Wednesday, September 23, 2015

Rus zokası yutulmuştur!

ABD, Rusya'nın Suriye'ye konuşlanmasına karşı uluslararası toplumu koşullandırmakta zorlanıyor. Tek çıkış yolu çatışmayı önlemek için işbirliği yapmak.
Rusya’nın Suriye hamlesi pek kılçıklı ama bölgesel oyunun kumanda merkezinde oturan ABD ve İsrail bu zokayı yutkuna yutkuna sindirmeye çalışıyor.
ABD, Rusya’nın Suriye’ye askeri sevkiyatını önleme girişimlerinin ardından 18 ay önce Ukrayna yüzünden sona erdirdiği Rusya ile askeri diyaloga geri döndü. Pentagon’a göre amaç Suriye hava sahasında Rusya ile ABD güçleri arasında yanlış anlamaları ve çakışmaları önlemek. Geçen cuma durumu 50 dakikalık telefon görüşmesinde müzakere eden Amerikan ve Rus Savunma Bakanları Ash Carter ile Sergey Şoygu ortak mekanizma kurmak için anlaştı. Bu koordinasyon girişimi, ayarları bozulan Pentagon’da hafiften prozac etkisi yapmışa benziyor. (Tabii Rusya, Suriye hamlesiyle Ukrayna'daki hesabı da kapatmış ya da pazarlık marjlarını inanılmaz halde genişletmiş oldu.)
Benzer bir adım İsrail’den de geldi. Pazartesi günü efelene efelene Moskova’ya giden İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Rus lider Vladimir Putin’in adamı ‘süklüm püklüm’ kıvamına getiren tutumu karşısında 'ortak mekanizma’ kurmayı kabul edip döndü. "Suriye ve İran Golan Tepeleri'nde İsrail’e ikinci cephe açmaya çalışıyor” uyarısına Putin’den “Suriye ikinci cephe açacak durumda değil, kendi ülkesini korumaya çalışıyor” yanıtını aldı. Ve Moskova temaslarından çıkan neticeyi şu sözlerle duyurdu: "Rus ve İsrail güçleri arasında yanlış anlamaların önüne geçebilmek için ortak bir mekanizma kurulması kararlaştırıldı."
İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile Rus mevkidaşı Valeri Gerasimov'un şekillendirdiği mutabakata göre iki ülke genelkurmay başkan yardımcılarının başkanlık edeceği bir komite kurulacak. İki haftada bir toplanacak olan komite hava ve deniz kuvvetlerinin hareketlerinin yanı sıra elektromanyetik eylemleri koordine edecek.
İSRAİL'İN HAREKET ALANI DARALIYOR
Peki, Rusya İsrail’in nesini yanlış anlayacak?
İsrail epey zamandır Suriye krizi ile ilgili iki kırmızıçizgiden bahsediyor:
- Eğer İsrail’e bir roket, havan ya da füze düşerse misilleme yaparım.
- Hizbullah’a silah gönderilmesine izin vermem.
Bu kırmızıçizgiler Putin'e de hatırlatıldı. Putin'in buna itiraz ettiğini sanmıyorum. Bence alarmın nedeni bu iki morarmış çizgi değil. Çünkü İsrail'in bölgedeki iştigali bunların ötesinde. İsrail’in 2013’ten bu yana Suriye sınırında çevirdiği dümenler ve doğrudan belli hedefleri vurması bu çizgilerden taşan eylemler.
İsrail, rüzgârın Suriye yönetiminin aleyhine estiği sıralarda karışmıyor gibi yaparak keyifle izlediği silahlı isyan sürecine 2013’ten itibaren alenen müdahil oldu. Nedeni Hizbullah’ın sahaya inmesine paralel olarak Suriye ordusunun tekrar toparlanmaya başlamasıydı. İsrail çöküşün önlenmesine kayıtsız kalamayıp Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi dahil Golan sınırlarında silahlı gruplara destek sundu. Bu destek Suriye'nin kritik askeri tesislerini vurmak, silahlı grupların ilerleyişini kolaylaştıracak şekilde ordu mevzilerini bombalamak, doğrudan mühimmat temin etmek, teknik destek sağlamak ve yaralı savaşçıları tedavi etmek şeklinde kendini gösterdi. Dahası İsrail bu karambolde işgal altındaki Golan Tepeleri’nde petrol çıkarmaya koyuldu.
Haliyle Rusya’nın sahada vaziyet alması İsrail’in dolaylı ya da örtülü operasyonlarını zora sokacak boyutlar taşıyor. İsrail uçakları havalandığında gelişmiş Rus savaş takımlarını yani hava savunma ve radar sistemlerini hesaba katmak zorunda.
İsrailliler Rus askeri konuşlanmasına itiraz ederken bunun İran ve Hizbullah'ın bölgedeki varlığını güçlendireceği savını da öne sürüyor. Ancak meseleye Şam açısından bakıldığında durum Tel Aviv yönetiminin korkularından farklı bir sonuca işaret ediyor. Şöyle ki Suriye yönetimi mevcut krizden yabancı bir elin yardımıyla çıkacaksa bu elin İran değil Rusya olmasını tercih ediyor. Birkaç nedeni var:
-Rusya ile İran'ın Ortadoğu siyasetlerinin oturduğu bağlamlar farklı. Suriyeliler İranlılara müteşekkir olsa da Tahran'ın ileride iç siyasi süreçlere etki edebilecek bir nüfuz kapasitesine ulaşmasını istemiyor. (İranlılar böyle bir niyetlerinin olmadığında ısrarlı.) Rusya'nın ise bu ülkenin iç işlerine ilgisi müttefiklik ilişkisine rağmen sınırlı.

- Moskova'nın uluslararası alanda özellikle BM Güvenlik Konseyi'nde sunduğu garantiler çok kıymetli.
- Rus askeri varlığı caydırıcı etki yaratırken İran askeri varlığı Esat karşıtı cepheyi büyüten bir etkiye sahip.
Elbette bundan bir Rus-Fars rekabeti çıkmayacağı gibi böylesi bir tercih Şam'ın Tahran'a nankörlük edeceği sonucunu da doğurmaz. Rusya ile İran'ın birçok uluslararası ve bölgesel konuda ittifak içinde olduğunu da unutmayalım.
RUS STRATEJİSİNİN GERİLİM EMİCİ TARAFI
Rusya'nın hem ABD hem İsrail ile koordinasyon mekanizması kurması Moskova'nın harekat planına yönelik uluslararası alandan gelecek direnci de kırıyor. Gerilim emici bir stratejik yaklaşım. Ki Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, 20 Eylül'de Berlin'de ağırladığı Amerikalı mevkidaşı John Kerry ile ters düştü ve Rusya'nın yeni pozisyonunu alkışladı: "Rusya'nın bölgede askeri olarak işin içine girmesini büyük bir memnuniyetle karşılıyoruz."
Suriye'de silahlandırılan gruplar eliyle rejim değiştirme oyununun ürettiği tehlikeler kadar son haftalarda artan mülteci baskısı Batı başkentlerinde Rusya'nın hamlesine yönelik ortaya çıkabilecek itirazları geriletiyor.
Batı'nın Suriye ile ilgili eski şahinliğini kaybetmesinde bir başka etken İran'la yapılan yeni başlangıç. AB kanadında Suriye'ye müdahaleyi şehvetle savunan Fransa, İran'la nükleer mutabakattan sonra bu hafta 150 kadar işadamıyla Tahran'a çıkarma yaptı. Tarım Bakanı ile birlikte İran'ı ziyaret eden heyet bir de ticaret ofisi açtı. Halbuki Esad'a lanet okuyanlar, Suriye yönetimini verdiği destekten dolayı İran'a da parmak sallamayı ihmal etmiyordu. Şimdi ibre döndü.
Beri tarafta tampon bölge planı bir kez daha elinde patlayan Türkiye'nin de Rusya'nın iradesini kırması namümkün. Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu, 17 Eylül'de Türkiye'nin endişelerini dile getirmek için gittiği Soçi'de Lavrov'dan "Esad, Suriye ordularının başkomutanı ve terörle mücadele ediyor. Suriye ordusu, kara operasyonlarında çok daha iyi becerilere sahip. IŞİD ile mücadelede Suriye ordusu görmezden gelinemez" yanıtını almıştı. Bugün Moskova'da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı ağırlayacak olan Putin de esnemeyecek. Rus devlet politikalarının saman alevlerine karşı bağışıklığı güçlü!
Rusya açısından Ortadoğu'ya dönüşün koşulları oluşmuş durumda. Bu konuda Batılı muhataplarının kabullenmek zorunda kaldığı argümanlara sahip. Bu bahaneler Suriye'nin Dostları Grubu diye bilinen uluslararası alanda gelmiş geçmiş en naif cephenin marifetleri sayesinde Rus sahasına paslandı.
Bütün göstergeler, Rusya "Lazkiye'de üs edinmiyorum" dese de aşama aşama askeri tahkimatın arttığını gösteriyor.
New York Times'a göre hafta sonu yapılan yeni sevkiyatlarla Rusya'nın Lazkiye yakınlarında yer alan Basil Esad Uluslararası Havaalanı'ndaki savaş uçağı sayısı 28'i buldu. Bunların 12'si Su-24 (Fencer) 12'si Su-25 (Frogfoot) ve 4'ü Flanker. Buna ilaveten üste 15 nakliye ve saldırı helikopterinin varlığından bahsediliyor. Bunları koruyan iki yada üç SA-22 hava savunma sistemi ve insansız hava uçakları da operasyonel konumda. Üsteki Rus askeri personelinin sayısının da 2 bini bulacağı öngörülüyor.
Görüldüğü gibi Rusya'nın sahaya inmesiyle hikâye değişiyor. Hikâye yazma ile hikâyeye figüran olmanın ne demek olduğunu anlamak için açılan yeni perde ibretlik.


Saturday, September 12, 2015

Tehlikeli Tür “Erk”ek – Belen Yıldırım-Günce Akpınar

Türler Arası Cinsiyetçilik
Pony, Endonezya’da bir “fuhuş köyü”nde, yanan yağmur ormanlarından seks kölesi yapılmak amacı ile alınan bir orangutandır, yaşamının büyük bölümünü bir duvara zincirle bağlanmış bir şekilde geçirmiştir. Zamanla kendini sunmayı ve cilve yapmayı öğrenen Pony, erkeklerin ilgisini oldukça çekmektedir.

Doğanın Ölümü: Ve Kadın Tahakküm Altına Alınır
Henüz ataerkinin oluşmadığı zamanlarda, kadın figürü toplumsal hayatta oldukça etkiliydi. Toplum içerisinde doğayla yoğunluklu kurduğu ilişki ve yaşamsal deneyimiyle ortaya çıkan kadın, insan ilişkilerini kolaylaştırır, topluma birçok açıdan yol gösterirdi. Kadın, iktidarlı bir ilişki olan örgütlü eril güç tarafından baskılanana dek, binlerce yıl doğal uyumu sağladı. Fakat eril ilişki biçimi örgütlenip şehirleri ve devletleri kurduğundaysa, ana-kadın dönemindeki toplumsal değerler değişerek, erkeğin iktidarını meşrulaştıran yeni değerler ortaya çıkardı. Bu durum, kadının olduğu kadar, onunla özdeşleşen doğanın da pozisyonunu değiştirmişti. Artık; kadın toplumsal hayatın önemli bir parçası olmanın ötesinde, erkeğe fayda sağladığı ölçüde var olan bir nesneye dönüştürülürken, aynı şekilde doğa da yine kadın gibi kullanım değeri baz alınarak değerlendirilmeye başlandı.

Özneden, Nesneye: Varoluşundan Kopartılan Kadın ve Doğa
Erkek iktidar hegemonyasını genişlettikçe, kendinin altında olduğuna inandığı her varlığın üzerinde sonsuz bir hak iddia eder oldu. Efendi yalnızca ve yalnızca kölesinin kendisine fayda sağlayan kısımlarıyla ilgilendi. Eğer derdi kas gücüyse, bir köleyi bir makine gibi kullandı. Eğer derdi enerji elde etmekse, ırmakları ve ormanları elinin altında bir enerji kaynağı olarak gördü. Eğer derdi erkek egemen cinselliğini doyurmak ise, kadının bedenini emrine amade etti. Kısacası, erkek egemen zihniyet kendinden aşağı gördüğü her şeyi (kadın, çocuk, hayvan, doğa…) varoluşundan, bütününden kopartarak, onu ihtiyaçları doğrultusunda “nesneleştirdi”! Tüm bunlarla beraber bu zihniyet, biyolojik olarak dişi ile erkeğin ötesinde, toplumsal bir model de dayattı. Kadın ile erkek üzerinden tanımlanan bu model, aslında ezilen ve ezen ilişkisini ima etmek için kullanılır oldu.

Kadının Nesneleştirilmesinden Hayvanın Nesneleştirilmesine
İnsan dışı canlılarda da dişi ve erkek belirlenimi olsa dahi, o türün gündelik yaşamında bu ayrım, dişinin ötelenmesi ya da yok sayılması anlamına gelmez. Bu ayrım, sosyal bir ayrım olmanın ötesinde biyolojik bir ayrımdır. Hatta kimi türlerde bu biyolojik ayrım bile değişkenlik gösterebilir ya da tümüyle ortadan kalkabilir. Mesela, çatal kuyruk kertenkelelerinde, erkeğin cinsel birleşme esnasındaki rolünü dişi bir kertenkele üstlenir, döllenme ise kertenkelenin gerekli hormonları salgılamasıyla kendiliğinden gerçekleşir. Böylece erkek kertenkeleler zaman içinde yok olur. Yani doğa, insanın koyduğu cinsiyet rollerine sığmayacak kadar cinsel çeşitliliğe sahiptir. Fakat toplumsal cinsiyet rolleri, kadını etkilediği kadar insan dışı varlıkları da etkiledi. Ne de olsa, erkek egemen zihniyetin kendi altındakilere dilediği gibi davranma özgürlüğü vardı. Kadınlara istediği gibi davranan, onları taciz eden ve onlara tecavüz eden bu algı, neden aynısını hayvanlara yapmasın ki?
Tahakkümsüz bir ilişki biçimi, her zaman birbirini etkileyen iki özneye ihtiyaç duyar. Bu ilişki biçimi belli bir paylaşım ve yaşanmışlık üretir. İki insan arasındaki sevgi ya da aşk ilişkisinde cinsellik, ilişkinin bütününde bir parçadır. Oysa erkek egemen kapitalist sistem, sonuç odaklı çalışır. Bu akıl, ilişkinin içerisinde cinselliğe odaklanarak, onu amaç haline getirir. Artık iki insan arasındaki ilişki kendi içinde bir süreç olmaktan çıkıp, cinselliğin tüketildiği bir ilişkiye dönüşür. Asıl amaç tüketmek olunca, öznenin kim ve ne olduğu artık bir zevk ve beceri meselesinden ibarettir. Böylece cinsel istek rahatlıkla, damacanaya, orangutana, köpeğe, eşeğe ya da bir papağana yönelebilir. Üstelik toplumsal koşullar içerisinde cinselliği bastırılan kişi için bunu tercih etmek daha da kolaydır.
Hayvanın cinsel bir nesne olarak görülmesi çok eskiye dayanır. Mesela Antik Mısır’da, tapınak rahibelerinin, kutsal görülen köpekler ile cinsel ilişkiye girmesi dini bir ayindir. Yaşadığımız topraklarda, kırsaldaki genç erkekler, eşeklere “Fatmagül” ya da “Nallı Fatma” diye seslenir. Dünyanın birçok yerinde hayvan genelevleri açılır, hatta bu çoğu zaman meşrudur; hayvanların seks kölesi yapılması gazetelere reklam malzemesi bile olur. Bu hayvanlardan belki de en bilineni, Orangutan Pony’dir. Pony, Endonezya’da bir fuhuş köyünde, yanan yağmur ormanlarından seks kölesi yapılmak amacı ile alınan bir orangutandır, yaşamının büyük bölümünü bir duvara zincirle bağlanmış bir şekilde geçirmiştir. Zamanla kendini sunmayı ve cilve yapmayı öğrenen Pony, erkeklerin ilgisini oldukça çekmektedir.

Erkek Aklın Erkek Propagandaları: Pornografi
Erkek egemen zihniyetin cinsel hegemonyası, sokakta, evde, işte kısacası her yerde tecavüzlerle, tacizlerle, kullandığı dil ile kendisini dayatır. Fakat zihniyetin kendisi bununla sınırlı kalmaz, yaptıklarını meşrulaştırmak ve pratik alanını genişletmek için bunun propagandasını yapmaya ihtiyaç duyar. Pornografi de bunun için en etkili propaganda araçlarından biridir.
Kadını aşağılayan ve onu cinsel bir nesneye indirgeyen pornografik görüntüler, yazılar, kurgular aynı zamanda çocukları ve hayvanları da kendine malzeme edinmiştir. Durum artık o kadar vahimdir ki, porno filmler arasında hayvan pornosu başlı başına bir endüstri haline gelmiştir ve hatta yapılan araştırmalara göre yaşadığımız topraklarda porno yelpazesinin içerisinde en fazla tercih edilenin “hayvan pornosu” olması gibi bir durum söz konusudur.
“En yumuşağından en sertine” bu tip görüntüler, yaşamın kendisine yansır. Yaşamın içinde var olan bu sapkınlıklar da, görüntüyü besler. Sokakta bir köpeğe tecavüz eden bir erkek, bu görüntüler yoluyla kendisini meşrulaştırır. Bu görüntüleri izleyen bir erkek, içinde potansiyel bir tecavüzcü taşır.

En Çok Neremi Seviyorsun? Göğüslerimiz mi, Kalçalarımız mı?
Bu tip pornografik görüntüler, tabii ki saklandıkları yerlerde kalmadılar. Erkek egemen zihniyet onları başka alanlarda da kullandı. Reklam sektörü, pornografiyi incelterek, örtük bir şekilde tanıtımını yaptığı ürünlerin reklamlarında her zaman kullandı. Kimi zaman uzuvların yerini dondurma aldı; kimi zaman da, iştahla ısırılan çikolatalar, şuh kahkahalar ve baştan çıkartıcı bakışlarla bezenerek bizlere “başka şeyler” ima edildi.
Pek tabii bu her zaman da örtük olarak yapılmadı. Tıpkı geçtiğimiz günlerde, KFC’nin yaptığı reklam gibi. Her ne kadar reklam, tepkiler nedeni ile geri çekilse de; yapılan şey söz konusu erkek egemen zihniyetin adeta vücut bulmuş hali idi. Reklamda kızarmış tavuk göğsü ve but parçalarının üzerine yazılan göğüslerimiz mi yoksa kalçalarımız mı sloganı ile yine kadın cinselliğine ve kadın bedenine gönderme yapılarak izleyende cinsellik üzerinden şekillenen bir yeme arzusu uyandırılmaya çalışılıyordu.
Erkek egemen zihniyetin, son yüzü olan kapitalizm bu reklamda olduğu gibi, her şeyi, her şekilde istismar etmeye devam ediyor. Bir yandan tavuğu yiyeceğe indirgeyerek tavuğu, bir yandan da yiyeceğe indirgediği tavuğun parçalarını, kadının cinselliğine gönderme yaparak kadını nesneleştiriyor.
İktidarlı algılar için, canlılar belki de tüm varlıklar, o iktidarların yararına kullanılabilecek potansiyel “nesne”lerdir. Dolayısıyla kadınlara yönelen tüm istismar hamleleri, aslında doğadaki diğer varlıkları da hedef almaktadır. Bir kadının hapsedilip seks kölesi yapılması ile, Endonezya’da bir orangutanın hapsedilip köleleştirilmesi birbirinden çok da farklı değildir. Bunlar arasında açığa çıkan fark; olsa olsa bir tanesinin “ilgi konusu” olarak medyaya taşınması; diğerinin ise normalleştirilmesi, meşrulaştırılması ve satır aralarında geçiştirilmesidir.

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 25. sayısında yayımlanmıştır.

Tuesday, August 4, 2015

Suruç Katliamı ve fiili sıkıyönetim uygulamaları

VOLKAN YARAŞIR-Diğer Yazıları
Savaş rejimi ve Kürt Özgürlük Hareketi
Suruç katliamı, stratejik bir gelişmenin ifadesi oldu. Türkiye yıkıcı ve sarsıcı bir döneme giriyor. İç savaş dinamiklerinin bütünüyle açığa çıktığı bir sürecin içindeyiz. Kürdistan topraklarında uzun yıllardan beri devam eden fiili bir iç savaş, yeni momentte Mezopotamya ve Anadolu topraklarının bütününe yayılabilir.
Ortadoğu sürekli savaş coğrafyası ve TC
Ortadoğu yeniden dizayn oluyor. Ortadoğu sürekli savaş coğrafyasına ve küresel bir karşı devrim merkezine dönüşüyor. Yıkıcı bir alt üst oluşla coğrafyadaki tüm dengeler, statükolar değişiyor. Coğrafyanın her alanındaki katastrofik dalgalar “yaratıcı bir kaosun” önünü açıyor. Bölge yıkıcı post- kolonyal uygulamalara tabi tutuluyor. Emperyalizmin yeni av sahası haline geliyor.
TC, bu süreçte pro-emperyalist hamlelerle bölgesel bir aktör olmaya çalıştı. Bölgenin yeniden dizaynında aktif taşeron rolü üstlendi. Ortadoğu küresel bir karşı devrim merkezine dönüşürken, TC’de bölgesel bir karşı devrim odağı haline geldi. Polis devleti yönönde yeniden yapılandı. İçerde Çin çalışma rejimi inşa edilerek, finans kapitale sonsuz olanaklar sağlandı. Dışarda hızlı militarizasyon politikaları izledi. Bir anlamda iç politikayla, dış politika içiçe geçti. Özellikle Suriye TC’nin pro- emperyalist ataklarının merkezi oldu. Ortadoğu’nun yeniden paylaşımında alt-emperyalist hayallerle pay ve inisiyatif kapmaya çalışan TC, kısa zamanda büyük bir bataklığın içine girdi. Ortadoğu’nun hızla değişen dengeleri ve emperyal öznelerin büyük kapışması ve hatta Suidi Arabistan, Mısır, İsrail gibi bölgesel güçlerin manevraları, hamleleri ve yeni pozisyon alışları karşısında boşa düştü. İnisiyatif kaybetti. Tırnak içinde pro-aktif politikaları çöktü.
Neo- Osmanlıcılık ya da anakronik bir emperyal konsepte uyumu içeren “stratejik derinlik”, hızla stratejik iflasa ve blokaja dönüştü. TC en başta bir alt- emperyalist güç olmanın en önemli niteliği olan hegemonyayı tahsis edecek ekonomik, siyasal, kültürel hatta (çok iddia edildiği gibi) tarihsel alt yapıya ve vizyona sahip değil. Artık yeni rejimin kendisi olan ve bir devlet partisine dönüşmüş AKP’nin bütün ajitasyon ve medya manipülasyonlarına rağmen, TC’nin son derece kof bir etkiye sahip olduğu ve her düzeyde inisiyatifinin daraldığı ortaya çıktı. Bu yönde özellikle Tayyip Erdoğan’ın agresyon yüklü bölgeye yönelik girişimleri hüsranla bitti.

Kürt özgürlük hareketinin bir Ortadoğu gücüne dönüşmesi ve Rojava Devrimi, TC’nin hamlelerini kıran en önemli gelişme oldu. Kürt özgürlük hareketinin çok boyutlu mücadelesi ve Batı Kürdistan’daki devrim, 20. Yüzyıl’da Ortadoğu’da gelişmelere damgasını vuran Sykes – Picot Anlaşması’nın fiilen bitmesine yol açtı. Bu gelişme TC’nin ontolojik zeminlerini sarsmaya başladı.
Kürt Özgürlük Hareketi, Rojava Devrimi ve Suriye
Libya’daki Kaddafi rejiminin hızla çökmesi ve vekalet savaşlarının yıkıcılığı, TC’nin ve finans kapitalin agresyonunu tetikledi. Suriye başta olmak üzere Irak’ta önemli nüfuz ve ekonomik alanın açılacağı hesaplandı. TC’nin Esat rejiminin kolay bir şekilde çökmesi üzerinden yaptığı projeksiyon ve hamleler boşa çıktı. Önce Suriye muhalifleriyle kurduğu ilişki ve destek, daha sonra IŞİD’le kurulan son derece derin ilişkiler sonuç vermedi. Ortadoğu’nun yıkıcı anaforu TC’yi sarsmaya başladı.
ABD, AB, Rusya ve Çin gibi emperyalist güçlerin hesaplaştığı, emperyal öznelerin hegemonya “savaşlarının” merkezine dönüşen Suriye, ayrıca bölgesel güçler olarak İran, Suidi Arabistan, İsrail’in hamleler yaptığı küçük bir Ortadoğu’ya dönüştü. Hatta buradaki hamleler yeni Ortadoğu denklemini oluşturdu.
Suriye’de TC’nin hemen hemen her atağı sonuçsuz kaldı. Son olarak IŞİD gibi istikrarsızlık nesnelerini manipüle ederek Kürt özgürlük hareketini boğma girişimi, olağanüstü Kobane direnişi karşısında yerle bir oldu. Ayrıca, unutulmasın aynı nesneler daha büyük oyun kurucular tarafından daha yetkin bir şekilde manipüle edilebilmektedir.
Rojava Devrimi ve devrimin ruhunun ayağa kalkışı olarak muazzam Kobane direnişi, Kürt özgürlük hareketinin Şengal direnişi, Bakuri Kürdistan’da yarattığı fiili ikili iktidarı durumu ve karşı hegemonya pratikleri TC’nin “tutunamamasına” ve ontolojik problemler yaşamasına yol açtı. TC’ nin son 13 yıllık süreci kapsayan ve farklı fazlardan geçerek realize olan, siyasi İslamın hegemonyasındaki restorasyon süreci Kürt özgürlük hareketinin çok boyutlu ve çok vektörlü mücadelesi karşısında aşındı, hatta işlevsizleşti. Gezi Ayaklanması, Kobane serhildanı ve son olarak 7 Haziran’da HDP’nin gösterdiği başarı giderek bir siyasi krizinin önünü açtı. Bu gelişmeyle, yüksek bir olasılığa dönüşen ekonomik kriz  TC’yi alt üst edici bir sürecin içine sokabilir. Egemen klikler arasında çatlakların derinleştiği ve yeni rejimin en önemli payandası olan AKP’nin çözülüş sürecine girdiği ve Ortadoğu’nun etnik, dini, mezhebi fay hatlarının kırılmasının yarattığı yıkıcı ve katastrofik anaforun etkisini gösterdiği yeni ve yıkıcı bir momentin içine giriyoruz. Ortadoğu’nun sürekli savaş coğrafyasına dönüşmesi, bölgedeki her coğrafyanın savaş cephesine ya da iç savaş coğrafyası haline gelmesini koşulladı. Yaratıcı, kontrollü  kaos konseptinin somut yansıması olan bu gelişme bügün başta Suriye, Irak, Libya, Yemen’i bir cehenneme, iç savaş coğrafyasına dönüştürdü. Ve iç savaşlar dalgasal etkisini Lübnan, Mısır, Tunus ve Türkiye’de  göstermeye başladı. TC’nin polis devleti ya da sivil diktatörlük olarak yeniden yapılanması bu gelişmenin bir parçası olarak işledi. Unutulmasın her polis devleti  aynı zamanda bir iç savaş devletidir. Suruç katliamı bu mana da bir iç savaş “pratiğidir”. Artık Türkiye’nin her alanının yeni Beyrut olabileceğini ve kontrollü kaosun pratik alanına dönüşebileceği bir momentin içindeyiz.

İç savaş konseptleri
Kobane serhildanı küçük bir iç savaş pratiği oldu. Hatta laboratuvar işlevi gördü. TC direnişi, (gösterdiği refleks, gerçekleştirdiği pratikler, Kürdistan’da ve Batı’da resmi ve para militer güçleri devreye sokmasıyla) bir iç savaş provası olarak değerlendirmeye çalıştı. 50’ye yakın kişinin ölümü pahasına gerçekleşen direniş, Anadolu ve Kürdistan topraklarına yayıldı. Gösterilen büyük ve kitlesel tepki TC’nin yok edeci hamlelerini boşa çıkardı. Suruç katliamı, ardından fiili sıkıyönetim uygulamaları, Türkiye çapında eşgüdümlü polis operasyonları, HDP’nin kriminalize edilmesi, toplumsal muhalefete ve devrimci güçlere şiddetli baskı, yaygın gözaltına operasyonları, Kandil’in bombalanması gibi gelişmeler bir iç savaş konseptine geçişin adımları olarak değerlendirilebilir.  Bununla birlikte ABD’yle girilen yeni angajmanlarla birlikte bir savaş rejiminin inşasından söz edebiliriz. Özellikle Rojava ‘daki devrimci inşa süreci ve sarsıcı kadın devrimi “başka bir Ortadoğu’nun” nesnel zeminleri oldu. Şengal direnişi etik bir manifesto olarak sürece ciddi katkı yaptı ve harekete büyük bir ruh verdi. Son olarak PYD ve YPJ’nin,  IŞİD’i püskürtüp ve ağır bir yenilgiye uğratarak, Tel Abyad zaferiyle  kantonları birleştiren stratejik hamlesi, ayrıca İŞİD’i (Suriye sınırında elinde kalan) Cerablus- Arfin’den sökme imkanın doğması hem TC’yi, hem de ABD’yi rahatsız etti. ABD, YPG ve YPJ güçlerinin stratejik hamlelerinin kontrolsüz gelişmelerinin önünü açabileceğini ve Suriye’de farklı gelişmeleri tetikleyebileceğini  hesapladı. Beklendiği biçimde harekete geçti. Ve TC’nin bir nevi (yine inisiyafi ve verdiği izin doğrultusunda) önünü açtı.
ABD ile TC’nin gerçekleştirdiği görüşme sonucunda ve TC’nin yeni girdiği angajmanla; TC’nin – sınırlı ölçekte de olsa – “güvenli bölge” oluşturma isteğine onay verildi. TC, Suriye “krizinin” başlamasıyla  birlikte emperyalist koalisyon güçlerinin müttefiki olarak Esad rejimini yıkmak iddiasıyla Rojava’ yı ve Suriye’nin bazı bölgelerini işgal etmeyi arzuluyordu. Ne var ki emperyalist güçler Suriye’de açık işgal taktiği uygulamadı. Bu sefer TC, tampon bölge oluşturulmasını istedi. ABD bu yaklaşıma da izin vermedi. TC ısrarını sürdürdü. Kitlesel göç ve terör bahanesiyle aslında tampon bölgeden özünde farklı olmayan yeni bir seçenek olarak “güvenli bölge” kurma talebinde bulundu. Bu talebe de ABD mesafeli oldu.
Ancak ABD son gelişmelerle; İncirlik üssünü ve bir kaç askeri havaalanı kullanma, yeni Suriye politikasına ve IŞİD’e yönelik yaklaşıma tam uyum sağlama karşılığında TC’nin güvenli bölge oluşturma talebine kısmen onay verdi. Özellikle ABD ve İran arasındaki görüşmeler, yeni anlaşma ve İran’ın kapitalist entegrasyon sürecinin bir parçası olma yönündeki düzenleneler, TC’yi tam anlamıyla kontrpiyede bıraktı ve sıkıştırdı. Bu süreç dış politikada paradigma değişikliğine yol açan temel faktörlerden biri olarak ele alınabilir. TC yeni angajman doğrultusunda Kandil’i bombalamaya, IŞİD’in sınırdaki inisiyatifini kırmaya ve bunun yanında YPG mevzilerini tanklarla bombalaya başladı. Ülke çapında da fiili sıkıyönetim uygulamalarına geçti.
Aslında yeni konjonktür AKP’nin neo-Osmanlıcılık adı verilen dış politikasının çökmesi ve iflası anlamına geldi.

Yeni konjonktür bir yandan pro -emperyalist politikaların derinleşmesini, öte yandan hızla bir savaş rejimine geçişi koşulluyor. Bu sürecin diğer bir yansıması TC’nin bölgede emperyalizmin bir mızrak ucuna dönüşmesi ve Ortadoğu’yu saran etnik ve mezhebi polizasyon ve iç savaş dalgasının, Anadolu ve Mezopotamya topraklarını sarmasıdır. Aslında TC Pakistan’ın kaderini paylaşıyor. Ya da Pakistanlaşıyor. Pakistan’ın hızlı militarizasyon süreci, bölgeye yönelik agresyonu, Hindistan’la yaşanan sürekligerilim hali ve Afganistan’daki hamleleri, rolü, cihatçı örgütlerle ve daha sonra Talibanla kurduğu ilişkiler ve bu ilişkilerin evrimi, TC’nin Suriye’deki hamleleri ve cihatçı örgütlerle kurduğu ilişkiye benziyor. Pakistan bu süreci CIA’nın koordinasyonunda ördü.1990 sonrası küresel konjonktürdeki değişim (Sovyetlerin Afganistan işgaline son vermesi ve yıkılması) ve 11 Eylül konseptinin açtığı yeni süreç Pakistan için dönüm noktası oldu. Her şey tersine dönmeye başladı. Bumerang etkisiyle cihatçı örgütler için Pakistan’ın dârü’l- harp alanına dönüştü ve iç savaş coğrafyası haline geldi.*
Bonapart ve Fujimori karışımı diktatörlük ve kapitalist rasyonlar
Savaş rejimine geçiş, aynı zamanda Türk tipi başkanlık rejimi adı verilen, Bonapart ve Fujimori karışımı bir diktatörlüğün zemini olabilir.
Bu süreç, Türkiye’de mezhebi ve etnik polarizasyon üzerinden gerçekleşecek bir iç savaşın önünü açabilir. Marksist devlet kuramında olağanüstü rejimleri ifade eden Faşizm, Sezarizm, Bonapartizm, askeri diktatörlük, polis devleti gibi kavramlaştırmalar vardır. Bu tanımlamalar her olağanüstü rejimin kendine has içeriğini, sınıf kombinasyonunu, yönelimini ve sınıf mücadelesine etkilerini belirlemek açısından önem taşır. Olağanüstü rejimleri bir kişinin egosantrik karakteri yada psikopatolojiyle açıklamak son derece yüzeysel bir bakışı ifade eder ve devletin sınıfsal özünü es geçmeyi koşullar. Devleti sınıf tahakkümü bağlamından çıkarıp, nötrlaze etme anlamı taşır. Olağanüstü rejimler bazen kapitalist rasyonu zorlayabilir ama bu tırnak içindeki sapma, yine de devletin kolektif kapitalist ruhunu ve rolünü besler. Kriz anlarında bu kolektif kapitalist aygıt/ aparat (özel mülkiyetin korunması için) her hamleyi yapabilir. Yürütmenin erkinin yoğunlaşması ve mutlaklaşmasını sağlayacak darbe ya da darbe benzeri adımlarda bunlardan biridir. Zaten olağanüstü rejimler, karakterini yürütme erkinin yoğunlaşması ve mutlaklaşmasından alır.

Her olağanüstü rejim, finans kapitalin arzularının konsantrasyonudur. Bu rejimler içinde Bonapartizmi özgün ve farklı bir yere koyabiliriz. Bonapartizm; sınıflar mücadelesinin ve sınıfsal kutuplaşmanın özgün bir momentinde (burjuvazinin tarihsel gelişimin etkisiyle, ekonomik iktidardaki inisiyatifini, siyasi alanda yeterince gösterememesi ya da) hegemonya tahsisi sorunu yaşamasına bağlı olarak biçimlenen (sermayenin) diktatörlük biçimidir. Bu rejim burjuvazinin siyasi alandan (sermayenin genel ve uzun vadeli çıkarları için) “geçiçi” olarak çekilmesini ya da mülksüzleştirmesini kapsar. Kapitalist rasyonun son derece esnek, hızla uyum sağlama ve olağanüstü pragmatist mahiyet taşıdığı bilinmelidir. İç savaş dahil, savaş rejimi finans kapitalin yüksek adaptasyon göstereceği gelişmelerdir. Bütün bunları Türkiye kapitalizminin küresel finans kapitalle entegrasyon düzeyini ve bu coğrafyaya küresel finans kapitalin ciddi yatırımlar yaptığını, Türkiye kapitalizminin Irak ya da Suriye’deki kapitalizminden niteliksel denebilecek farkları olduğunu, gelişmişlik ve entegrasyon düzeyinin Suriye ve Irak’la (hele bügünkü koşulları itibariyle) ölçülemeyeceğini bilerek vurgulayabiliriz. Çünkü Ortadoğu artık dünyanın merkezi, bir anlamda “üçüncü dünya savaşın” gerçekleştiği bir coğrafyadır.
Buradan kırılan fay hatları Avrasya diye tanımlanan coğrafyayı sarsabiliyor. Bugün Ukrayna’yı, Pakistan’ı, Kuzey Afrika’yı etkileyen gelişmeler rastlantı değildir. TC’de bu yıkıcı anaforun içindedir ve kırılan fay hatlarından şiddetle etkilemektedir. Ayrıca TC bu coğrafyada uzun zamandan beri ateşle oynadı ve halende oynamaya devam ediyor. Ateşin ateş toplarına dönüşüp, TC’ye geri döndüğü ve TC’yi şiddetle, bütün yakıcılığıyla sardığı bir konjonktüre girdik. Ortadoğu sürekli savaş coğrafyasına dönüşürken, bu sürecin parçası olan her ülke de içsavaş sürecine giriyor.
Savaş rejimine geçişin ve devlet terörü döneminin başlayacağı eşikteyiz. Çok yönlü ve çok boyutlu gelişmeler bunu gösteriyor.

Faşizme karşı mücadele ve Ortadoğu Devrimi
Artık Türkiye’deki her gelişme Ortadoğu’daki gelişmelerden ayrı ele alınamaz. Ya da Ortadoğu’daki gelişmeler dolayımlı ve direkt Türkiye’yi etkilemektedir.
En başta 20. Yüzyıla damgasını vuran Kürt ve Arap halklarının kalbine hançer sokulması anlamına gelen, TC dahil, 22 yapay Arap devletinin kurulmasına ve Kürdistanı 4 parçaya bölen ve bir iç sömürgeye dönüştüren Sykes-Picot anlaşmasının fiilen bitmesi önemli bir momentir. Kürt özgürlük hareketinin bir Ortadoğu gücüne dönüşmesi ve Rojava devriminin fiilen Batı ve Kuzey Kürdistanı birleştirmesi TC’nin kuruluş saiki olan Misak-i Milli’nin kağıt üzerinde kalmasına yol açtı. Bu süreç bir yanıyla da TC’nin “kuruluş” paradigmasını kıran içerikte gelişti.
Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesi, Ortadoğu’nun küresel karşı devrim merkezine dönüşmesiyle paralellik taşıdı. TC bu dönemde bölgesel bir karşı devrim merkezi haline geldi. TC’nin restorasyon süreci bu eksende biçimlendi.

Kısaca bir karşı devrim süreci içindeyiz. Bu süreç Kürt özgürlük hareketiyle, devrimci komünist hareketin stratejik ve tarihsel ittifakının yaşamsallığını ortaya koyuyor. Artık Türkiye devriminin yolu, Ortadoğu devriminden geçmektedir. Faşizme karşı mücadele bir iktidar mücadelesi ve devrim sorunudur. Ve artık küresel karşı devrim merkezine dönüşen Ortadoğu perspektifi dışında ele alınamaz. Ya da Ortadoğu devrimi perspektifiyle faşizme karşı mücadeleyi örgütlemeliyiz. Son derece kritik bir momente giriyoruz, iç savaş dinamiklerinin bütünüyle ortaya çıktığı bir dönemin içindeyiz.
Direnişi ve mücadeleyi yükseltmeli, enternasyonalleştirmeli ve Mezopotamya ve Anadolu topraklarına yaymalıyız.
* Daha geniş bilgi için bkz;
Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz/ 11 Eylül; Volkan Yaraşır, Gendaş Yay., 2001.
AKP ve Siyasal İslam; Volkan Yaraşır-Tarık Aygün, Tümzamanlaryayıncılık, 2002.
Makaleler;”Avrasya İç Savaş Coğrafyasına dönüşüyor- Pakistan’da Balkanlaşma Dalgası Yayılıyor”, Volkan Yaraşır, ” Etnik, Mezhebi Bölünmenin kıskacında: Pakistan İşçi Hareketi”, Volkan Yaraşır.

Friday, May 22, 2015

Osmanlılar ve Acemler Arasında Kürdler



Bu yazıda, Murad Ciwan’ın 'Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler' adlı kitabıyla ilgili bazı düşüncelerimi belirtmeye çalışacağım.
İsmail Beşikçi
Yayınlanma: 22.05.2015 | 12:39 
 
Osmanlı İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu arasında sıkışıp kalan Kürdlerin durumunun incelenmesi önemlidir. Murad Ciwan’ın, “Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler” bu bakımdan önemli bir kaynaktır. Bu incelemenin alt başlığı, “İlk Osmanlı-Kürt İttifakı (1514)” dür. (Avesta yayınevi, 2015 İstanbul

Bu yazıda, Murad Ciwan’ın bu kitabıyla ilgili bazı düşüncelerimi belirtmeye çalışacağım.

Bu çalışmanın önemli bir yönü, Türk tarih yazımında, Çaldıran Savaşı’yla ilgili yerleşik görüslerin sorgulanıyor olmasıdır. İncelemenin yerleşik görüşleri sarsan önemli bir yönü vardır. Venedikli seyyah, Giovanni Maria Angiolelloa’nın değerlendirmesi dikkatlerden uzak değildir. Venedikli seyyah şöyle demektedir: “ Kürtler çağırmasa, büyük Türk (Yavuz Sultan Selim) asla Şah İsmail’e saldırmaya cesaret edemezdi.” (s. 7)

Bu ifade, o dönemde, Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim, Kürdler/Kürdistan ilişkilerinin irdelenmesini gerektirmektedir. Şah İsmail, 1501 de, Akkoyunlu Devleti’ni yıkmış, Tebriz’i ele geçirmiş, İran’da Safeviler iktidarı kurulmuş, Oniki İmam Şii Mezhebi, İran’ın resmi mezhebi ilan edilmiştir.

Şah İsmail, Doğu’da, Sünni Özbeklerin topraklarının ele geçirmiş, Kuzeyde Kafkas Dağları’ndan, Güneyde Basra Körfezi’ne kadar geniş bir bölgeye egemen olmuştur. İran’ın Memluklarla sınırı Güney’den Kuzey’e doğru, Fırat Nehri olmuştur. Bilecik, Urfa , Harput, Erzincan, Çemişgezek (geniş Dersim Bölgesi) Safevi egemenliği altına girmiştir. Safeviler, Sivas’ın batısında, Amasya ve Tokat’ta, Osmanlı Devlet ile komşu olmuştur

Bütün bunlar, Kürdistan’ın büyük kısmının, Safevilerin denetimi altında olduğunu göstermektedir. Safevi yönetimi, Şah İsmail ise Kürdlere hiç iyi muamele yapmamaktadır. Örneğin; Kürd aşiret reislerini saray davet eder, onları tutuklatır, hapse atardı. Bazı aşiret reislerini İran’ın değişik köşelerine sürgün ederdi. Kürdistan’a merkezden kendi Valilerini, Oniki İmamcı valileri tayin ederdi. Kürdleri, Kürd aşiret reislerini Şii olmaya zorlardı. Sünniliği yasaklamaya gayret ederdi. Bu tutum ise, Kürdler arasında, Kürd aşiretleri arasında hiç hoş karşılanmadı. Şah İsmail’in, Safevilerin, bu tutumu Kürdler arasında, huzursuzluğa neden oldu. Kürdler arasında, Şah İsmail’den, Safevilerden kurtulmak için çareler aranmaya başlandı.

Şah İsmail’in, Safevilerin bu tutumu karşısında, Osmanlı’dan yardım istemek, Kürd aşiretleri arasında ciddi bir düşünce olarak doğdu. Kürd aşiretlerinin, İdris-i Bitlisi’yi devreye sokmaları, Osmanlı’yı, Şah İsmail’e karşı savaşa davet etmemeleri böyle gelişti. İdris-i Bitlisi, Akkoyunlular döneminde, Uzun Hasan’a, Saraya hizmet etmiş bir bürokrattı. İdris-i Bitlisi’nin babası da Akkoyunlulara hizmet etmişti. Bu bakımdan İran yönetimi hakkında bilgi sahibiydi. Şah İsmail’in Kürdistan’da Sünniliği yasaklaması, Kürdleri, Şiiliğe davet etmesi konusunda, Osmanlı Sarayına sık sık raporlar gönderiliyordu. Bu raporların sayısı gittikçe artıyordu. Raporların içeriği de ağırlaşıyordu. Şah İsmail’in Osmanlı ülkesinde yürüttüğü, Osmanlı aleyhtarı, Şiii yanlısı politikaları bu raporlarda dile getirilen başlıca konulardı.

O dönede, Osmanlı Sarayı’na karşı, Anadolu’da, üç önemli ayaklanma gerçekleşir. Birincisi, 1500 yılında Karaman’da meydana gelir. İkincisi, 1511-1512 yıllarında, Antalya’da Teke yör3esinde meydana gelen Şahkulu ayaklanmasıdır. Üçüncüsü 1512 de, Amasya, Tokat, SivaS yörelerinde gerçekleşen Nur Ali Halife ayaklanmasıdır. Bu ayaklanmaların, hep Aleviler tarafından gerçekleştirildiği dikkati çekmektedir. Ayaklanmalara katılanlar, genel olarak, hep, bu bölgelerde yaşayan Aleviler olmuştur.

Bu çerçevede, Şah İsmail’in, Şah İsmail’den önce, Şeyh Haydar ve Şeyh Cüneyd’in, Safeviler’in, Anadolu’daki Alevi topluluklarla ilişkilerine bakmak gerekir. Şii Düşünce, Oniki İmamcı düşünceyi, ibadeti, Anadolu’da yaygınlaştırmak, Şii yönetiminin çok önemli bir hedefi olmuştur. Bunun için Şii yönetimi, Anadolu’ya, Alevilerin yaşadığı alanlara halifeler göndermiştir. Şahkulu ve Nur Ali Halife Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleridir. Bunlar, kendilerine bağlı müritleri Osmanlı’ya karşı kışkırtmaktadırlar. Anadolu Alevilerinin, Osmanlıyla ilişkileri de başta ağır vergilerden dolayı, iyi değildir. Bu ilişkiler çerçevesinde, Şii düşüncesi, ibadeti, Ali, Oniki İmamlar, Fatıma, Hasan -Hüseyin Kerbela figürleri Alevilere aşılanır. Bunu, Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd, (Ölümü 1460) Şeyh Haydar, (Ölümü 1488) zamanında yoğunlaştığı vurgulanmaktadır.

Murad Civan, bu ilişkilerin Şah Ali (1392-1429) zamanında başladığını da belirtmektedir. (s. 78) tarikatın kurucusu Şeyh Safiyeddin’in (1334-1392) torunudur.

Yazar Murad Ciwan, Kürd-Sünni, Sufi bir tarikat olarak kurulan Safeviliğin, daha sonraları Şiiliğe dönüştüğünü dile getiriyor. İran’ın Oniki İmamcı Şah yönetimi haline geldiğini vurguluyor. (s.95-100, 119-127)

Yavuz Sultan Selim 1512 yılında tahta oturmuştur. 23 Mayıs 1512. Yavuz, tahta oturur oturmaz, Macaristan’a sefer yapmayı düşünmektedir. Sarayın ileri gelenleri, vezirler, komutanlar da Macaristan’a seferden yanadır. Ama, Kürdlerin saraya sık sık başvurmaları, Yavuz Sultan Selim’i Şah İsmail’e savaşa davet etmeleri, Yavuz’u ikircikli durumda bırakır. Sonuçta, Kürdler Yavuz’u ikna ederler. Komutanların, vezirlerin kaşı olmalarına rağmen, Şah İsmail’e, Safeviler’e karşı savaş kararı alınır. Yavuz, Komutanlarını, sarayın ileri gelenlerini, İran’a karşı savaşa ikna eder. Osmanlı ordusu İran’a doğru yola çıkar. 20 Nisan 1514. Çaldıran Savaşı 23 Ağustos 1514 de cereyan eder. Osmanlı ordusu Tebriz’i ele geçirir fakat daha ileri gitmez. Şah İsmail İran’ın iç kesimlerine doğru kaçar. Yavuz Sultan Selim, ganimet elde etme çabalarına da engel olur. Ordu geri çekilir. Kürt-Osmanlı ittifakı Çaldıran zaferinden sonra, Yavuz Sultan Selim’in Tebriz’den dönüşün de Amasya’da gerçekleşir.

Çaldıran Savaşı’ndan sonra, Osmanlı Kürdlerle bu çerçevede ilişki geliştirir. Osmanlı’nın, Kürdlere, Kürd aşiretlerine karşı tutumu çok daha olumludur. Şah İsmail, Kürdistan’a, merkezden, Oniki İmamcı valiler gönderiyordu. Osmanlı, Kürdistan’a, çeşitli bölgelere, çeşitli bağlılıklarla özerklik verir. Kürdistan’ı Kürd yöneticilerle dolaylı olarak yönetir. Ama, Kürdistan/Kürdler, Osmanlı İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu arasında ikiye bölünür.

Murad Ciwan’ın, “Çaldıran Savaşı’nda, Osmanlılar, Safeviler ve Kürdler, kitabında, dile getirdiği bir konu da, “kılıçtan geçirilen 40 bin Kızılbaşla ilgilidir.

Yavuz Sultan Selim’in, Çaldıran Seferi sırasında, 40 bin Kızılbaşı kılıçtan geçirdiği konusunda yerleşik bir düşünce vardır. Bu bilgi, İdris-, Bitlisi’nin Selimname kitabında yer almaktadır. Murad Ciwan bu bilgiyi ayrıntılı bir şekilde sorguluyor, analiz ediyor.

Murad Ciwan önce, kime Kızılbaş denildiğini irdeliyor. (s. 100 vd.) Şeyh Haydar zamanında Safevi savaşçılaırn, başka halkların savaşçılarından ayrılmasını sağlamak için, üniforma gereği üzerinde duruluyor. Böylece savaşçıların tektipleştirilmesi de sağlanıyor. 12 parçalı, kırmızı keçeden yapılan bir külah tektipleştirmeyi sağlıyor. Kırmızı külah, Safevi savaşçıları öbür savaşçılardan ayırıyor.

Murad Ciwan daha sonra, Kızılbaşlar için çıkarılan fermanları irdeliyor. (s. 49 vd.)

Yavuz Sultan Selim, 1513 yılı sonlarında, Edirne’ye gidiyor. İran seferine Edirne’de karar veriliyor. Yavuz Sulatan Selim, Kızılbaşların listelenerek bildirilmeleri ve katledilmeleri doğrultusunda fermanlar veriyor. Bu bilgiler, İdris-i Bitlisi’nin Selimname kitabında yer alıyor. Başka kaynaklar da İdris-i Bitlisi’nin bu bilgisini tekrarlıyor. Örneğin, Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi kitabında, bu bilgiyi tekrarlıyor. Yalnız, Kızılbaş kavramı yanında Alevi kavramını da kullanıyor. (söz eden Murad Ciwan, s. 54) Alfonse de Lamartin de, Alevi kavramını kullanarak aynı bilgiyi tekrarlıyor. (s. 55) Kızılbaş ve Alevi’nin, aynı toplumsal kategoriymiş gibi kullanılması zihinsel karışıklığa neden oluyor.

Murad Ciwan, fermanların Kızılbaşlar için hazırlandığını, fermanların, Anadolu’daki Alevileri örneğini Çemişgezek’deki Alevileri kapsamadığını vurgulamaktadır. Bunların, Şahkulu veya Nur Ali Halife’nin müritleri olması muhtemeldir. Şah İsmail’in Anadoluludaki bu halifeleri, Oniki İmamcı Şiiliği Anadolu’da yaygınlaştırmak için çaba sarf etmektedir. Bu da Osmanlı yönetimini çok rahatsız eden bir durum yaratmaktadır.

Araştırmacı Murad Ciwan, Çaaldıran Savaşı’nın 23 Ağustos 1514 de gerçekleştiğini, 20 Nisan 1514 de sefere çıkıldığını vurguluyor. 20 Nisan 1514 de, Kızılbaşların kaydedildiği defterlerin geldiğini belirtiyor. (s. 53) Kızılbaşları öldürme emrin, 20 Nisan 1514’den sonraya kalabileceğine işaret ediyor. (s.53)

20 Nisan 1514 ile 23 Ağustos 1514 arasında, bu kadar kısa süre içinde, çeşitli alanlarda yaşayan 40 bin kişinin katledilmesini mümkün olmadığını vurguluyor. Kaldı ki, örneğini Çemişgezek’in, geniş Dersim bölgesinin, o dönemde, Safevilerin denetiminde olduğunu, Osmanlı’nın, burada, Kızılbaşlara ilişkin katliam yapamayacağını dile getiriyor. (s. 125-127)

Kanımca bu, dikkate değer bir analizdir. Kitabın, Türk tarih yazıcılında yerleşik düşünceleri sorgulayan, sarsan yönü, bu konu ile ilgilidir. Burada, önemli olan Şiilik ile Alevilik arsında ayrım yapmaktır.

Murad Civan’ın, “Çaldıran Savaşı’nda, Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler kitabında, “gülat Şiilik” diye bir kavram geçmektedir. “Gülat Şii”, “Gülat Şiilik” kavramı kitabın pek çok yerinde geçmektedir. Örneğin, 14, 19, 20,60, 92, 93, 120, 121, 122, 123, 275, 280 sayfalarda bu kavram geçmektedir. Aşırı Şii, aşırı Şiilik anlamına gelmektedir. Gülat Şii, Şeyh Cüneyd’i Allah mertebesinde, Şiey Haydar’ı da Allah’ın oğlu mertebesinde gören, fanatik bir din hareketi olarak görülmektedir. (s 123) Bu Ali dışındaki bütün İslam halifelerine lanet okuyan bir görüştür. Ali’ye tapınan, Allah’ın Ali’de, Şeyh Cüney’de ve Şeyh Haydar’da cisimleştiğine inanan bir görüştür.

Anadolu’daki Aleviler, Sünni İslam’ın olmazsa olmaz, gördüğü şartların hiç birini yerine getirmeyen, namaz kılmayan, oruç tutmayan, kendilerine has ritüelleri olan bir gruptur. Ama, kanımca, Kızılbaş olarak deftere kaydedilenlerden değildir. Deftere kaydedilenler, Oniki İmamcı Şiilerdir. Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleri olan Şahkulu, Nur Ali Halife, ve benzeri halifelerin müridleridir.

Aleviler, aslındai Raa Heq yolunda ve inancında olan bir gruptur. Ali, Fatıma, Hasan -Hüseyin, Kerbela, Oniki İmam gibi figürlerin Raa Heq (Alevi) inancına nasıl ve ne zaman girdiği, bu düşünceyi nasıl kökten etkilediği irdelenmesi gereken önemli bir konudur. Çünkü Raa Heq, inancı Aryen inancıdır, İslam’dan çok önceki bir inançtır. Mitra, Zerdüşt, Mani, Mazdek, Yarasan, Ezidi inançları da böyledir.

Yarasan inancına, İran’da Ehl-hak, Irak’ta Kakailik denildiği bilinmektedir.

Şakir Epözdemir’in, Kürt-Türk dostluğu ve Kürt-Osmanlı (1514 Amasya) İttifakı (Peri Yayınları, İstanbul 2000 başlıklı bir incelemesi var. Araştırmacı Yazar Murad Ciwan’ın incelemesinde, bu kitapla ilgili bir değerlendirme yapmaması kanımca eksikliktir.
İsmail Beşikçi

Friday, April 10, 2015

Üniversiteler, kiliseler ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar zenginlerin pis işlerini yapıyorlar(*)

Robert Reich(**)
Çeviri: Mustafa Durmuş
Zenginlerin politikacıları satın alması yeterince kötü. Şimdilerde aynı zenginler kendilerine potansiyel olarak karşı çıkabilecek kurumları da satın almaya başladılar.
Kısa bir süre önce benden, giderek artan gelir eşitsizlikleriyle ilgili olarak bir dini cemaatte konuşma yapmam istendi. Ancak konuşmama başlamadan hemen önce cemaatin lideri olan şahıs, zenginlerden alınan vergilerin artırılması yönündeki öneriyi savunmaktan kaçınmamı rica etti. Buna gerekçe olarak da cemaati cömert bağışlarıyla desteklemekte olan zengin cemaat üyeleriyle her hangi bir çatışma yaşamak istememelerini gösterdi.
Benzer bir deneyimi bir kolejin başkanıyla da yaşadım. Benden, kolejin ardındaki vakfın yönetim kurulu üyelerine bir konferans vermemi istedi, ama “Wall Street”i eleştirmezseniz memnun oluruz. Zira vakfın yönetim kurulu üyelerinin çoğunluğu Wall Street’in  yatırım bankalarını temsilen burada” sözleriyle de beni kibarca uyardı.
Benzer gelişmeler son dönemlerde her yerde görülebiliyor.
Kendini “herkese oy hakkını” savunmaya adamış kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum örgütü ise, zengin bağışçılarını rahatsız etmek istemediğinden, siyasette dönen büyük paralara karşı her hangi bir kampanya yürütmeme kararı aldı.
Washington temelli bir think-tank kuruluşu gelir ve servet eşitsizliği üzerine yapmış olduğu bir araştırmasını kamuoyu ile paylaştı. Ama bu araştırmada, büyük şirketlerin ve Wall Street’in iş yasalarını ve anti tröst yasaları zayıflatmak suretiyle bu eşitsizliğin oluşumunda nasıl önemli bir rol oynadığına hiç değinmiyor. Zira bu kuruluş da zengin bağışçılarıyla her hangi bir çatışma yaşamak istemiyor.
Araştırmalarını ve ders programlarını zengin bağışçıların çıkarlarını kollayan iktisadi konulara yönelik olarak hazırlamış olan bir büyük üniversite ise ekonomi içinde büyük şirketlerin ve Wall Street firmalarının giderek artan gücüne ilişkin her hangi bir şey söylememeye ya da bu yönde her hangi bir tespitte bulunmamaya gayret gösteriyor.
Politikacıların satın alınması zaten çok kötü bir şeydi. Sermaye şimdi, araştırma, bilgi ve sosyal değişim kaynağı olarak görülen bu kâr amacı gütmeyen kuruluşları kendine karşı çıkmamaları ve eleştirmemeleri için satın alıyor.
Diğer taraftan bu kuruluşların normal finansman kaynakları giderek kuruyor, araştırmalara yönelik bursları giderek yok oluyor. Örneğin kiliselerin, toplumun değişik kesimlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya dönük hizmetler için ayırdığı parasal kaynakları son derece kısıtlı bir hale geldi.
O halde bu kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ne yapacaklar? Bunun yanıtını bir fakültenin dekanı bana “ paranın olduğu, kaynağın olduğu yere gitmekten başka çaremiz kalmadı” biçiminde vermişti.
19.Yüzyılın son dönemlerindeki o parıltılı zamanlardan bu yana para hiç bu kadar büyük sermaye şirketlerinin ve süper zenginlerin tekelinde olmamıştı. Yani daha önce hiç olmadığı kadar rektörler, cemaat liderleri, think-tankların ve kâr amacı gütmeyen diğer kuruluşların temsilcileri zenginlerin ellerini eteklerini öpmeye başladılar.
Kuşkusuz alınan bu desteklerin, sağlanan bu fonların da bir bedeli var. Örneğin Comcast firması, Uluslar arası Hukuk ve İktisat Merkezi gibi kâr amacı gütmeyen bir kuruluşu maddi olarak desteklediğinde, Merkez de bunun karşılığında Comcast’ın Time Warner ile birleşmesine destek verdi.
Charles Koch Foundation, Florida Devlet Üniversitesi İktisat Bölümü’ne 1,5 milyon dolarlık bir finansman desteği sağlarken, ders verecek profesörlerin seçimini ve onların yıllık performanslarının değerlendirilmelerini kendi tarafından atanmış olan danışma kurulunun yapmasını şart koştu.
Koch Kardeşler şu anda tüm ABD’de 350 program ve 250 koleji fonluyor. Ancak sağladıkları bu fonların hiç birinin eşitsizlik ya da çevre sorunları ile ilgili projeler için kullanılmadığına eminim.
David Koch’un devlet televizyonuna yaptığı 23 milyon dolarlık bağış onun iki önemli kamusal haber kanalının yönetimde yer almasını sağladı. Keza bu bağış Koch Kardeşler’e eleştiriler içeren bir belgeselin de bu devlet televizyonunda yayımlanmasını önledi.
Sanatsal faaliyetlere burs veren bir kuruluş olan “Yaratıcı Sermaye Şirketi”nin direktörü ve başkanı olan Ruby Lerner’in New Yorker’dan Jane Mayer’e bu konuda söyledikleri çok önemli: “Devlet televizyonlarının uyguladığı oto sansür bu televizyonları sorgulatmaya başladı. Bu televizyonlar büyük finansman sıkıntısı çekiyorlar.”
David Koch aynı zamanda Amerikan Doğa Tarihi Müzesi ve Smithsonyan Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’ne onlarca milyon dolarlık bağış yaptı. Şu anda her iki kuruluşun da yönetiminde.
Bir kaç hafta önce, onlarca iklim ve çevre bilimci bu doğa tarihi müzelerinin yönetimlerine, Koch Kardeşler gibi fosil yakıt şirketleri ve “hayırseverlerle”  tüm bağlarını kesmeleri için çağrıda bulundular. Açıklamalarında şu gerekçeleri öne sürdüler: “İklim değişikliklerinin temel sorumluları ve iklim bilimi konusundaki çarpıtılmış bilgilerin kaynağının temel fonlayıcıları olan bu kesimler,  bu tür müzeleri parasal olarak desteklediklerinde, bilimsel bilgiyi aktarmaktan sorumlu olan bu kurumlara olan halkın güveni zayıflamaktadır.”
Her ne kadar bu tür bağış ve yardım anlaşmaları (üniversitelerdeki, müzelerdeki ve diğer kâr amacı gütmeyen kurumlardaki) nelerin araştırılacağı gibi konulara müdahale etmeyi yasaklamış olsa da, bu kuruluşlar kendilerini besleyen elleri ısırmak istemiyorlar.
Konu aslında ideolojik bir konu da değil. Zira muhafazakâr zenginler kadar ilerici olarak tanımlanan zenginler de kâr amacı gütmeyen kurumların gündemlerini aynı ağırlıkta etkiliyorlar.
Bu aslında büyük sermayenin neyin araştırılıp araştırılmayacağı, neyin açıklanıp açıklanmayacağı ve neyin tartışılıp tartışılmayacağını belirleme meselesidir. Özellikle konu, sermaye ile politika arasındaki rabıta ve bu politik gücün giderek daha fazla nasıl sermaye/servet yarattığı olduğunda daha da önem kazanıyor.
Hayırseverlik yüce bir şeydir. Ama hayırseverlik sadece bir avuç süper zenginin ve dev şirketin arasında oynanan bir oyun ise çok kolay bir biçimde kötüye kullanılabiliyor.
Demokrasimiz, zenginler politikacıları satın aldığında doğrudan tehdit ediliyor. Ancak kendilerinden,  gerçeği araştırmak, soruşturmak ve olan bitenle ilgili eylemleri vb örgütlemesi beklenen, demokrasinin böyle suskun ama bir o kadar da sinsi, satın alınmış kurumları daha az tehlike arz etmiyorlar.
(*) Yazarın, 7 Nisan 2015 tarihinde http://www.alternet.org, adlı sitede yayımlanan “Colleges, Churches and Non-Profits Doing the Wealthy’s Dirty Work” adlı makalesinden Mustafa Durmuş tarafından çevrilmiştir.
(**) California Üniversitesi öğretim üyesi olan ve Bill Clinton ve Barrack Obama yönetimlerinde görev almış bulunan Robert Reich’in “Şok Sonrası: Gelecekteki Ekonomi ve Amerika’nın Geleceği”  (Aftershock: The Next Economy and America’s Future) adlı bir kitabı bulunuyor.

Tuesday, March 31, 2015

Kaidecileri komşu yapanlara bir alkış!

 Rebel fighters, one of them carrying a flag used by al Qaeda's Nusra Front, celebrate at the Mihrab roundabout in the Idlib city centre, after they took control of the area, March 28, 2015. REUTERS/Khalil Ashawi TPX IMAGES OF THE DAY

31/03/2015
İdlib çıkarmasında Türkiye'nin katkısının ne olduğu pek yakında anlaşılır. Washington merkezli haber sitesi McClatchyDC, Reyhanlı'da iki muhalif temsilcinin Türkiye'yi ılımlılara verilmesi gereken silahları Nusra'ya göndermekle suçladığını yazdı. Bir süreden beri de Hatay-Yayladağı sınır bölgesinde görülen militan ve yükü meçhul TIR geçişleri nedeniyle Keseb'e saldırı olabileceği beklentisi vardı.

Yemen’de dış baskılardan bağımsız milli mutabakat hükümeti kurulması ve kapsamlı anayasa yazılması hedefiyle yola çıkan ama Devlet Başkanı Mansur Hadi’nin Suud’un güdümünde sergilediği istifa oyunuyla darbeci pozisyonuna düşen Husilere karşı askeri operasyon yürütülürken Suriye’de bir kent Kaidecilerin eline geçti.
Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi’nin başını çektiği Fetih Ordusu, 5 günlük savaşla rejim güçlerini İdlib’ten çıkardı. Yemen’de hem Kaide’yle savaşan hem Suudi vesayeti altında aşağılanmaya isyan eden bir hareketi darbeci olmakla suçlayanlar, Kaide ve müttefiklerinin zaferini kutluyor. Kaide’nin İdlib’i alıp Türkiye’ye komşu olması Husilere karşı savaşın sözcülüğüne soyunan Ankara’yı da rahatsız etmedi. Ankara’da istihbarat dâhil ilgili birimler bir değerlendirme toplantısı yapmış ve ‘İdlib’in Esad rejiminin elinden alınmasından duyulan memnuniyet’ dile getirmiş. Kaide ile komşuluğunuz hayırlı olsun! Gerçi bunun Ankara’yı rahatsız etmesi işin tabiatına aykırı. Türkiye’nin sunduğu katkılardan dolayı İdlib fatihlerinden bir teşekkür mesajı beklenmeli!
TÜRKİYE’DEN BİR ŞEYLER GİTTİ
İdlib çıkarmasında Türkiye’nin katkısının ne olduğu pek yakında anlaşılır. Washington merkezli haber sitesi McClatchyDC, Reyhanlı’da iki muhalif temsilcinin Türkiye’yi ılımlılara verilmesi gereken silahları Nusra’ya göndermekle suçladığını yazdı. Bir süreden beri Hatay-Yayladağı sınır bölgesinde görülen militan ve yükü meçhul TIR geçişleri nedeniyle Ermeni kasabası Keseb’e yeni bir saldırı olabileceği beklentisi vardı.
İdlib’e saldırıların öncesinde konuştuğum CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu şu bilgileri paylaşmıştı:
“Bir süre önce Hatay-Yayladağı’nda Aşağı Pullu Yazı Köyü’ndeki Arfalı Çiftliği’nden Keseb tarafına 200 kişinin geçtiğini haber aldım. Burası Yayladağı Sınır Kapısı’nın sol tarafına kalıyor. Sağ tara rejimin, sol taraf Nusra ve diğer grupların kontrolünde. Arfalı tarafından TIR’larla bir şeyler götürdüler. Bunların içinde silah olma ihtimali yüksek. Ayrıca haftalardır Hatay’da belli aralıklarla Suriyeliler toplanıyor, Adana-Ceyhan arasındaki Adana Polis Okulu’nun karşısındaki otele yerleştiriliyor. Bunlar polis okulunda 100 kişilik gruplar halinde eğitimden geçiriliyor. Eğitimi tamamlananlar kiralanan otobüslerle Suriye’ye gönderiliyor. Bu sevkiyat haftada bir yapılıyor. Yığınağın yapıldığı yerlerden biri Cilvegözü Sınır Kapısı’nın ötesindeki Atme diğeri Arfalı tarafından Keseb kırsalı.”
Keseb’ten beklediğimiz gürültü İdlib’ten koptu. Mantıken Türkiye’den lojistik destek olmadan ne İdlib ne de Halep’te bu türden bir askeri varlık sürdürülemez.

REJİME DARBE
İdlib’in birden bire düşmesi beklenmedikti. Kentten kaçanlar orduya öfkeli ve olup bitenlere anlam veremiyor. Hava üstünlüğüne karşın kara unsurları dağınık olan ve gerilla savaşına yanıt veremeyen ordu, binlerce savaşçının katılımıyla düzenlenen ani baskınlarda tökezliyor. İdlib'de ordunun sivillerden bir kısmını tahliye ettikten sonra direnemeyip 24 kontrol noktasından 16 km güneydeki Mastuma Üssü ve Ariha’ya çekildiği söyleniyor.
Esad yönetimi hep 14 vilayetin merkezini elinde tutarak moral üstünlüğünü korumaya çalıştı. Mart 2013’te düşen ilk vilayet Rakka’ydı. IŞİD, Rakka’da ortaklarını kovarak burayı hilafetin başkenti yapmıştı. Türkiye sınırına 45 km ötedeki İdlib’in düşmesi de rejim lehine esen rüzgârı dağıttı. Rejimin İdlib’i geri almak için havadan başlattığı operasyonlar muhtemelen hemen sonuç getirmeyecek ve Halep’te olduğu gibi büyük yıkıma ve sivil kayıplara yol açacak. İdlib’ten kaçamayan rejim yanlısı siviller ve kentin kuzeyinde Şiilerin yaşadığı Fua ve Kifraya köyleri de koz olarak kullanılacak. Nitekim Nusra ve Ahrar-uş Şam komutanları rejimin bombardımana devam etmesi halinde Fua ve Kifraya’ya saldıracakları tehdidi savurdu.

İDLİB’İN DÜŞÜŞÜNDEN SONRA NE OLUR?
Rejim Cisr-uş Şuğur gibi elinde tuttuğu kırsaldaki birkaç yeri de kaybederse Nusra sırtını İdlib merkezden sınıra kadar tamamen Türkiye’ye yaslamış olacak. Coğrafi devamlılıkla cephenin harareti daha da artabilir. İdlib’i merkeze dönüştüren bu güçler güneybatıda Lazkiye, güneyde Hama üzerinde baskıyı arttırabilir ve kuzeyde rejimin Halep’e ikmal hatlarını kesebilir. Rejim ise havadan bombardımanın ötesinde İdlib’in domino etkisi yaratmaması için bir kuşatma çemberi oluşturabilir. Karadan operasyonların başarılı olması ise Hizbullah ya da Hizbullah’ın eğittiği milislerin desteğine bağlı. O da çok zaman alabilir.

KAİDE, GİZLİ KAİDE, KADİDE’DEN KOPMA, KAİDEVARİ
Peki Nusra, İdlib’te emirlik ilan eder mi? Bunun için IŞİD gibi Nusra’nın da ortaklarını ya ikna ya da bertaraf etmesi lazım. Bu ortaklık meselesi önemli. Çünkü bu ortaklarından hareketle Kaide’nin bu harekete önderlik ettiği gerçeği ötelenip ‘Muhalefet İdlib’i kurtardı’ söylemi öne çıkartılıyor. O yüzden ortakların kim olduğuna bakmak elzem: İdlib operasyonu kısa bir süre önce oluşturulan Fetih Ordusu adlı koalisyon adına yürütüldü. Fetih Ordusu’nun bileşenleri Nusra, Ahrar-uş Şam, Cund-ul Aksa, Ceyş-us Sunne, Feylek-uş Şam ve Liva-ul Hak. 6-7 bin savaşçıdan oluştuğu söylenen bu koalisyonun baş aktörü 3 bin askerle Nusra. İkinci aktör Ahrar-uş Şam İslam Hareketi. Ahrar-u Şam’ın Nusra’dan farkı kuruluşunda Kaide’nin önemli isimleri yer alsa da Kaide lideri Eyman Zevahiri’ye biatlı olmamaları. Bu sayede Ahrar ABD, AB ve BM’nin terör örgütü listesine girmekten kurtuluyor ve Washington’ın müttefiklerinden destek almaya devam ediyor. Ahrar-uş Şam kısa süre önce selefi cihatçı Şukur-uş Şam ile birleşerek Ahrar-uş Şam İslam Hareketi adını aldı. Cund-ul Aksa da daha önce Nusra’ya bağlıydı. Diğer bileşenler de Kaide ile ortaklık kurmakta sakınca görmeyen selefi örgütler.

ŞERİAT İLE YÖNETİLECEK
Nusra ile diğerleri arasındaki fark özde değil yöntem ve örgütlenmede. Aynı kökten gelen Nusra ile IŞİD şu konuda ayrışıyordu: IŞİD kopardığı parçada emirlik kurarken Nusra yönetim yıkılmadan şeriat devleti ilan edilmesine karşıydı. IŞİD 2014’te hilafet ilanıyla çekim merkezi haline gelince Nusra dağılmamak için eski tezini sulandırdı. Eğer ortaklarını ikna etse ya da tek başına yapmaya gücü yetse Nusra da emirlik ilan edebilir. Daha önce İdlib kırsalında yarım ağız bir emirlik ilanı olmuştu. Tuhaf bir şekilde meselenin üstü kapandı. Şimdi Ahrar’ın emirlik konusunda ön almaya çalıştığı görülüyor. Ahrar’ın liderlerinden Haşim el Şeyh (Ebu Cabir) İdlib’in ele geçirilmesinin ardından kentte emirlik kurulmayacağını kaydetti. Nusra’nın Suud asıllı komutanlarından Şeyh Abdullah Müheysini ise İdlib’in şeriat ile yönetileceğini duyurdu. Şeriat ile yönetmek emirlik ilanından farklı bir durum. Zaten mevcut koşullarda her grup elinde tuttuğu kasaba, semt ya da köyde kendi şeri mahkemesini kuruyor. İdlib’te de sivil, askeri ve şeri ortak yönetim kuramazlarsa her grup kendi bölgesinin efendisi olarak yoluna devam edebilir. Tabi kendi aralarında savaşa tutuşmazlarsa.

ILIMLILARA YER YOK
Geçen aylarda, ABD’nin eğitip donattığı Hazm Hareketi ve Suriye Devrimciler Cephesi’ni bastırıp İdlib ve Halep kırsalında kontrolünü artıran Nusra, İdlib zaferinden sonra daha da palazlanabilir. Bu durum İdlib zaferiyle umutlanan Türkiye merkezli muhalifler ve dış destekçileri için yeni bir çıkmaz. Şimdi Gaziantep’te üstlenip bir türlü sınırın ötesine geçemeyen muhaliflerin geçici hükümeti İdlib’e taşınma niyetini dillendiriyor. Fetih Ordusu’nun bileşenlerinden gelen yanıt net: “Sakın gelmeyin.” Çünkü İstanbul’da üstlenen Suriye Ulusal Koalisyonu ve geçici hükümeti tanımıyorlar.

Daha iş bu noktaya varmadan Nusra’nın güçlenmekte olduğunu gören Körfez’in ağaları bir süredir bu örgüte “Kaide ile ilişkini kes, silahlar bizden” telkininde bulunuyordu. Nusra’nın 2012’de ABD tarafından terör örgütü listesine alınması bu cenahta zamansız bulunmuştu. ABD kara listeye alırken 2011-2012’de 600 saldırıya imza atan Nusra’nın sivilleri de katlettiğini gerekçe göstermişti. O zaman Nusra henüz Kaide lideri Eyman el Zevahiri’ye resmen biat etmemişti. Konuştuğum İslamcı muhalifler de “Nusra gibi örgütler olmadan rejimi yıkmak mümkün değil” görüşünü dillendiriyordu. Bu mantıkla Kaideciler Kaide şapkasını kullanmazsa makul sayılacak. Şimdiye kadar Türkiye üzerinden gelen yardımların kesilmemesi için Nusra sınır kapılarından uzakta durdu. Cilvegözü ve Öncüpınar sınır kapılarını Ahrar’ın içinde yer aldığı İslami Cephe tutarken arka cephede Nusra vardı.
Şimdi Ankara, Doha ve Riyad’da “Nusra Kaide ile bağını koparsaydı devrimi şahlandırırdık” denildiğini duyar gibiyiz.

Monday, March 30, 2015

BİRİCİK VE MÜLKİYETİ

MAX STİRNER


«Cinler yaşıyor!» Dünyaya şöyle bir göz gezdir ve söyle, her nesnenin içinden bir cin seni seyretmiyor mu. Şu ufacık ve sevimli çiçekten gelen ses, ona bu muhteşem güzellikteki şekli veren Yaradanın sesidir; yıldızlar, kendilerini dizen tinin haberini müjdeliyor, dağların tepelerinden aşağıya doğru yücelik tini esiyor, çağlayan sular özlemin tinini haber ediyor ve - insanların ağızından milyonlarca hayalet konuşuyor. İsterse bütün bu dağlar çöksün, çiçekler solsun, yıldızlar dünyası yıkılsın, insanlar ölsün - nedir görünürdeki bu cisimlerin batması? Göze görünmeyen tin ebedi olandır! (S. 37)

Tanrının da insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.

Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.

Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun! Sizce benim işim en azından "iyi bir iş" olmalıdır? Nedir iyi iş, kötü iş! İşim demek zaten ben demek'im. Ve ben ne iyiyim, ne de kötü. İyinin de kötünün de benim için hiç bir anlamı yoktur. Tanrının işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.

Hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 5)

Biricik olduğumu bildiğim andan itibaren kendimin sahibiyim. Kendine sahip kişi ancak biricikleştiğinde yaratıcı hiçliğine, doğduğu yere geri döner. İster Tanrı olsun ister insan, benden yüksek her canlı biricik olma duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin güneşi karşısında söner. Kendi meselemi biricikliğim üzerine kurarsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi yaşayan geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesidir. Dolayısıyla ben şunu söyleyebilirim: Meselemi hiçe bıraktım. (S. 412)

Ben, halklar ve insanlık ölünce doğarım. (...) Sen ey çilekeş Alman halkım – nedir acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıdır seninkisi. Daha horoz ötmeden kaybolan hayaletin acısıdır. Yine de kurtuluşun ve mutluluğun hasretini çeker bu hayalet. (...) Kal selametle milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık despotu, kal selametle! Yarın seni mezara taşıyacaklar; ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. İşte o zaman insan alemi gömülmüş olacaktır. Ve ben, kendimin sahibi ben, onun gülen kalıtçısıyım! (S. 238, 239)

Gerçeğin kriteri benim, ben ise bir düşünce değilim, düşüncenin üstündeyim yani söylenemez bir şeyim. (S. 400)

Stirner’in söylediği bir sözcük, bir düşünce ve bir kavramdır; söylemek istediği ise, ne bir sözcük, ne bir düşünce ne de bir kavramdır. Stirner’in söylediği söylemek istediği değildir ve söylemek istediği söylenemez. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, s. 149)

Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük düşünce içermelidir. Oysa biricik düşüncesiz bir sözcüktür, düşünce içermez. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 152)

Kafanda hortlaklar var; sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var! Şaka ya da mecaz yaptığımı sanma, yüksekliklere tutunanları, insanların büyük çoğunluğunu, neredeyse dünyadaki tüm insanları kararsız deliler olarak görüyorum, tımarhanelik deliler.S 46.

Benim soyum benim, Ben normsuz, yasasız ve örneksizim. (S. 200)

Benden aşağı her gerçeği beğenirim ; benden yüksek ve ona göre yaşamam gereken bir gerçekse tanımıyorum. Bence gerçek yoktur, çünkü hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 399)

Özgür cesaretle yapmadığım bir şey hakkımın dışındadır, yani yapmasını haklı görmediğim şey hakkım değildir. Neyin haklı olduğuna Ben karar veririm. Benden öte bir hak yoktur. Bence haklı olan haklıdır. (...) Bu egoist haktır. (S. 208, 209)

Farklı düşünenler’ birbirlerini tahammül ederler. Oysa bir nesne hakkında neden sadece farklı düşüneyim ki, farklı düşünmeyi neden son aşamasına kadar düşünmeyeyim; yani düşünülecek şeyi anlamsızlaştırana dek düşünmek: nesnenin hiçleşmesine ve yokedilmesine dek ? (S.. 379)

En az düşünmek kadar Varlık’ı da aştım. Biri benim varlığım diğeri benim düşüncemdir. Varolmak için her ikisine de ihtiyacım var, binlerce başka şeye ihtiyacım olduğu gibi, diyen Stirner, cümlesini şöyle tamamlar: ... Her şeyden önce ama benim Bana, şu belli olana, Biricik’e ihtiyacım var. (S. 382)

Erk ve şiddet sadece bendedir yani güçlü ve şiddetli olandadır. (S. 231)

Hakikat, sevgili Pilatus, Tanrı’dır ve hakikati arayan herkes Tanrı’yı arar ve över. Tanrı nerede yaşar? Kafanda; başka nerede yaşayabilir ki? (S. 397)

Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler. (S. 205)

Bilginin istem olarak doğabilmesi ve özgür kişi olarak kendisini hergün yenilemesi için ölmesi gerekiyor. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 97)