmaya çalışılıyordu.
Erkek egemen zihniyetin, son yüzü olan kapitalizm bu reklamda olduğu gibi, her şeyi, her şekilde istismar etmeye devam ediyor. Bir yandan tavuğu yiyeceğe indirgeyerek tavuğu, bir yandan da yiyeceğe indirgediği tavuğun parçalarını, kadının cinselliğine gönderme yaparak kadını nesneleştiriyor.
İktidarlı algılar için, canlılar belki de tüm varlıklar, o iktidarların yararına kullanılabilecek potansiyel “nesne”lerdir. Dolayısıyla kadınlara yönelen tüm istismar hamleleri, aslında doğadaki diğer varlıkları da hedef almaktadır. Bir kadının hapsedilip seks kölesi yapılması ile, Endonezya’da bir orangutanın hapsedilip köleleştirilmesi birbirinden çok da farklı değildir. Bunlar arasında açığa çıkan fark; olsa olsa bir tanesinin “ilgi konusu” olarak medyaya taşınması; diğerinin ise normalleştirilmesi, meşrulaştırılması ve satır aralarında geçiştirilmesidir.

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 25. sayısında yayımlanmıştır.

Tuesday, August 4, 2015

Suruç Katliamı ve fiili sıkıyönetim uygulamaları

VOLKAN YARAŞIR-Diğer Yazıları
Savaş rejimi ve Kürt Özgürlük Hareketi
Suruç katliamı, stratejik bir gelişmenin ifadesi oldu. Türkiye yıkıcı ve sarsıcı bir döneme giriyor. İç savaş dinamiklerinin bütünüyle açığa çıktığı bir sürecin içindeyiz. Kürdistan topraklarında uzun yıllardan beri devam eden fiili bir iç savaş, yeni momentte Mezopotamya ve Anadolu topraklarının bütününe yayılabilir.
Ortadoğu sürekli savaş coğrafyası ve TC
Ortadoğu yeniden dizayn oluyor. Ortadoğu sürekli savaş coğrafyasına ve küresel bir karşı devrim merkezine dönüşüyor. Yıkıcı bir alt üst oluşla coğrafyadaki tüm dengeler, statükolar değişiyor. Coğrafyanın her alanındaki katastrofik dalgalar “yaratıcı bir kaosun” önünü açıyor. Bölge yıkıcı post- kolonyal uygulamalara tabi tutuluyor. Emperyalizmin yeni av sahası haline geliyor.
TC, bu süreçte pro-emperyalist hamlelerle bölgesel bir aktör olmaya çalıştı. Bölgenin yeniden dizaynında aktif taşeron rolü üstlendi. Ortadoğu küresel bir karşı devrim merkezine dönüşürken, TC’de bölgesel bir karşı devrim odağı haline geldi. Polis devleti yönönde yeniden yapılandı. İçerde Çin çalışma rejimi inşa edilerek, finans kapitale sonsuz olanaklar sağlandı. Dışarda hızlı militarizasyon politikaları izledi. Bir anlamda iç politikayla, dış politika içiçe geçti. Özellikle Suriye TC’nin pro- emperyalist ataklarının merkezi oldu. Ortadoğu’nun yeniden paylaşımında alt-emperyalist hayallerle pay ve inisiyatif kapmaya çalışan TC, kısa zamanda büyük bir bataklığın içine girdi. Ortadoğu’nun hızla değişen dengeleri ve emperyal öznelerin büyük kapışması ve hatta Suidi Arabistan, Mısır, İsrail gibi bölgesel güçlerin manevraları, hamleleri ve yeni pozisyon alışları karşısında boşa düştü. İnisiyatif kaybetti. Tırnak içinde pro-aktif politikaları çöktü.
Neo- Osmanlıcılık ya da anakronik bir emperyal konsepte uyumu içeren “stratejik derinlik”, hızla stratejik iflasa ve blokaja dönüştü. TC en başta bir alt- emperyalist güç olmanın en önemli niteliği olan hegemonyayı tahsis edecek ekonomik, siyasal, kültürel hatta (çok iddia edildiği gibi) tarihsel alt yapıya ve vizyona sahip değil. Artık yeni rejimin kendisi olan ve bir devlet partisine dönüşmüş AKP’nin bütün ajitasyon ve medya manipülasyonlarına rağmen, TC’nin son derece kof bir etkiye sahip olduğu ve her düzeyde inisiyatifinin daraldığı ortaya çıktı. Bu yönde özellikle Tayyip Erdoğan’ın agresyon yüklü bölgeye yönelik girişimleri hüsranla bitti.

Kürt özgürlük hareketinin bir Ortadoğu gücüne dönüşmesi ve Rojava Devrimi, TC’nin hamlelerini kıran en önemli gelişme oldu. Kürt özgürlük hareketinin çok boyutlu mücadelesi ve Batı Kürdistan’daki devrim, 20. Yüzyıl’da Ortadoğu’da gelişmelere damgasını vuran Sykes – Picot Anlaşması’nın fiilen bitmesine yol açtı. Bu gelişme TC’nin ontolojik zeminlerini sarsmaya başladı.
Kürt Özgürlük Hareketi, Rojava Devrimi ve Suriye
Libya’daki Kaddafi rejiminin hızla çökmesi ve vekalet savaşlarının yıkıcılığı, TC’nin ve finans kapitalin agresyonunu tetikledi. Suriye başta olmak üzere Irak’ta önemli nüfuz ve ekonomik alanın açılacağı hesaplandı. TC’nin Esat rejiminin kolay bir şekilde çökmesi üzerinden yaptığı projeksiyon ve hamleler boşa çıktı. Önce Suriye muhalifleriyle kurduğu ilişki ve destek, daha sonra IŞİD’le kurulan son derece derin ilişkiler sonuç vermedi. Ortadoğu’nun yıkıcı anaforu TC’yi sarsmaya başladı.
ABD, AB, Rusya ve Çin gibi emperyalist güçlerin hesaplaştığı, emperyal öznelerin hegemonya “savaşlarının” merkezine dönüşen Suriye, ayrıca bölgesel güçler olarak İran, Suidi Arabistan, İsrail’in hamleler yaptığı küçük bir Ortadoğu’ya dönüştü. Hatta buradaki hamleler yeni Ortadoğu denklemini oluşturdu.
Suriye’de TC’nin hemen hemen her atağı sonuçsuz kaldı. Son olarak IŞİD gibi istikrarsızlık nesnelerini manipüle ederek Kürt özgürlük hareketini boğma girişimi, olağanüstü Kobane direnişi karşısında yerle bir oldu. Ayrıca, unutulmasın aynı nesneler daha büyük oyun kurucular tarafından daha yetkin bir şekilde manipüle edilebilmektedir.
Rojava Devrimi ve devrimin ruhunun ayağa kalkışı olarak muazzam Kobane direnişi, Kürt özgürlük hareketinin Şengal direnişi, Bakuri Kürdistan’da yarattığı fiili ikili iktidarı durumu ve karşı hegemonya pratikleri TC’nin “tutunamamasına” ve ontolojik problemler yaşamasına yol açtı. TC’ nin son 13 yıllık süreci kapsayan ve farklı fazlardan geçerek realize olan, siyasi İslamın hegemonyasındaki restorasyon süreci Kürt özgürlük hareketinin çok boyutlu ve çok vektörlü mücadelesi karşısında aşındı, hatta işlevsizleşti. Gezi Ayaklanması, Kobane serhildanı ve son olarak 7 Haziran’da HDP’nin gösterdiği başarı giderek bir siyasi krizinin önünü açtı. Bu gelişmeyle, yüksek bir olasılığa dönüşen ekonomik kriz  TC’yi alt üst edici bir sürecin içine sokabilir. Egemen klikler arasında çatlakların derinleştiği ve yeni rejimin en önemli payandası olan AKP’nin çözülüş sürecine girdiği ve Ortadoğu’nun etnik, dini, mezhebi fay hatlarının kırılmasının yarattığı yıkıcı ve katastrofik anaforun etkisini gösterdiği yeni ve yıkıcı bir momentin içine giriyoruz. Ortadoğu’nun sürekli savaş coğrafyasına dönüşmesi, bölgedeki her coğrafyanın savaş cephesine ya da iç savaş coğrafyası haline gelmesini koşulladı. Yaratıcı, kontrollü  kaos konseptinin somut yansıması olan bu gelişme bügün başta Suriye, Irak, Libya, Yemen’i bir cehenneme, iç savaş coğrafyasına dönüştürdü. Ve iç savaşlar dalgasal etkisini Lübnan, Mısır, Tunus ve Türkiye’de  göstermeye başladı. TC’nin polis devleti ya da sivil diktatörlük olarak yeniden yapılanması bu gelişmenin bir parçası olarak işledi. Unutulmasın her polis devleti  aynı zamanda bir iç savaş devletidir. Suruç katliamı bu mana da bir iç savaş “pratiğidir”. Artık Türkiye’nin her alanının yeni Beyrut olabileceğini ve kontrollü kaosun pratik alanına dönüşebileceği bir momentin içindeyiz.

İç savaş konseptleri
Kobane serhildanı küçük bir iç savaş pratiği oldu. Hatta laboratuvar işlevi gördü. TC direnişi, (gösterdiği refleks, gerçekleştirdiği pratikler, Kürdistan’da ve Batı’da resmi ve para militer güçleri devreye sokmasıyla) bir iç savaş provası olarak değerlendirmeye çalıştı. 50’ye yakın kişinin ölümü pahasına gerçekleşen direniş, Anadolu ve Kürdistan topraklarına yayıldı. Gösterilen büyük ve kitlesel tepki TC’nin yok edeci hamlelerini boşa çıkardı. Suruç katliamı, ardından fiili sıkıyönetim uygulamaları, Türkiye çapında eşgüdümlü polis operasyonları, HDP’nin kriminalize edilmesi, toplumsal muhalefete ve devrimci güçlere şiddetli baskı, yaygın gözaltına operasyonları, Kandil’in bombalanması gibi gelişmeler bir iç savaş konseptine geçişin adımları olarak değerlendirilebilir.  Bununla birlikte ABD’yle girilen yeni angajmanlarla birlikte bir savaş rejiminin inşasından söz edebiliriz. Özellikle Rojava ‘daki devrimci inşa süreci ve sarsıcı kadın devrimi “başka bir Ortadoğu’nun” nesnel zeminleri oldu. Şengal direnişi etik bir manifesto olarak sürece ciddi katkı yaptı ve harekete büyük bir ruh verdi. Son olarak PYD ve YPJ’nin,  IŞİD’i püskürtüp ve ağır bir yenilgiye uğratarak, Tel Abyad zaferiyle  kantonları birleştiren stratejik hamlesi, ayrıca İŞİD’i (Suriye sınırında elinde kalan) Cerablus- Arfin’den sökme imkanın doğması hem TC’yi, hem de ABD’yi rahatsız etti. ABD, YPG ve YPJ güçlerinin stratejik hamlelerinin kontrolsüz gelişmelerinin önünü açabileceğini ve Suriye’de farklı gelişmeleri tetikleyebileceğini  hesapladı. Beklendiği biçimde harekete geçti. Ve TC’nin bir nevi (yine inisiyafi ve verdiği izin doğrultusunda) önünü açtı.
ABD ile TC’nin gerçekleştirdiği görüşme sonucunda ve TC’nin yeni girdiği angajmanla; TC’nin – sınırlı ölçekte de olsa – “güvenli bölge” oluşturma isteğine onay verildi. TC, Suriye “krizinin” başlamasıyla  birlikte emperyalist koalisyon güçlerinin müttefiki olarak Esad rejimini yıkmak iddiasıyla Rojava’ yı ve Suriye’nin bazı bölgelerini işgal etmeyi arzuluyordu. Ne var ki emperyalist güçler Suriye’de açık işgal taktiği uygulamadı. Bu sefer TC, tampon bölge oluşturulmasını istedi. ABD bu yaklaşıma da izin vermedi. TC ısrarını sürdürdü. Kitlesel göç ve terör bahanesiyle aslında tampon bölgeden özünde farklı olmayan yeni bir seçenek olarak “güvenli bölge” kurma talebinde bulundu. Bu talebe de ABD mesafeli oldu.
Ancak ABD son gelişmelerle; İncirlik üssünü ve bir kaç askeri havaalanı kullanma, yeni Suriye politikasına ve IŞİD’e yönelik yaklaşıma tam uyum sağlama karşılığında TC’nin güvenli bölge oluşturma talebine kısmen onay verdi. Özellikle ABD ve İran arasındaki görüşmeler, yeni anlaşma ve İran’ın kapitalist entegrasyon sürecinin bir parçası olma yönündeki düzenleneler, TC’yi tam anlamıyla kontrpiyede bıraktı ve sıkıştırdı. Bu süreç dış politikada paradigma değişikliğine yol açan temel faktörlerden biri olarak ele alınabilir. TC yeni angajman doğrultusunda Kandil’i bombalamaya, IŞİD’in sınırdaki inisiyatifini kırmaya ve bunun yanında YPG mevzilerini tanklarla bombalaya başladı. Ülke çapında da fiili sıkıyönetim uygulamalarına geçti.
Aslında yeni konjonktür AKP’nin neo-Osmanlıcılık adı verilen dış politikasının çökmesi ve iflası anlamına geldi.

Yeni konjonktür bir yandan pro -emperyalist politikaların derinleşmesini, öte yandan hızla bir savaş rejimine geçişi koşulluyor. Bu sürecin diğer bir yansıması TC’nin bölgede emperyalizmin bir mızrak ucuna dönüşmesi ve Ortadoğu’yu saran etnik ve mezhebi polizasyon ve iç savaş dalgasının, Anadolu ve Mezopotamya topraklarını sarmasıdır. Aslında TC Pakistan’ın kaderini paylaşıyor. Ya da Pakistanlaşıyor. Pakistan’ın hızlı militarizasyon süreci, bölgeye yönelik agresyonu, Hindistan’la yaşanan sürekligerilim hali ve Afganistan’daki hamleleri, rolü, cihatçı örgütlerle ve daha sonra Talibanla kurduğu ilişkiler ve bu ilişkilerin evrimi, TC’nin Suriye’deki hamleleri ve cihatçı örgütlerle kurduğu ilişkiye benziyor. Pakistan bu süreci CIA’nın koordinasyonunda ördü.1990 sonrası küresel konjonktürdeki değişim (Sovyetlerin Afganistan işgaline son vermesi ve yıkılması) ve 11 Eylül konseptinin açtığı yeni süreç Pakistan için dönüm noktası oldu. Her şey tersine dönmeye başladı. Bumerang etkisiyle cihatçı örgütler için Pakistan’ın dârü’l- harp alanına dönüştü ve iç savaş coğrafyası haline geldi.*
Bonapart ve Fujimori karışımı diktatörlük ve kapitalist rasyonlar
Savaş rejimine geçiş, aynı zamanda Türk tipi başkanlık rejimi adı verilen, Bonapart ve Fujimori karışımı bir diktatörlüğün zemini olabilir.
Bu süreç, Türkiye’de mezhebi ve etnik polarizasyon üzerinden gerçekleşecek bir iç savaşın önünü açabilir. Marksist devlet kuramında olağanüstü rejimleri ifade eden Faşizm, Sezarizm, Bonapartizm, askeri diktatörlük, polis devleti gibi kavramlaştırmalar vardır. Bu tanımlamalar her olağanüstü rejimin kendine has içeriğini, sınıf kombinasyonunu, yönelimini ve sınıf mücadelesine etkilerini belirlemek açısından önem taşır. Olağanüstü rejimleri bir kişinin egosantrik karakteri yada psikopatolojiyle açıklamak son derece yüzeysel bir bakışı ifade eder ve devletin sınıfsal özünü es geçmeyi koşullar. Devleti sınıf tahakkümü bağlamından çıkarıp, nötrlaze etme anlamı taşır. Olağanüstü rejimler bazen kapitalist rasyonu zorlayabilir ama bu tırnak içindeki sapma, yine de devletin kolektif kapitalist ruhunu ve rolünü besler. Kriz anlarında bu kolektif kapitalist aygıt/ aparat (özel mülkiyetin korunması için) her hamleyi yapabilir. Yürütmenin erkinin yoğunlaşması ve mutlaklaşmasını sağlayacak darbe ya da darbe benzeri adımlarda bunlardan biridir. Zaten olağanüstü rejimler, karakterini yürütme erkinin yoğunlaşması ve mutlaklaşmasından alır.

Her olağanüstü rejim, finans kapitalin arzularının konsantrasyonudur. Bu rejimler içinde Bonapartizmi özgün ve farklı bir yere koyabiliriz. Bonapartizm; sınıflar mücadelesinin ve sınıfsal kutuplaşmanın özgün bir momentinde (burjuvazinin tarihsel gelişimin etkisiyle, ekonomik iktidardaki inisiyatifini, siyasi alanda yeterince gösterememesi ya da) hegemonya tahsisi sorunu yaşamasına bağlı olarak biçimlenen (sermayenin) diktatörlük biçimidir. Bu rejim burjuvazinin siyasi alandan (sermayenin genel ve uzun vadeli çıkarları için) “geçiçi” olarak çekilmesini ya da mülksüzleştirmesini kapsar. Kapitalist rasyonun son derece esnek, hızla uyum sağlama ve olağanüstü pragmatist mahiyet taşıdığı bilinmelidir. İç savaş dahil, savaş rejimi finans kapitalin yüksek adaptasyon göstereceği gelişmelerdir. Bütün bunları Türkiye kapitalizminin küresel finans kapitalle entegrasyon düzeyini ve bu coğrafyaya küresel finans kapitalin ciddi yatırımlar yaptığını, Türkiye kapitalizminin Irak ya da Suriye’deki kapitalizminden niteliksel denebilecek farkları olduğunu, gelişmişlik ve entegrasyon düzeyinin Suriye ve Irak’la (hele bügünkü koşulları itibariyle) ölçülemeyeceğini bilerek vurgulayabiliriz. Çünkü Ortadoğu artık dünyanın merkezi, bir anlamda “üçüncü dünya savaşın” gerçekleştiği bir coğrafyadır.
Buradan kırılan fay hatları Avrasya diye tanımlanan coğrafyayı sarsabiliyor. Bugün Ukrayna’yı, Pakistan’ı, Kuzey Afrika’yı etkileyen gelişmeler rastlantı değildir. TC’de bu yıkıcı anaforun içindedir ve kırılan fay hatlarından şiddetle etkilemektedir. Ayrıca TC bu coğrafyada uzun zamandan beri ateşle oynadı ve halende oynamaya devam ediyor. Ateşin ateş toplarına dönüşüp, TC’ye geri döndüğü ve TC’yi şiddetle, bütün yakıcılığıyla sardığı bir konjonktüre girdik. Ortadoğu sürekli savaş coğrafyasına dönüşürken, bu sürecin parçası olan her ülke de içsavaş sürecine giriyor.
Savaş rejimine geçişin ve devlet terörü döneminin başlayacağı eşikteyiz. Çok yönlü ve çok boyutlu gelişmeler bunu gösteriyor.

Faşizme karşı mücadele ve Ortadoğu Devrimi
Artık Türkiye’deki her gelişme Ortadoğu’daki gelişmelerden ayrı ele alınamaz. Ya da Ortadoğu’daki gelişmeler dolayımlı ve direkt Türkiye’yi etkilemektedir.
En başta 20. Yüzyıla damgasını vuran Kürt ve Arap halklarının kalbine hançer sokulması anlamına gelen, TC dahil, 22 yapay Arap devletinin kurulmasına ve Kürdistanı 4 parçaya bölen ve bir iç sömürgeye dönüştüren Sykes-Picot anlaşmasının fiilen bitmesi önemli bir momentir. Kürt özgürlük hareketinin bir Ortadoğu gücüne dönüşmesi ve Rojava devriminin fiilen Batı ve Kuzey Kürdistanı birleştirmesi TC’nin kuruluş saiki olan Misak-i Milli’nin kağıt üzerinde kalmasına yol açtı. Bu süreç bir yanıyla da TC’nin “kuruluş” paradigmasını kıran içerikte gelişti.
Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesi, Ortadoğu’nun küresel karşı devrim merkezine dönüşmesiyle paralellik taşıdı. TC bu dönemde bölgesel bir karşı devrim merkezi haline geldi. TC’nin restorasyon süreci bu eksende biçimlendi.

Kısaca bir karşı devrim süreci içindeyiz. Bu süreç Kürt özgürlük hareketiyle, devrimci komünist hareketin stratejik ve tarihsel ittifakının yaşamsallığını ortaya koyuyor. Artık Türkiye devriminin yolu, Ortadoğu devriminden geçmektedir. Faşizme karşı mücadele bir iktidar mücadelesi ve devrim sorunudur. Ve artık küresel karşı devrim merkezine dönüşen Ortadoğu perspektifi dışında ele alınamaz. Ya da Ortadoğu devrimi perspektifiyle faşizme karşı mücadeleyi örgütlemeliyiz. Son derece kritik bir momente giriyoruz, iç savaş dinamiklerinin bütünüyle ortaya çıktığı bir dönemin içindeyiz.
Direnişi ve mücadeleyi yükseltmeli, enternasyonalleştirmeli ve Mezopotamya ve Anadolu topraklarına yaymalıyız.
* Daha geniş bilgi için bkz;
Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz/ 11 Eylül; Volkan Yaraşır, Gendaş Yay., 2001.
AKP ve Siyasal İslam; Volkan Yaraşır-Tarık Aygün, Tümzamanlaryayıncılık, 2002.
Makaleler;”Avrasya İç Savaş Coğrafyasına dönüşüyor- Pakistan’da Balkanlaşma Dalgası Yayılıyor”, Volkan Yaraşır, ” Etnik, Mezhebi Bölünmenin kıskacında: Pakistan İşçi Hareketi”, Volkan Yaraşır.

Friday, May 22, 2015

Osmanlılar ve Acemler Arasında Kürdler



Bu yazıda, Murad Ciwan’ın 'Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler' adlı kitabıyla ilgili bazı düşüncelerimi belirtmeye çalışacağım.
İsmail Beşikçi
Yayınlanma: 22.05.2015 | 12:39 
 
Osmanlı İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu arasında sıkışıp kalan Kürdlerin durumunun incelenmesi önemlidir. Murad Ciwan’ın, “Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler” bu bakımdan önemli bir kaynaktır. Bu incelemenin alt başlığı, “İlk Osmanlı-Kürt İttifakı (1514)” dür. (Avesta yayınevi, 2015 İstanbul

Bu yazıda, Murad Ciwan’ın bu kitabıyla ilgili bazı düşüncelerimi belirtmeye çalışacağım.

Bu çalışmanın önemli bir yönü, Türk tarih yazımında, Çaldıran Savaşı’yla ilgili yerleşik görüslerin sorgulanıyor olmasıdır. İncelemenin yerleşik görüşleri sarsan önemli bir yönü vardır. Venedikli seyyah, Giovanni Maria Angiolelloa’nın değerlendirmesi dikkatlerden uzak değildir. Venedikli seyyah şöyle demektedir: “ Kürtler çağırmasa, büyük Türk (Yavuz Sultan Selim) asla Şah İsmail’e saldırmaya cesaret edemezdi.” (s. 7)

Bu ifade, o dönemde, Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim, Kürdler/Kürdistan ilişkilerinin irdelenmesini gerektirmektedir. Şah İsmail, 1501 de, Akkoyunlu Devleti’ni yıkmış, Tebriz’i ele geçirmiş, İran’da Safeviler iktidarı kurulmuş, Oniki İmam Şii Mezhebi, İran’ın resmi mezhebi ilan edilmiştir.

Şah İsmail, Doğu’da, Sünni Özbeklerin topraklarının ele geçirmiş, Kuzeyde Kafkas Dağları’ndan, Güneyde Basra Körfezi’ne kadar geniş bir bölgeye egemen olmuştur. İran’ın Memluklarla sınırı Güney’den Kuzey’e doğru, Fırat Nehri olmuştur. Bilecik, Urfa , Harput, Erzincan, Çemişgezek (geniş Dersim Bölgesi) Safevi egemenliği altına girmiştir. Safeviler, Sivas’ın batısında, Amasya ve Tokat’ta, Osmanlı Devlet ile komşu olmuştur

Bütün bunlar, Kürdistan’ın büyük kısmının, Safevilerin denetimi altında olduğunu göstermektedir. Safevi yönetimi, Şah İsmail ise Kürdlere hiç iyi muamele yapmamaktadır. Örneğin; Kürd aşiret reislerini saray davet eder, onları tutuklatır, hapse atardı. Bazı aşiret reislerini İran’ın değişik köşelerine sürgün ederdi. Kürdistan’a merkezden kendi Valilerini, Oniki İmamcı valileri tayin ederdi. Kürdleri, Kürd aşiret reislerini Şii olmaya zorlardı. Sünniliği yasaklamaya gayret ederdi. Bu tutum ise, Kürdler arasında, Kürd aşiretleri arasında hiç hoş karşılanmadı. Şah İsmail’in, Safevilerin, bu tutumu Kürdler arasında, huzursuzluğa neden oldu. Kürdler arasında, Şah İsmail’den, Safevilerden kurtulmak için çareler aranmaya başlandı.

Şah İsmail’in, Safevilerin bu tutumu karşısında, Osmanlı’dan yardım istemek, Kürd aşiretleri arasında ciddi bir düşünce olarak doğdu. Kürd aşiretlerinin, İdris-i Bitlisi’yi devreye sokmaları, Osmanlı’yı, Şah İsmail’e karşı savaşa davet etmemeleri böyle gelişti. İdris-i Bitlisi, Akkoyunlular döneminde, Uzun Hasan’a, Saraya hizmet etmiş bir bürokrattı. İdris-i Bitlisi’nin babası da Akkoyunlulara hizmet etmişti. Bu bakımdan İran yönetimi hakkında bilgi sahibiydi. Şah İsmail’in Kürdistan’da Sünniliği yasaklaması, Kürdleri, Şiiliğe davet etmesi konusunda, Osmanlı Sarayına sık sık raporlar gönderiliyordu. Bu raporların sayısı gittikçe artıyordu. Raporların içeriği de ağırlaşıyordu. Şah İsmail’in Osmanlı ülkesinde yürüttüğü, Osmanlı aleyhtarı, Şiii yanlısı politikaları bu raporlarda dile getirilen başlıca konulardı.

O dönede, Osmanlı Sarayı’na karşı, Anadolu’da, üç önemli ayaklanma gerçekleşir. Birincisi, 1500 yılında Karaman’da meydana gelir. İkincisi, 1511-1512 yıllarında, Antalya’da Teke yör3esinde meydana gelen Şahkulu ayaklanmasıdır. Üçüncüsü 1512 de, Amasya, Tokat, SivaS yörelerinde gerçekleşen Nur Ali Halife ayaklanmasıdır. Bu ayaklanmaların, hep Aleviler tarafından gerçekleştirildiği dikkati çekmektedir. Ayaklanmalara katılanlar, genel olarak, hep, bu bölgelerde yaşayan Aleviler olmuştur.

Bu çerçevede, Şah İsmail’in, Şah İsmail’den önce, Şeyh Haydar ve Şeyh Cüneyd’in, Safeviler’in, Anadolu’daki Alevi topluluklarla ilişkilerine bakmak gerekir. Şii Düşünce, Oniki İmamcı düşünceyi, ibadeti, Anadolu’da yaygınlaştırmak, Şii yönetiminin çok önemli bir hedefi olmuştur. Bunun için Şii yönetimi, Anadolu’ya, Alevilerin yaşadığı alanlara halifeler göndermiştir. Şahkulu ve Nur Ali Halife Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleridir. Bunlar, kendilerine bağlı müritleri Osmanlı’ya karşı kışkırtmaktadırlar. Anadolu Alevilerinin, Osmanlıyla ilişkileri de başta ağır vergilerden dolayı, iyi değildir. Bu ilişkiler çerçevesinde, Şii düşüncesi, ibadeti, Ali, Oniki İmamlar, Fatıma, Hasan -Hüseyin Kerbela figürleri Alevilere aşılanır. Bunu, Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd, (Ölümü 1460) Şeyh Haydar, (Ölümü 1488) zamanında yoğunlaştığı vurgulanmaktadır.

Murad Civan, bu ilişkilerin Şah Ali (1392-1429) zamanında başladığını da belirtmektedir. (s. 78) tarikatın kurucusu Şeyh Safiyeddin’in (1334-1392) torunudur.

Yazar Murad Ciwan, Kürd-Sünni, Sufi bir tarikat olarak kurulan Safeviliğin, daha sonraları Şiiliğe dönüştüğünü dile getiriyor. İran’ın Oniki İmamcı Şah yönetimi haline geldiğini vurguluyor. (s.95-100, 119-127)

Yavuz Sultan Selim 1512 yılında tahta oturmuştur. 23 Mayıs 1512. Yavuz, tahta oturur oturmaz, Macaristan’a sefer yapmayı düşünmektedir. Sarayın ileri gelenleri, vezirler, komutanlar da Macaristan’a seferden yanadır. Ama, Kürdlerin saraya sık sık başvurmaları, Yavuz Sultan Selim’i Şah İsmail’e savaşa davet etmeleri, Yavuz’u ikircikli durumda bırakır. Sonuçta, Kürdler Yavuz’u ikna ederler. Komutanların, vezirlerin kaşı olmalarına rağmen, Şah İsmail’e, Safeviler’e karşı savaş kararı alınır. Yavuz, Komutanlarını, sarayın ileri gelenlerini, İran’a karşı savaşa ikna eder. Osmanlı ordusu İran’a doğru yola çıkar. 20 Nisan 1514. Çaldıran Savaşı 23 Ağustos 1514 de cereyan eder. Osmanlı ordusu Tebriz’i ele geçirir fakat daha ileri gitmez. Şah İsmail İran’ın iç kesimlerine doğru kaçar. Yavuz Sultan Selim, ganimet elde etme çabalarına da engel olur. Ordu geri çekilir. Kürt-Osmanlı ittifakı Çaldıran zaferinden sonra, Yavuz Sultan Selim’in Tebriz’den dönüşün de Amasya’da gerçekleşir.

Çaldıran Savaşı’ndan sonra, Osmanlı Kürdlerle bu çerçevede ilişki geliştirir. Osmanlı’nın, Kürdlere, Kürd aşiretlerine karşı tutumu çok daha olumludur. Şah İsmail, Kürdistan’a, merkezden, Oniki İmamcı valiler gönderiyordu. Osmanlı, Kürdistan’a, çeşitli bölgelere, çeşitli bağlılıklarla özerklik verir. Kürdistan’ı Kürd yöneticilerle dolaylı olarak yönetir. Ama, Kürdistan/Kürdler, Osmanlı İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu arasında ikiye bölünür.

Murad Ciwan’ın, “Çaldıran Savaşı’nda, Osmanlılar, Safeviler ve Kürdler, kitabında, dile getirdiği bir konu da, “kılıçtan geçirilen 40 bin Kızılbaşla ilgilidir.

Yavuz Sultan Selim’in, Çaldıran Seferi sırasında, 40 bin Kızılbaşı kılıçtan geçirdiği konusunda yerleşik bir düşünce vardır. Bu bilgi, İdris-, Bitlisi’nin Selimname kitabında yer almaktadır. Murad Ciwan bu bilgiyi ayrıntılı bir şekilde sorguluyor, analiz ediyor.

Murad Ciwan önce, kime Kızılbaş denildiğini irdeliyor. (s. 100 vd.) Şeyh Haydar zamanında Safevi savaşçılaırn, başka halkların savaşçılarından ayrılmasını sağlamak için, üniforma gereği üzerinde duruluyor. Böylece savaşçıların tektipleştirilmesi de sağlanıyor. 12 parçalı, kırmızı keçeden yapılan bir külah tektipleştirmeyi sağlıyor. Kırmızı külah, Safevi savaşçıları öbür savaşçılardan ayırıyor.

Murad Ciwan daha sonra, Kızılbaşlar için çıkarılan fermanları irdeliyor. (s. 49 vd.)

Yavuz Sultan Selim, 1513 yılı sonlarında, Edirne’ye gidiyor. İran seferine Edirne’de karar veriliyor. Yavuz Sulatan Selim, Kızılbaşların listelenerek bildirilmeleri ve katledilmeleri doğrultusunda fermanlar veriyor. Bu bilgiler, İdris-i Bitlisi’nin Selimname kitabında yer alıyor. Başka kaynaklar da İdris-i Bitlisi’nin bu bilgisini tekrarlıyor. Örneğin, Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi kitabında, bu bilgiyi tekrarlıyor. Yalnız, Kızılbaş kavramı yanında Alevi kavramını da kullanıyor. (söz eden Murad Ciwan, s. 54) Alfonse de Lamartin de, Alevi kavramını kullanarak aynı bilgiyi tekrarlıyor. (s. 55) Kızılbaş ve Alevi’nin, aynı toplumsal kategoriymiş gibi kullanılması zihinsel karışıklığa neden oluyor.

Murad Ciwan, fermanların Kızılbaşlar için hazırlandığını, fermanların, Anadolu’daki Alevileri örneğini Çemişgezek’deki Alevileri kapsamadığını vurgulamaktadır. Bunların, Şahkulu veya Nur Ali Halife’nin müritleri olması muhtemeldir. Şah İsmail’in Anadoluludaki bu halifeleri, Oniki İmamcı Şiiliği Anadolu’da yaygınlaştırmak için çaba sarf etmektedir. Bu da Osmanlı yönetimini çok rahatsız eden bir durum yaratmaktadır.

Araştırmacı Murad Ciwan, Çaaldıran Savaşı’nın 23 Ağustos 1514 de gerçekleştiğini, 20 Nisan 1514 de sefere çıkıldığını vurguluyor. 20 Nisan 1514 de, Kızılbaşların kaydedildiği defterlerin geldiğini belirtiyor. (s. 53) Kızılbaşları öldürme emrin, 20 Nisan 1514’den sonraya kalabileceğine işaret ediyor. (s.53)

20 Nisan 1514 ile 23 Ağustos 1514 arasında, bu kadar kısa süre içinde, çeşitli alanlarda yaşayan 40 bin kişinin katledilmesini mümkün olmadığını vurguluyor. Kaldı ki, örneğini Çemişgezek’in, geniş Dersim bölgesinin, o dönemde, Safevilerin denetiminde olduğunu, Osmanlı’nın, burada, Kızılbaşlara ilişkin katliam yapamayacağını dile getiriyor. (s. 125-127)

Kanımca bu, dikkate değer bir analizdir. Kitabın, Türk tarih yazıcılında yerleşik düşünceleri sorgulayan, sarsan yönü, bu konu ile ilgilidir. Burada, önemli olan Şiilik ile Alevilik arsında ayrım yapmaktır.

Murad Civan’ın, “Çaldıran Savaşı’nda, Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler kitabında, “gülat Şiilik” diye bir kavram geçmektedir. “Gülat Şii”, “Gülat Şiilik” kavramı kitabın pek çok yerinde geçmektedir. Örneğin, 14, 19, 20,60, 92, 93, 120, 121, 122, 123, 275, 280 sayfalarda bu kavram geçmektedir. Aşırı Şii, aşırı Şiilik anlamına gelmektedir. Gülat Şii, Şeyh Cüneyd’i Allah mertebesinde, Şiey Haydar’ı da Allah’ın oğlu mertebesinde gören, fanatik bir din hareketi olarak görülmektedir. (s 123) Bu Ali dışındaki bütün İslam halifelerine lanet okuyan bir görüştür. Ali’ye tapınan, Allah’ın Ali’de, Şeyh Cüney’de ve Şeyh Haydar’da cisimleştiğine inanan bir görüştür.

Anadolu’daki Aleviler, Sünni İslam’ın olmazsa olmaz, gördüğü şartların hiç birini yerine getirmeyen, namaz kılmayan, oruç tutmayan, kendilerine has ritüelleri olan bir gruptur. Ama, kanımca, Kızılbaş olarak deftere kaydedilenlerden değildir. Deftere kaydedilenler, Oniki İmamcı Şiilerdir. Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleri olan Şahkulu, Nur Ali Halife, ve benzeri halifelerin müridleridir.

Aleviler, aslındai Raa Heq yolunda ve inancında olan bir gruptur. Ali, Fatıma, Hasan -Hüseyin, Kerbela, Oniki İmam gibi figürlerin Raa Heq (Alevi) inancına nasıl ve ne zaman girdiği, bu düşünceyi nasıl kökten etkilediği irdelenmesi gereken önemli bir konudur. Çünkü Raa Heq, inancı Aryen inancıdır, İslam’dan çok önceki bir inançtır. Mitra, Zerdüşt, Mani, Mazdek, Yarasan, Ezidi inançları da böyledir.

Yarasan inancına, İran’da Ehl-hak, Irak’ta Kakailik denildiği bilinmektedir.

Şakir Epözdemir’in, Kürt-Türk dostluğu ve Kürt-Osmanlı (1514 Amasya) İttifakı (Peri Yayınları, İstanbul 2000 başlıklı bir incelemesi var. Araştırmacı Yazar Murad Ciwan’ın incelemesinde, bu kitapla ilgili bir değerlendirme yapmaması kanımca eksikliktir.
İsmail Beşikçi