|
1.Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Meclisinin Ermeni milletvekilleri
sistematik şekilde öldürülmüştü, şimdi sırada Kürtler mi var?
Suriye'deki savaş ortamının Türkiye'deki izdüşümü Kürtlerin yok edilmesi
mi olacak?
Anadolu'da nereye giderseniz gidin çeşitli medeniyetlerin
kalıntılarına rastlarsınız. Bunca zengin bir geçmişten günümüze kalan
ise, sünni Türkler. Diğerlerine ne olduğunu bilip acılarını
hissetmediğimiz sürece, adım atamayacak bir noktaya geldik. Nesim Ovadya
İzrail'in kitabı “1915 Bir Ölüm Yolculuğu Krikor Zohrab” tarihi
sorgulamamıza, geçmişte yaşananları öğrenip olayları kavramamıza yardım
edecek, önemli bir kitap*. Zohrap yüz yıl önce yaşamış bir Hrant. Bize
anlatacak o kadar çok şeyi var ki... Bu yıl Hrant Dink ödülü İsmail
Beşikçi'ye verildi.
Kürt sözcüğünün telaffuz bile edilemediği günlerde, araştırmalarıyla Kürt meselesinin kökenlerine inen İsmail Beşikçi, Ermeni ve Kürt konularının ilişkisini ortaya çıkaran, bildiğim ilk isim. 20. yüzyılın başlarında, İttihat ve Terakki’nin Osmanlı Devleti’ni Türk esasına göre yeniden düzenleme hedefine dikkat çeken Beşikçi, Ermenilerin tehcir denilerek imha edildiğini, Rumların sürgüne, Süryaniler ve Kürtlerin Türklüğe, Alevilerin Müslümanlığa zorlandığını, asimilasyona uğradığını anlatır kitaplarında. 1915'te ne yaşanmış? Tehcir, soykırım, kıyım, katliam? Hangi kelimeyi seçerse seçsin, gerçeklerin yanında saf tutmak isteyen herkes, yolun uzun ve engebelerle dolu olduğunu bilir. Taşlara takılıp tökezledikçe, gerçek düşmanlarının hakaretlerini savuşturup sabrettikçe, gerçeği dillendirebilmenin zorluğunu fark ettikçe, durup düşünmeyi tavsiye eder. Nesim Ovadya İzrail bunu yapmış. Yazmış. Belgelerle anlatıyor. Sıkıcılığa düşmeden, tarihsel gerçekleri gözardı etmeden, hatta çoğu yerde hiç araya girmeden, Zohrap üzerine yazılan kitaplar, Zohrab'ın eserlerinden alıntılar, mektuplar, telgraflar aracılığıyla karanlık bir döneme ışık tutuyor. Ve biz, ders kitaplarında anlatılan, ünlü tarihçilere yazdırılan "resmî tez"in doğru olmadığını okuyup öğreniyoruz. Belgelerin arasına sıkıştırılmış binlerce trajedinin yakıcı hâtıralarından hâlâ kan damladığını görüyoruz. Bazı insanlar ölümlerinden sonra da yaşar; Hrant Dink öyle bir insan. Ermeni konusunda okuyup yazarken, sanki hep yanı başımda oturmuş, bana bakıyor gibi gelir. Şimdi onun yanına bir de Krikor Zohrab yerleşti. Elinde kadehi, hafif çakırkeyif, üstelik müzik çalsın istiyor. Zohrab'la tanışmamı sağlayan yazara ne kadar teşekkür etsem az. Nesim Ovadya İzrail, 500 yıl kadar önce İspanya'daki baskılardan kaçarak Osmanlı İmparatorluğuna sığınan Sefarad Yahudilerinin torunlarından. Ortalama Türkiyeli okurun tepki duymadan okuyabileceği bir dil kullanmış. Dramatize edip roman havası da yaratmamış. Keskin cümleler yok. Kimseyle kavga etmiyor yani, Krikor Zohrab'ı bugüne getirip ders çıkarmamızı, durup düşünmemizi sağlıyor.
Ömrünü bu topraklarda hukukun yerleşmesine adamış, anayasanın
hayata geçmesi için mücadele etmiş, milletvekili kimliği taşıyan hukuk
fakültesi hocası, ünlü avukat ve edebiyatçı Krikor Zohrab'ın
İstanbul'dan alınıp uzun bir yolculuğa çıkarılması ve Anadolunun ıssız
bir köşesinde infaz çetelerinin önüne bırakılmasını gün gün anlatıyor.
Avukat, yazar, Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda üç dönem milletvekilliği
yapmış son Osmanlı aydınının 47 gün süren ölüm yolculuğuna tanıklık
ediyoruz. Yazarın da vurguladığı gibi, sanki bir gerilim filmi.
Kaçınılmaz sonu bilerek, asla kaçmayı düşünmeden yürünen bir yol.
Başının taşla ezilerek vahşice öldürülmesi, sahte raporlar ve katilin
yakalandıktan sonra gördüğü muamele hiç de yabancı gelmiyor.
Evet, soykırım ağır bir kelime. İnsan altında eziliyor; ama 24 Nisan 1915'de yaşananları kimse inkar edemiyor artık. Bahaneler bulmaya çalışılıyor belki. Bu arada içimizden birilerini vaktiyle din ve kimlik değiştirmeye mecbur bırakmak iftihar edilecek bir şey değil, aksine zorbalığın en önemli delili. Tarihçilere havale edilerek üstü kapatılmaya, ötelenmeye çalışılsa da, yaşananları öğrenmek ve gerçeklerle yüzleşmek zorundayız. Neyse ki anılar yazılıyor, belgeler taranıyor, tarih tekrar yazılıyor ve geçmişin karanlığı yavaş da olsa aydınlatılıyor. 'Ermeni meselesi'nin 100. yılı yaklaşırken oturup düşünmemiz gerekiyor. Bütün dünya bizi anlamıyor; anladık sevenimiz yok, ama hiç mi şüphe duymayacağız, hiç mi sorgulamayacağız? Bu meş'um hadiselerden bahsedenlere, "ama onlar da en zayıf ve çaresiz anımızda bizi arkadan vurmuşlardı" bahânesine sığınarak itiraz etmek bile esaslı bir zaaf işareti. Tıpkı kadınların cinsel taciz ve tecavüze uğradıklarında 'sen ne yaptın da, başına bu geldi' denmesi, söylediklerine inanılmaması, hal ve tavırlarının sorgulanması gibi. İktidar duygusu, insanlara hakikate sahip olduğu zannı yaratır. Erkek/devlet o yüzden kendinden emin konuşur, hiçbir konuda tereddüt etmez, ikircikli davranmaz; kibirlidir, şüpheye düşmez. Öteki tasavvurunu yaratarak birilerini tahakküm altına alır. İtelenen, kakılan, şiddet uygulanan, ezilen, yok sayılan, öldürülen ötekiler kadın/yoksul/ermeni/kürt iktidar sahiplerinin kurbanı olur. Nesim Ovadya İzrail'in kitabında anlattığı yurtsever, aydın Zohrab ile resmi tarihçilerin Taşnak, Rus işbirlikçisi diye tanımladığı Zohrab arasında uçurumlar var. Talat Paşanın 'ölüm öpücüğü' ile yola çıkan Zohrab'ı tanımak için kitabı okumanızı öneririm. Ben burada, sadece bir iki özelliğine dikkat çekmek istiyorum. 1893'de bir gece Kadıköy'deki evinde yangın çıkıyor, her şeyi yanıp kül oluyor. Zohrab ise ertesi sabah doğru matbaaya gidiyor ve başyazısını yazıyor. Evvela gazeteci. Batı Ermeni edebiyatının yaratılmasında, Ermeni dilinin gelişmesinde önemli bir isim. Bir romanı, onlarca hikayesi, çoğu Ermenice basılmış 16 kitabı var. Ona 'Ermeni öykücülüğünün prensi' deniyor.
Savaş karşıtı Zohrab, farklı kimliklerin Osmanlılık temelinde bir
aradalığını savunuyor. Özellikle Ermenilerle Türklerin kardeşliği için
mücadele ediyor. Kendini bu yüzden hem Ermeni, hem de Osmanlı olarak
tanımlıyor. Yalnızca Ermeni toplumunun sorunlarını dile getirmiyor, bir
bütün olarak Osmanlı toplumunun ve devlet yapısının modernleşmesi için
çalışıyor.
31 Temmuz 1908’de, Taksim Belediye Bahçesi’nde, Meşrutiyet-i Osmaniye Kulübü adına 10 bin kişilik bir topluluğa Türkçe hitap ediyor. “Ey hür Osmanlılar! Hür vatandaşlar!” seslenişiyle başlayan konuşmasını şu sözlerle bitiriyor: “Dinimiz muhtelif, mezhebimiz birdir. Hepimiz hürriyet mezhepdaşlarıyız.” Özgürlük tutkusu tartışılmaz. Siyasetçi Zohrab, üç dönem milletvekili seçiliyor. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının “sosyalist” olarak anılan, en aktif milletvekillerinden biri ve etkileyici konuşmalarıyla ünlü. Osmanlı toplumunun ve devlet yapısının hukuk temelinde çağdaşlaşması için çalışıyor. Partiler üstü. Bağımsız. Günümüzde yakın zamanda uygulanmaya başlanan, zanlının avukatı olmadan yargı karşısına çıkarılmaması, avukat tutma imkanı olmayanlara devletin ücretsiz avukat tutması, yani 'savunma hakkı' ilkesini yüz yıl önce Zohrab savunuyor. Uluslararası davaların ve her milletten siyasinin avukatı. Ölüm yolculuğu ise şöyle özetlenebilir: 24 Nisan 1915 – Bir gecede 250 Ermeni aydın tutuklanarak Çankırı ve Ayaş’a tehcir ediliyor. Beyin takımı yani; düşünen, tartışan, diğerlerine yol gösteren Ermeniler... 26 Nisan 1915 – Zohrab, Ermenilerin dini lideri Patrik Zaven’e koşuyor, kaleme aldığı yazıyı, Patrik ve diğer delegelerle birlikte, Sadrazam Sait Halim Paşa’ya sunuyor. 28 Nisan 1915 – Tutuklamaları durdurmak için Talat Paşa’ya tekrar yazılı başvuru yapıyor. Kaçıp canını kurtarabilecekken son ana kadar bir şeyler yapabileceği umudunu yitirmiyor ve temaslarına devam ediyor. 2 Haziran 1915 – Ve sıra ona geliyor. Erzurum milletvekili Vartkes Serengülyan ile birlikte tutuklanarak Diyarbakır’a doğru yola çıkarılıyor. Yolda, eşi Klara’ya yazdığı 15 Temmuz 1915 tarihli mektubu şu sözlerle bitiyor: “Sevgilim, bir tanem, artık bizim için son perde başlıyor. Daha fazla gücüm kalmadı. Sağ kalmazsam, çocuklarıma son öğüdüm şu ki daima birbirini sevsinler, sana tapsınlar ve kalbini acıtmasınlar ve beni de hatırlasınlar.” 19 Temmuz 1915 – Diyarbakır'a giderken Urfa yakınlarında İttihat tetikçisi Çerkez Ahmet ve Nazım tarafından başı taşla ezilerek öldürülüyor. Hükümet Zohrab'ın ölüm ilanını ve dini töreninin yapılmasını yasaklıyor. Bugüne kalan bir mezar taşı yok. Birinci Dünya Savaşı, İttihatçıların aradığı fırsatı yaratmış. Savaş başlar başlamaz Rum-Pontus sürgünleri başlamış, savaşın ilk yılı içinde de Ermeni sorunu halledilmiş! Ermenilerden ve Rumlardan kalan taşınmaz mallar üzerinde, büyük bir yağma gerçekleştiğini bilmeyen yok artık. Ekonomimiz millileşmiş oldu ya, ne gam!.. Oysa, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin en önemli boyutu Ermeni meselesi. Bugün, büyük burjuvazinin zenginliğinin kaynağı Ermeni malları, Rum malları. Kürt bölgelerinde Kürt ağalarının, aşiret reislerinin, şeyhlerinin zenginliğinin kaynağı Ermeni malları, Süryani malları... Anadolu'da aşağı yukarı her şehirde etnografya müzeleri var; Ermenilerden, Kürtlerden bahsetmeyen, kültürel mozaik söyleminin sınırlarını çizen müzeler. Soykırım tartışmalarının dışında tam bir yok saymayla karşı karşıya bırakır insanı. Çok kültürlülük, çok renklilik düşüncesinin en vefalı ve son savunucusu herhalde Krikor Zohrab olmuş. Nesim Ovadya İzrail “Son nefesini verdiği yerin, Osmanlıcılık fikrinin de mezar yeri olduğu söylenebilir,” diyor. Oralarda şu sıralar bombalar, mayınlar patlıyor. Kürt savaşı devam ediyor. İsmail Beşikçi'ye göre, Kürtlerin durumunu iki safhada ele almak gerekir. İttihatçılar, devamında Kuvayı Milliye, Ermenilerle, Süryanilerle olan sorunları Kürtleri tetikçi olarak kullanarak çözdüğü birinci safha. Savaş bitip devlet güçlenince, özellikle Lozan’la birlikte uluslararası garanti gerçekleşince Kürtlerin inkârı-imhası dönemi ikinci safha. Bu ikinci dönemde inkar tutmadı, imha başladı; ancak öldür, öldür bitmiyor. Çatışma, şehit haberleri arasında Nesim Ovadya İzrail'in Zohrab'ı anlattığı kitabını okurken, açlık grevlerinin şov sayılması, BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılma çabası, idam tehditleri arasında, Ermenilere yapılanlar Kürtlere de yapılıyor diye düşünmeye başladım. 1915 Ermeni soykırımıyla ilgili bir internet sitesinde 'unutma'nın yanı sıra 'unutursan tekrarlarsın' yazıyor. Bu söz yöneticilere, iktidardakilere de yönelik, ne var ki anlayan yok. Evet, hepimiz dikkat etmeliyiz 'unutursak tekrarlanır'. Ancak neyi unutmamamız gerektiğini tam bilmiyoruz. Tarihte yaşanmış acıları önce öğrenmek, sonra o acıya saygı göstermek lazım. 'Ama' demeden konuşup duyguları paylaşmalı, 'seni anlıyorum' diyebilmeliyiz. Acılar yarıştırılamaz, mukayese edilemez, ancak saygı gösterilebilir. İktidarda olanların sorumluluğu ise ayrıca önemli. Bu noktada, soykırımı kabul ederek pişmanlığı ifade etmek, özür dilemek sünni müslüman literatürde tevbe etmek anlamı taşıdığını hatırlatmak isterim. Her fırsatta müslümanlığını öne çıkaran bir başbakanımız ve hükümet var ya... Tevbe kapısının hep açık olduğu söylenir. Taksim Gümüşsuyu'nda Zohrab'ın yaşadığı son eve bir plaket asmakla o kapıdan gireriz belki; Nesim Ovadya İzrail'in önerisi bu. Sonra Zohrab'ın yazdığı roman ve hikayeler türkçe basılabilir belki... Eserleri, söylevleri 22 cilt halinde yayımlanan Krikor Zohrab, bu topraklarda yaşayanlarla tanışmalı. |
Sunday, March 16, 2014
Ermeni Soykırımı İnkar Edildiği Sürece Kürt Savaşı Devam Edecektir
Friday, March 14, 2014
BDP’nin oyları bölünecek
Türkiye’de 30 Mart tarihinde gerçekleştirilecek olan yerel seçimler sadece iktidar partisi AKP’nin değil, aynı zamanda Türkiye’deki yasal Kürt partisi olan BDP’nin de kaderini belirleyecek.
Konuyla ilgili olarak görüşlerine başvurduğumuz
Diyarbakırlı siyaset bilimci Mehmet Alkış’a göre, önümüzdeki yerel
seçimlerde BPD, kendi bölgesindeki Kürt oylarını yalnızca ana rakibi
olan AKP’nin yanı sıra, diğer patilerle de; özellikle hem Kürt, hem de
Müslüman tabana göz kırpan ve bu zeminde rol oynamaya çalışan siyasi
partilerle bölüşmek durumunda.
Koçer Kikan, Rusya’nın Sesi Radyosu için Mehmet Alkış’la görüştü:
“Elbette
BDP bugün için Kürdistan’daki en büyük siyasi parti durumundadır.
Siyasi arenada oldukça tecrübeli olan parti, bu tecrübesinden ve mevcut
potansiyelinden yararlanmak sureti ile önümüzdeki seçimlerden daha güçlü
çıkmaya gayret edecektir. Çünkü BDP, kendi parti programında yer alan
özerk demokratik yapıyı kurmak adına buna ihtiyaç duymaktadır. Kürt
nüfusun yoğun olduğu yerlerdeki oyların büyük kısmını alamayan bir BDP,
doğal olarak kendi parti programını terk etmek durumunda kalacaktır.
Diğer
bir Kürt partisi olan HAKPAR ise bu seçimlerde mevcut stratejisini ve
politikasını değiştirmiş görünmektedir. Diyarbakır Belediye Başkanlığı
için türbanlı bir bayan olan Sevgi Moray’ı aday gösterdiler. HAKPAR bu
hamlesi ile alabileceği en fazla oyu alıp, Kürt siyasetinde ‘‘ben de
varım’’ diyen etkili bir oyuncu olma adına çaba sarf etmektedir.
Bir
başka siyasi parti HÜDAPAR’a gelince… Bilindiği üzere, bu partinin
yönetim kademesi eski Hizbullahçılardan oluşmakta. Görünüşe göre
siyasete dönmeye gayret ediyorlar. HÜDAPAR’ın seçim kampanyasında
kullandığı sloganların dinsel, milliyetçi ve sosyal yönü ağır basmakta.
Bir takım anketlere göre bu parti Diyarbakır’da %7 civarında oy
alabilir. Eğer böyle bir şey gerçekleşirse, o takdirde HÜDAPAR’ı Kürt
siyasal arenasına yeni çıkan bir aktör olarak kabul edebiliriz. Bu
partinin Türkiye genelinde %1’e ulaşması durumunda ise Kürt toplumunun
HÜDAPAR’ı artık fark ettiği üzerine konuşmak mümkün hale gelecektir.
%1’den daha fazla oy alırsa, o zaman da kendisini BDP’nin bir
alternatifi olarak lanse edebilir duruma gelecektir.”
Bunlar, Diyarbakırlı siyaset bilimci Mehmet Alkış’ın görüşleriydi.
Tamamını oku: http://turkish.ruvr.ru/2014_03_12/BDPnin-oylari-bolunecek/
Tamamını oku: http://turkish.ruvr.ru/2014_03_12/BDPnin-oylari-bolunecek/
Thursday, March 13, 2014
Katar'la çarpıp İhvan'ı sıfırlamak!
13/03/2014
FEHİM TAŞTEKİN
Arap isyanlarını 'El Cezire Baharı' ve 'İhvan'ın zamanı' olarak çerçevelemek o kadar efsunluydu ki birileri AKP'yi de yeni İhvan kuşağına model olarak sunmaktan keyif alıyordu. Ama iş model olmaktan İhvan'la özdeşleşmeye doğru evrildi.
Arap isyanlarını ‘El Cezire Baharı’ ve ‘İhvan’ın zamanı’ olarak çerçevelemek o kadar efsunluydu ki birileri AKP’yi de yeni İhvan kuşağına model olarak sunmaktan keyif alıyordu. Ama iş model olmaktan İhvan’la özdeşleşmeye doğru evrildi. Mısır merkezli İhvan, Tunus kolu Nahda, Filistin uzantısı Hamas ve Suriye’den sürülmüş İhvan ile kurulan ilişkinin biçimine bakanlar AKP’yi ‘İhvan’ın Türkiye kolu’ olarak tanımlamaya başladı. Bir ülkenin dışardan nasıl göründüğü önemli. İki hafta önce Bağdat’ta ‘kırmızı bölge’de Mansur Otel’in lobisinde eski Filistin Adalet Bakanı Ali Khaşan ile sohbet ederken ‘AKP’nin Filistin davasının değil İhvancı bir dayanışmayla Hamas’ın hamisi kesildiğini’ söyledi. Dışardaki algı bu. Mısır’da Muhammed Mursi’ye yapılan 3 Temmuz darbesi, İhvan kuşağını sahneden almaya yönelik bölgesel bir dizaynın ilk adımıydı. Geçen hafta Mısır’daki hesaplaşmanın Körfez geneline nasıl yayıldığına tanık olduk. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn, İhvan’a desteğinden dolayı Katar’daki büyükelçilerini çekti. Suudi Arabistan bir adım daha ileri giderek İhvan’ı Suudi Hizbullah’ı, Yemen’deki Husiler, Suriye’deki Nusra ve IŞİD’la birlikte terör örgütleri listesine aldı. Mısır’da kaybeden AKP iktidarı, algıdaki İhvanlaşma nedeniyle Körfez’deki kamplaşmadan ne kadar etkilenecek zamanla göreceğiz.
Kahire’den dönen hesap
Suud-Emirlikler eksenindeki ‘Katar öfkesi’, Arap dünyasında ‘siyasal İslam’la hesaplaşmanın keskinleştiğine işaret ediyor. Bu ayrılık aslında 1996’da Katar’da Hammad’ın babasını devirdiği gün başladı. Suud’u ifrit eden Doha’nın ‘aktif’ dış politikaydı. Gücünü doğalgazdan alan Katar kriz bölgelerinde arabulucu rolüyle şaşırtıcı sonuçlar alırken El Cezire de yeni dış politikanın medya ayağını oluşturuyordu. Suudi ağının alternatifine oynayan Katar, Filistin’de Suud destekli El Fetih’e karşı Hamas’ı, Mısır’da Suud’un el verdiği Selefiler ve Mübarek rejimine karşı İhvan’la ittifak kurdu. Suudiler Lübnan’da Hariri ailesi üzerinden siyasi nüfuz sağlarken Katar, Hizbullah’la temas kurdu. Siyasi sistemini Taif Anlaşması ile kurmuş Lübnan’ın 2008’deki krizi Doha Anlaşması’yla aşması Katar’ın
Suud’dan nasıl rol çaldığının çarpıcı örneğiydi.
Üyesi olduğu Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), İran’a karşı kurgulanmışken Katar, Tahran ve Körfez’in ayrık ülkesi Umman’la yakınlaştı. Doha bu çapraşık ilişkileri iki hedeflegeliştirdi: Kendine alan açabilmek için Suudilerin gölge edemediği boşlukları doldurmak. İkincisi İhvan gibi statükonun olası alternatiflerine yatırım yapmak.
Suud hanedanlığının kendisine tehdit olarak gördüğü Sünni İhvan ve Şii İran’la yakınlaşma Riyad-Doha arasında hep gerilim konusu olageldi. Tabii, Arap isyanları Katar’ın geliştirdiği ittifak ilişkilerinde sapmalara yol açtı. Özellikle Suriye’de İran ve Hizbullah’la karşı karşıya kalırken Suud’la hedefleri çakıştı. Yine de Suud ve Katar Suriye’de rejime karşı ortaklık kurarken sahada hem silahlı grupları hem Suriye Ulusal Koalisyonu’nu kontrol etmek için kıyasıya rekabetten geri durmadı. Hammad’ın geçen yıl Suriye’deki başarısızlığın gölgesinde koltuğunu Körfez dosyasından sorumlu oğlu Temim’e devretmesi, İhvan’la ilişkilere ayar çekileceği ve Suud’la yeni başlangıç yapılacağı beklentisine yol açtı. Ama olmadı. Spekülasyon o ki Hammad perde gerisinden buna izin vermiyor.
İhvan Katar’da yok çünkü...
Krizi kızıştıranın El Cezire’de vaaz veren Yusuf el Karadavi’nin kral ve emirleri iğneleyen sözleri olsa da köprülerin atılmasında Katar’ın Mısır’da darbeci Mareşal Abdülfettah el Sisi’nin meşruiyetini reddetmesi de önemli bir etken. Yanlış anlaşılmasın, “Katar, İhvan’ın hamisi” derken bundan Katarlıların İhvan’ı her koşulda el üstünde tuttuğunu kast etmiyorum. Bilakis İhvan, pazarlıklar sonucu 1999’da Katar’da kendini feshetmiş bir örgüt. Bir aile şirketini andıran Katar dışarda İhvan’ı desteklerken kendi ülkesinde ‘siyasal İslam’ projesine izin vermiyor. Tıpkı Suud’un başka coğrafyalarda Selefi-Vahhabi örgütleri finanse edip kendi topraklarında cezalandırması gibi. Geçmişte Katar’ın İhvan’la sağladığı uzlaşıyı Suud ve BAE başaramamıştı. İki ülkenin 3 Temmuz darbesini milyar dolarlarla ödüllendirmesi İhvan iktidarının bölgesel ağları sayesinde Mısır sınırlarını aşıp Körfez monarşilerini devireceği korkusundan kaynaklanıyor. KİK, 2013’te hedefi Katar olan bir anlaşma imzalamıştı. Anlaşma içişlerine müdahale edilmemesi, ‘düşmanca medya’ ile ‘üye ülkelerin güvenliğini tehdit eden örgüt ya da kişilerin desteklenmemesini’ öngörüyordu. Şimdi bu anlaşmayı ihlalle suçlanan Katar diplomatik tecride rağmen ‘klasik eksen politikalarında yer almayacağını’ belirterek istikametinden şaşmayacağını söylüyor. Suud diplomatik tecridi Katar’ın tek kara bağlantısını keserek coğrafi izolasyona vardırırsa Doha için acıtıcı olabilir, hele de FİFA Dünya Kupası inşaatları sürerken… Bu kavga Katar’da yeni bir saray darbesi oluncaya kadar sürerse şaşmam. Başbakan Erdoğan’ın 6 Mart’ta Şeyh Temim’i arayarak safını belli ettiği bu kavganın Türkiye’ye, özellikle Suriye’deki süreçlere illaki yansımaları olacaktır.
Tuesday, March 11, 2014
ABD emperyalizmi, Ukrayna ve 3.Dünya savaşı tehlikesi
|
Barry Grey ve David North Nükleer bir savaşın eşiğinde miyiz? Bu soru, herkesin merak ettiği bir sorudur. Ukrayna’da meydana gelen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) destekli darbe, Ekim 1962 Küba füze krizinden bu yana en tehlikeli boyutları olan uluslararası krize neden oldu. ABD ve Avrupa resmi makamları, Ukraynalı faşist milislerin darbe yapmaları marifetiyle yönetimi devre aldığı Ukrayna’da Rusya karşıtı bir rejimin iktidara getirilmesine cevaben askeri birliklerinin Kırım’a gönderilmesinden dolayı Rusya’yı kınadılar. Obama yönetimi Moskova ile çatışmayı tırmandırmaya kararlı olduğu anlaşılıyor. ABD yönetimi Rusya’ya ait bütün askeri güçlerin Kırım’dan çekilmesini ve Kremlin’in, Kiev’de iktidara getirilen NATO -ABD yeni kukla rejimini kabul etmesini bekiyor. ABD, Rusya’nın tamamen tecrit edilmesine yönelik yaptırımların uygulamaya konulması çağrısında bulunuyor. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Salı günü Kiev’de düzenlediği bir basın toplantısı sırasında Amerika’nın “Rusya’yı politik, diplomatik ve ekonomik olarak tecrit edilmesi” yollarını aradığını ifade ederek Rusya’ya tehdit etti. Dışişleri Bakanının bu açıklaması sertlik yanlısı bir tehdit olarak ABD üst düzey yönetim kademelerinde bulunan politikacılar nezdinde yankılandı. Senatör John McCain Senato koridorlarında 2008 yılında Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan savaşta ABD’nin, Rusya’ya müdahale etmediğinden dolayı üzüntülerini dile getirerek Rusya karşıtı yüksek perdede bir konuşma yaptı. McCain, Viladimir Putin’e “eski Rusya, Sovyet laf salatası” yapmakla meşgul olduğu suçlamasını getirdi ve “Moldova ile Gürcistan’ın en kısa zamanda NATO’ya” dâhil edilmesi imkânının araştırılması çağrısında bulundu. Obama yönetimi, Ukrayna’da gerçekleşen darbe karşısında Rusya’nın verdiği cevap konusunda korku salma ve toplumsal şok uygulama yoluna gidiyor. Önemli bir politika değil ancak, hilekâr ve utanmazca bir davranış. NATO-ABD kontrolünde, Rusya karşıtı kukla bir iktidarın Kiev’de kurulmasının dayatılması Putin yönetimi ve Rusya askeri makamlarınca Doğu Avrupa jeo-stratejik şartlarında büyük bir değişiklik olarak kabul edileceği ve Rusya’ya karşı varoluşsal bir tehdit olarak algılanacağı çok iyi bilinmektedir. Beyaz Saray, Pentagon ve CIA’nın Putin yönetiminin Kiev’deki darbeye cevap verebileceği ihtimalini önceden görmedikleri şeklinde yorum yapılabilir. Ancak, Washington’un, çok az bir ihtimal olsa da, Rusya’nın bölgede güvenliği sağlamak üzere, 1954 yılına kadar Rusya’nın bir parçası olup, Rusya’nın Karadeniz donanmasının demir attığı ve Akdeniz’e açılabilmenin tek çıkış noktası Kırım’a askeri güç gönderebileceği öngörüsünde bulunmadığı iddiasında bulunabilecek bir kimse var mı? Ya da, yabancı düşmanlığı duygularına sahip milliyetçilerin çok etkili olduğu Ukrayna’nın NATO güçleri ileri karakolu haline dönüştürülmüşken, Rusya sınırı yakınlarında füzelerle silahlandırılmış kişiler bulunurken, Ukrayna’da aşırı sağ kanat bir hükümet kurulurken, Rusya’nın da diğer yanağını çevirmeyeceğini Washington’un iyi bilmediğini söyleyebilecek birisi var mı? Rusya’ya karşı mevcut politik dürtüsünün gerçek nedenleri Ukrayna’nın “uluslararası güvenliğiyle” veya uluslararası hukuk kurallarının kutsallığıyla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. ABD’nin Ortadoğu, Doğu Avrupa ve Asya coğrafyaları üzerinde kontrol alanında yaygınlık kazanılmasında son yıllarda daha da büyüme olması ABD-Rusya arasındaki gerginliğin artmasına neden oldu. Moskova sınırlı oranda tepki gösterdi. Rusya’nın Suriye’de Esad rejimine destek vermesi sonucunda ABD’nin geçen Eylül ayında, geçici de olsa, geri çekilmesine yol açtı ve ABD’nin Suriye’ye doğrudan müdahale planlarının askıya alınmasına neden oldu. Amerikan yönetici sınıf mensupları emperyalist operasyonlarına müdahale edilmesine tahammül edemezlerdi. ABD kendi egemenlik çıkarları gereği, Rusya’nın daha küçük ve sindirilmesi kolay parçalar haline getirilmesi operasyonları da dâhil, Dünyanın yeniden yapılandırılması planları yaptılar. ABD dış politikasının yalnızca dış politika hedefleri olmaz, aynı zamanda, iç politikada baskı uygulama icraatları olur. Amerika’nın sosyal ve siyasal yapısı çok kırılgan bir haldedir. Bu sosyal yapı aynı zamanda, yönetici sınıfın halkın dikkatlerini başka yerlere çekmek ve yönünü şaşırtmak üzere sonu gelmez askeri müdahale ve savaşların çıkarılmasına ihtiyaç duyulduğu patlamaya hazır çelişkiler doludur. ABD iktidar seçkin tabakası, beş yıldan fazla süren ağır ekonomik krizden sonra, ülkede kol gezen yaygın toplumsal huzursuzluk ve hoşnutsuzluğun farkındadır. Yaygın halk katmanları bu sosyal durumun ve toplumsal bünyede sendeleme olmasına yol açan şaşırtıcı düzeydeki sosyal eşitsizliğin gayet tabi bilincindeler. Sonu gelmez savaşlar serisi ülke içerisinde sosyal baskıların uluslararası plana taşınmasıyla bir rahatlama sağlama amacını taşıyor. Kontrolden çıkmış emperyalist tutkuların etkileşim toksinleri ve ülke içerisinde toplumsal huzursuzluğun baş gösterme kaygısı ABD iktidar seçkin sınıfının nükleer savaş hazırlığı sürecine girdiği sosyal durumun ortaya çıkmasına neden oldu. Obama yönetiminin acil eylem planları ne olursa olsun, ABD emperyalizmi dinamiklerinin kendine has bir mantığı vardır. ABD Ukrayna’da, ister bir plan doğrultusunda olsan, ister tam tersi şartlar söz konusu olsun, soğuk savaş şartları zemininde sayısız eylemlerin kontrol dışına çıkabileceği olaylar zincirini tetikleyen bir durumun yaşanmasına yol açtı. Yaratılan bu özel krize çözüm yolu bulunsa bile, başka bir krizin çıkması uzun zaman almayacak. Bu krizlerden birisi, er ya da geç, nükleer felaketlerden birisinin patlak vermesine yol açacak. Çalışan kesimlerin öfkesi, gençlik veya savaş karşıtı olan bütün toplumsal katmanların haykırışı bir yerlerde duyulması gerekiyor. 21.yüzyılda yaşanan mevcut dünya şartlarına derinlemesine kök salmış 20.yüzyıl tarihinden aldığımız dersler, uluslararası toplumcu bir program temeline dayalı, uluslararası işçi sınıfının birleşik eylemleri sonucunda ancak savaşa dur denilebileceğini göstermektedir. Kaynak: http://www.wsws.org/en/articles/2014/03/05/pers-m05.html Çeviren: Nizamettin Karabenk. |
Monday, March 10, 2014
Fethiye… Taksim… Okmeydanı
Fethiye
“At izinin it izine” karıştığı günlerde yaşıyoruz. Böyle zamanlarda durumu tahlil etmek epeyce zorlaşıyor. Galiba en önemlisi de acele etmeden, durumu serinkanlılıkla tahlil etmek. Ne var ki, heyecanlı ve aceleci bir doğam vardır ve bu yüzden sık sık hatalar yaparım. Sanırım dünkü yazımda da böyle bir hata yaptım.
Şimdi olayı, yeni gelen bilgiler çerçevesinde yeniden değerlendirmeye çalışalım ve söz konusu siyasi güçlerin tutumlarının tahlilinden hareketle bazı saptamalar yapmaya çalışalım.
Kimdir HDP’ye saldıran bu güruh. HDP Fethiye ilçe başkanının açıklamasında, “allahüekber” sloganlarının yanı sıra “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganının da atıldığı söyleniyordu. Ne var ki, bunu doğrulayan pek bir bilgi gelmediği gibi, tarafsızlıklarına ve iyi niyetlerine güvenilebilecek bazı gözlemcilerden böyle bir sloganın atılmadığı yönünde bilgiler geldi. Benim hatalı bir şekilde İP’in de saldırının arkasında olduğu saptamam, bu sloganın atıldığı bilgisine dayanıyordu.
Öte yandan, İP Genel Sekreteri Serhan Bolluk’un bugün yayınlanan açıklaması var. Bolluk, olayla ilgilerinin olmadığını belirtiyor ve “HDP’liler de dâhil herkesi Gladyo’nun oyunlarına karşı” uyarıyor.
Bu durumda İP’in bu olayda yer aldığı saptamasının hatalı olduğunu net bir şekilde saptamak gerekir. Bu bağlamda, yaptığım saptama dolayısıyla İP’ten ve taraftarlarından özür dilerim.
Ancak söylemem gereken bir nokta var. Bugünkü Aydınlık gazetesinin haberi veriş tarzı da dâhil İP’in HDP’ye karşı tutumu enikonu tahrik edici. Bu tutumlarını düzeltmedikleri sürece, en azından saldırıların manevi sorumluluğundan kaçamayacakları açıktır. Örneğin bugün Aydınlık’ta Fethiye ile ilgili haber verilirken (haberin “nötr” veriliş tarzı da pek hoş değildir, en ufak bir kınama yoktur) sağ tarafta, “Zonguldak’ta HDP’ye karşı Yürüyüş” başlıklı haber dikkat çekmektedir. Habere göre, yürüyüşçüler “Türk-Kürt kardeştir. HDP kalleştir” sloganı atmışlar. HDP’nin her yerde saldırıya uğradığı koşullarda haberin bu veriliş tarzı, gazetenin tahrik ateşine alttan alta (ya da üstten üste) odun attığının göstergesidir. İP ve Aydınlık sorumlularını bu nazik günlerde daha sorumlu davranmaya davet etmek zorundayız. Ateşle oynamayın. Alevilere yapılan pogromların bu kez Kürtlere karşı yapılmasına fikri düzlemde de olsa katkıda bulunmayın.
Öte yandan CHP’nin çeşitli sözcüleri (Sezgin Tanrıkulu, Gürsel Tekin) bu tür saldırılara karşı olduklarını açıkladılar. Bu iyi bir şey elbette ama yetmez. CHP Genel Merkezi’nin ve bizzat Kılıçdaroğlu’nun da bu konuda net açıklamalar yapmaları zorunludur. Tabanlarında, adeta ulusalcıların Akit gazetesi rolünü üstlenen Sözcü adlı tahrikçi ve Kürt düşmanı gazeteden gıdasını alan çok sayıda insan olduğunu unutmamalıdırlar.
HDP yöneticileri için de birkaç laf etmek istiyorum. Onları elbette anlıyorum. Saldırılar karşısında bütün yüreğimle yanlarındayım. Onlara yapılan saldırılar, 1960’larda Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin TİP bina ve toplantılarına düzenledikleri saldırılara çok benzemektedir ve bende neredeyse bir dejavu duygusu yaratmıştır. Bir yerde böyle bir saldırıya tanık olsam faşist sürüsüne onlarla birlikte karşı koyacağımdan eminim. Fakat açıklamalarında daha sorumlu ve titiz olmalıdırlar. Belki sezgisel bir şey bu ama yapılan açıklamalar bende, olanı değil de olması arzulananı dile getiriyormuş gibi bir izlenim yarattı. Sanki saldıranlar arasında gerçekten CHP’liler olsa bu, HDP’lilerin hoşuna gidecek ve “bakın gördünüz mü, biz demiştik” diyecekler. Böylesi bir tutum, bir siyasi güç açısından korkunç bir sübjektivizm içermesi bir yana, ne yazık ki, Türk ve Kürt solunu çatısı altında birleştirdiğini iddia eden bir parti açısından “sol gösterip sağ vurmaktan” başka bir anlama gelmez. Zaten HDP üzerinde AKP ile gizli bir ittifak içinde olduğu yönünde bir iddia, bir şaibe var. Böyle bir durumda daha dikkatli olmak gerekmez mi?
Son olarak, bu saldırıların ardında AKP’nin olduğu yönünde siyaseten yapılan tahliller var. Aslında siyasi mücadele açısından baktığım zaman bu bana bir hayli mantıki geliyor. Polisin tutumu, Fethiye’de HDP tabelasının bizzat devlet görevlileri tarafından indirilmesi, Burdur, Denizli gibi illerden taşınarak getirildikleri söylenen gösterici güruhun fütursuz “cesareti”, akla bunların devlet himayesinde saldırdığı ihtimalini getiriyor. Bununla birlikte, AKP’yi açıkça suçlayabilmemiz için elimizde kanıt olması gerekir. Bugüne kadar ortaya çıkmış böyle net bir kanıt yok. Bir yerlerden düğmeye basıldı ama nereden?
Taksim
8 Mart akşamı, feminist kadın yürüyüşüyle sol gruplar arasında çıkan sürtüşmeye ilişkin tarafların açıklamalarını sitenin duyurular kısmında yayınladım.
Bu açıklamalar içinde en devrimci ve tatminkâr olanı bence Partizan grubunun açıklaması. Açık yüreklilikle hatalarını kabul etmişler. Kaypakkaya kanadından gelen devrimcilere özel bir sevgim vardır. Bu bildiriyle sevgim bir kat daha arttı.
Mücadele Birliği’nin ve Kaldıraç’ın açıklamalarını ise üstten ve hırçın buldum. İddia ettikleri gibi emekçilerin “öncü”sü olsalar daha alçakgönüllü davranmaya dikkat ederlerdi. Diyelim ki haklı olsunlar, haklı olan insanların yüce gönüllülüğü yansımıyor bildirilerinden. Kurusıkı bir “sınıf” edebiyatıyla durumu kurtarmaya çalışmışlar ki, böyle bir “vekâlet”in onlara verilip verilmediği bir hayli tartışma konusu.
Her ne ise. Ben kısaca, olay hakkındaki fikrimi belirteyim:
O yürüyüş feminist kadınlar tarafından düzenlendiğine göre, bu arkadaşların kenara çekilip yılda bir meydana gelen bu olaya gereken saygıyı göstermeleri gerekirdi. Elbette saflarındaki kadınlar feminist yürüyüşe katılabilirlerdi. Bana soracak olursanız, bu kadın arkadaşlar, kırk yılda bir örgüt pankartı olmadan katılsalar örgütleri adına bir şey kaybetmiş olmazlardı, tersine feminist kadınların sempatisini kazanırlardı. Fakat şu var: Eğer o kadınlar yürüyüşe illâ örgüt pankartı ile katılmak istiyorlarsa feminist kadın arkadaşların da kedi gibi tırnaklarını çıkartmalarına gerek yoktu. Varsın birileri de örgüt pankartıyla katılsın, ne olurmuş ki. O örgüt pankartını gören bütün kadınlar hayranlıkla yerlere serilecek değiller. Diyelim ki öyle olsa bile ne olurdu ki. Siz bu örgütlerle iktidar kavgası mı veriyorsunuz sanki? Sonuç olarak, feminist arkadaşları da gereksiz bir hırçın tutum içinde bulduğumu belirtmeliyim.
Her neyse, olur böyle şeyler. Devrimci örgütler arasında sürtüşmeler doğaldır. Bana kalırsa barışsak daha iyi olacak, çünkü hepimizi, aynı Gezi’de olduğu gibi, barikatlarda omuz omuza olacağımız günler bekliyor.
Okmeydanı
Berkin Elvan kardeşimizin durumu çok ağır. Polis, SSK hastanesinin önünde bekleyen arkadaşlarımıza saldırdı. Yani artık hastanenin önünde hastanızı beklemek bile yasak ve polis güçleri sizi her an buradan biber gazı eşliğinde kovalayabilir.
Berkin için nöbete devam.
Gün Zileli
Friday, March 7, 2014
TÜRKİYE’DE TARİH VE TARİH YAZIMI – M. Utku Şentürk
“Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkça, tarihi avcılar yazmaya devam eder”
AKP iktidarı ile birlikte ecdada, tarihe ve özellikle de Osmanlı tarihine olan ilgili arttı. Muhteşem Yüzyıl dizisi ile ilgi deyim yerindeyse “tavan yaptı”. Bu ilgiden nemalanmak isteyen eli kalem tutan herkes tarih yazmaya başladı. Lakin Türkiye’de tarihçilik ve tarih yazıcılığı yüzyıllar boyu, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Taner Timur, Ayşe Hür, Erdoğan Aydın, Hakan Erdem gibi bir elin parmaklarını geçmeyen onurlu ve dürüst araştırmacıları saymazsak vakanüvisliğin ötesine geçemedi.
İktidarın ve egemenlerin “eteklerinin altından” çıkmayan, kapı kulu tarihçiler beslendikleri odakların ve sınıfların resmi tarihini” ballandıra ballandıra” anlattılar ve anlatmaya da devam ediyorlar.
Anatol France’ın, “İçinde yalan olmayan bütün tarih kitapları sıkıcı ve usandırıcıdır,” diye dalga geçtiği resmi tarih (ve yazımı) konusunda Gottfried Benn de şunları ekler: “Bana öyle geliyor ki, korkusuz bir insanın çıkıp öbür insanlara şu yalın gerçeği öğretmesi kadar devrimci davranış olamaz: Sen neysen, osun ve hiçbir zaman başka türlü olamayacaksın. Senin hayatın budur, hep buydu, hep bu olacaktır. Parası olan çok yaşar, sözünü geçirebilen bir yanlış yapmaz, güçlü olan, doğrunun ne olduğuna karar verir. Tarih budur…”
Tarihin ve tarih yazımının sınıflı toplumlarda nesnel ve toplumun maddî temellerine dayandırılarak yazılması çok da olanaklı görülmemektedir. Bu anlamda “nesnel bir tarih yazımı mümkün müdür?” sorusuna E. H. Carr; “Tarihçinin nesnelliğinin, nesnel olmadığının farkında olma yeteneği ile ölçüldüğü ve büyük tarihçinin ele aldığı olguları inceleyip geleceğe yansıtırken, o anda kendisinin bulunduğu konumu aşıp aşamaması yorumları ile ilgilidir” ifadelerini kullanıyor.
Resmi tarih yazmak, olmamışı olmuş, olmuşu olmamış gibi göstermek ya da olanın bir kısmını öne çıkarmak, ardından bunu sık sık tekrarlamak ve siyasi hafızaya kazımak demektir.
Bugüne kadar üstte de ismini zikrettiğimiz isimlerin dışındaki tüm “tarihçiler” bize tabiri caizse eşeği boyayıp at diye sattılar. Ama aralarında hiç biri “Derin Tarih”çi (siz onu “Çukur Tarih”çi anlayın) Mustafa Armağan’ın deniz seviyesinin metrelerce altındaki seviyesine erişemedi. Arapça ve Farsça bilmeyen, okuduğu üç beş yalandan tarih kitabı ile tüm kariyerini 2. Abdülhamit ve Said-i Nursi tüccarlığına vakfeden sözüm ona tarihçimiz “gizli belge” dediği ama gizli olduğu halde her nasılsa internetten birkaç dakika içinde indirilebilecek belgeler ile yazılar yazdığını artık sağır sultan bile biliyor.
Cemaatin verdiği direktiflerle bir yazısında ak dediğine bir diğerinde kara diyerek aklı başında okurlar karşısında kendisini gülünç ve zavallı durumuna düşürüyor.
İlber Hoca da Armağan’dan farksız
Resmi tarih yazmakla görevli Armağan’ın cahillikleri saymakla bitmez ama ya anlı şanlı “hocaların hocası” 7-8 dili ana dili gibi bilen İlber Ortaylı’ya ne demeli? Tarihçi Hakan Erdem’in Tarih Lenk kitabında İlber Ortaylı ile ilgili bölüme bir göz atalım isterseniz;
“Üç Kıtada Osmanlılar kitabında, 1260 yılındaki, Ayn Câlut savaşının Ortadoğu’nun tarihinde önemli bir yeri ve simgesi vardır. Çünkü 1258’de Abbasi halefiliğini düşüren ve batıya ilerleyen Moğolları, memlûkler bu savaşla durdurmuştur ama ortaylı, iktisadi ve sosyal değişim kitabında bu savaşta Memluklar’ın yenildiğini, Moğolların yendiğini düşünüyor. çünkü Moğolların Şam’ı ele geçirdiğini söylüyor. Üstüne üstlük İlber Ortaylı bunu daha doğmamış bir Moğol hanına, gazan hana yaptırıyor. Ancak bu kadarına pes denir. Bunu söylemek; Fatih’e patates yedirmeye benzer. (patates Amerika Kıtası’nın keşfiyle dünyaya yayılır.) Ne yazık ki bunlar kafasında bazı şeylerin oturmadığını gösteriyor.”
İktidarın resmi tarihçileri (vakanüvisleri) resmi tarihten bile habersiz, kafa göz kırarak tarih yazıyor. Lise tarih kitabı düzeyindeki tarih bilgileri ile televizyonlarda, gazetelerde boy gösteren bu kapı kulları “üç kıtada at koşturan şanlı ecdadımızın” tarihini, pehlivan tefrikası tadında bizlerle buluşturuyorlar.
Yakın zamanda ütahya’da yaptığı bir konuşmada, Başbakan Erdoğan şunları söylüyor: “Bizim görevimiz nedir, bunu çok iyi biliriz. Ecdadımızın at sırtında gittiği her yere biz de gideriz; her yerle biz de ilgileniriz. Ama bunlar, televizyon ekranındaki ecdadımızı zannediyorum o Muhteşem Yüzyıl dizisindeki gibi tanıyor. Bizim öyle bir ecdadımız yok. Biz öyle bir Kanuni, öyle bir Sultan Süleyman tanımadık. Biz öyle bir Kanuni tanımadık, onun ömrünün 30 yılı at sırtında geçti. Sarayda o gördüğünüz dizilerdeki gibi geçmedi. Bunu çok iyi bilmeniz lazım. Bunu çok iyi anlamanız lazım. Ben o dizilerin yönetmenlerini de o televizyonun sahiplerini de milletimin huzurunda kınıyorum. Bu konuda da ilgilileri uyarmamıza rağmen yargının da gerekli kararı vermesini bekliyoruz.”
“Hık deyicinin pık deyicileri”
Başbakan bunları söyler de adamları boş durur mu? Hemen bir kanun teklifi hazırlanmış… Kanun teklifini hazırlayan AKP İstanbul milletvekili Oktay Saral: “Bundan sonra Türk aile yapısına uygun, çocuklarımızı rencide etmeyecek, bizim dilimizde zıvanadan çıkarmayacak dizi yapacaklar. Artık bu tarz dizileri bin düşünüp, bir yapacaklar. İnsanlar bize ‘Bu diziler yüzünden çocuklarımız tarihini, atasını tanımıyor’ diyorlardı, artık böyle söyleyemeyecekler!“ diyor.
Hık deyicinin pık deyicisi Mustafa Armağan, Murat Bardakçı, İlber Ortaylı gibi vaka-i nüvisler de Hürrem Sultan’ın iktidar hırsı ile önüne çıkan herkesin kellesini tavuk keser gibi kestirdiğinden ziyade ne denli hayırsever bir insan olduğunu, Kanuni’nin hayatının haremde, hamamda cariye kovalayıp şarap içerek değil at sırtında elde kılıç “kâfir” kovalayarak geçtiğini söyleyerek bizleri “aydınlatıyorlar”. Bu sözde tarihçiler için Kanuni döneminde Sünni/Şeriatçı İslam düşüncesinin dışındaki Alevi önderleri Baba Zünun’un ya da Kalender Çelebi’nin neden katledildiği ise “gözlerden kaçırılması” gereken bir ayrıntıdır.
Böylece bu “anlı şanlı” tarihçilerimiz Naima’dan, Ahmet Cevdet Paşa’dan, Âşık Paşazade’den devraldıkları bayrağı “onur”la taşıyarak resmi tarihin ve resmi ideolojinin yeniden üretimine omuz veriyorlar. Müesses Nizam’ın “tıkır tıkır” işlemesi için kitlelerin beyinlerini yalan bir tarihle uyuşturuyorlar. Son dönemin fenomen dizi karakteri Vasfiye Teyze’nin de dediği gibi; “mecbuuur böyle yapmayıp da ne yapacaklar?” Yıllardır alışmışlar iktidarın ve egemenlerin sırtlarında parazit gibi yaşamaya. Başka türlü geçinmeyi, yaşamayı bilmezler ki…
m.utkusenturk@gmail.com
Bu yazı Meydan Gazetesi’nşin 10. sayısında yayımlanmıştır.
Saturday, March 1, 2014
Hakiki bir siyasal olayı nasıl tanımlarız? – Slavoj Zizek
25 Şubat 2014
Julian
Assange ve çalışma arkadaşları hakiki bir siyasal olay
gerçekleştirdiler. Bunu söylerken neyi kastediyoruz, bu eylem hayatımıza
nasıl etki etti?
2013′ün Aralık ayında Julian Assange’ı Londra’da Harrods
AVM’ye bitişik Ekvador Büyükelçilik binasında ziyaret ettim.
Büyükelçilik personelinin sıcak yaklaşımına rağmen oldukça bunaltıcı bir
deneyimdi. Büyükelçilik, Assange’ın temiz havada yürüyüş bile yapmasına
yer olmayan, bahçesi bulunmayan, altı odadan ibaret bir bina. Assange
binanın ana giriş koridoruna adımını bile atamıyor, çünkü polisler onu
hemen orada bekliyorlar. Binanın çevresinde, bitişik binalarda ve arkaya
bakan tuvaletin küçük penceresinden çıkmaya çalışması halinde de
yakalamak üzere bu deliğin açıldığı daracık avluda bir düzine cıvarında
polis devamlı olarak nöbet tutuyor. Bulunduğu kat üstten, alttan devamlı
dinleniyor, internet bağlantısı da kuşku verecek şekilde yavaş…
Britanya Devleti, cinsel yönden basit bir kabahat şikayetiyle hakkında
açılmış soruşturmada (aleyhine dava açılmış bile değilken!) İsveç’e
gidip ifade vermeyi reddediği gerekçesiyle Assange’ı tutmak için nasıl
oluyor da 50 cıvarında memurunu gece gündüz burada görevlendiriyor? Hani
insanın Thatcher’cı olup sorası geliyor: bu mu sizin kamu
harcamalarından tasarruf etme politikanız? Benim gibi sıradan biri İsveç
polisine benzer bir şikayette bulunsaydı Birleşik Krallık benim derdim
için de 50 adam görevlendirir miydi? Soracağımız asıl ciddi soru ise
şudur: komediye dönüşen böylesi aşırı intikam arzusu neden
kaynaklanıyor? Assange ve çalışma arkadaşları bu kadarını haketmek için
ne yaptılar?
Jacques Lacan psikanaliz etiğine şu önkabulle [belit,
axiom] başlamayı önerir: “Arzundan ödün verme !” Bu önkabul, bilgi
sızdırıcıların da eylemlerini tam olarak açıklıyor. Eylemlerinin
taşıdığı riske rağmen ödün vermeyi düşünmediler – nedir asla ödün
vermedikleri bu arzu? Bu soru, “olay” nosyonunu anlamamıza yardım
edecek: Assange ve arkadaşları hakiki bir siyasal olay gerçekleştirdiler
– yönetenlerin ölçüsüz tepkisinin de nedeni budur. Hain olmakla
suçlandılar ama onlar yönetenlerin gözünde aslında hain olmaktan daha
vahim ve tehlikeli tipler – Alenka Zupancic’den alıntı yaparsak:
“Snowden elindeki bilgileri eğer gizlice başka bir
ülkenin gizli servisine satsaydı, bu hareket alışılageldik
yurtsever/hain ikilemi içinde anlaşılır, icabında “hain” diye damgalanır
ve yokedilirdi. Oysa Snowden olayında durum tamamen farklı. Snowden,
“Batı” siyasetine (ya da siyaset yoksunluğuna) uzun süredir temel
oluşturan varsayımları, mantığı, geçerli değerleri sorgulatan şekilde
hareket etti. Bir kişinin kendi için hiç bir çıkar gütmeden sahip olduğu
her şeyi riske atması ve bunu sadece bazı şeyleri yanlış bulduğu için
yapması… Snowden farklı bir seçenek önermedi. Snowden’in – ve ondan önce
Bradley Manning’in – yaptığı şey farklı seçeneğin zaten ta kendisiydi.”
Wikileaks’in yerleşik yargıları alt üst eden bu çıkışı
Assange’ın şu alaylı ifadesinde anlam buluyor: “biz casusluğu halk için
yapıyoruz”. Assange “Halk için casusluk” yaptığını söyleyerek kendi
casusluğunu (düşmana sır satan çift taraflı casus olduğunu) doğrudan
inkar etmiş olmuyor, ayrıca casusluk kavramını, casusluğun temel
evrensel ilkesi olan gizliliği de yadsımış oluyor. Çünkü amacı zaten
gizli olan ne varsa halka ifşa etmek. Marx’ın “proleterya diktatörlüğü”
dediği şeyin nasıl ki kendi diktatörük ilkesini yine kendisinin
yadsıması şeklinde işleyeceği öngörüldüyse (öngörüldüğü gibi işlediği
anlar çok enderdi),Wikileaks de aynı o şeklinde işlemiştir. Komünizmi
hala bostan korkuluğu gibi gösterenlere karşı komünizmin asıl pratiği
olarak Wikileaks’i göstermeliyiz. Wikileaks’in yaptığı, en yalın
anlatımla bilgi komününü hayata geçirmektir.
Düşünce tarihinde modern burjuva uygarlığının Fransız
Ansiklopedisi ile başladığı kabul edilir. Ansiklopedi, insanlığın bütün
bilgi birikimini ilk kez düzenli bir şekilde –devletin değil– kamunun
hizmetine sunmayı amaçlamış olan dev bir projedir. Her ne kadar
çağımızda ansiklopedinin Wikipedia olduğunu düşünsek de, kamunun görmek
istemediği ve kamudan gizlenen bilgiye yer vermemesi Wikipedia’nın
eksiğidir. Çünkü düzen mekanizmaları ve temsilcilerinin kamuyu denetleme
ve yönlendirmelerine ilişkin belli bir bilgi türünü kamudan gizler.
Wikileaks’in amacı, bu gizlenen bilgi türünü herkes için tek tıkla
ulaşılır yapmaktır. Assange, çağımızın d’Alembert’idir. 21.yy halkları
için geçerli ansiklopedi tipini oluşturmuştur. Bu yeni ansiklopedinin
bağımsız ve uluslararası tabanlı olması da şarttır, çünkü uluslararası
ve bağımsız kalabildiği ölçüde büyük devletlerin birbirlerini yıpratma
manevralarına da (Snowden’ın Rusya’dan sığınma istemek zorunda kalması
ve Rusya’nın bunu kabul etmesi gibi) sınır çekebilecektir. Edward
Snowden ve Pussy Riot’u ele alalım: öncelikle her ikisinin de bu
mücadelede aynı safın yoldaşları olduklarını görmeliyiz – peki bu
mücadele ne içindir?
Sınıf çatışmasının yeni biçimi olarak bilgi komünleri
yakın zamanda iki yanıyla kritik önem kazanmıştır: dar anlamda ekonomik
ve geniş anlamda toplumsal ve siyasal. Medyanın dijitalleşmesinin
getirdiği yeni özgürlükler öncelikle “fikri mülkiyet hakları”
çıkmazıyla karşı karşıyadır. World Wide Web veriyi serbestçe akıtan bir
altyapı olduğu için görünüşte Komünisttir – CD ve DVD’ler ortadan
kalkmış, milyonlarca insan müzik ve videoları internetten bedava
indirmektedir. Buna karşılık iş dünyası özel mülkiyeti bu kez “fikri mülkiyet hakları”
adıyla bu serbest veri akışına uygulama çabasındadır. Dijital medya
(web’e her yerden erişmeye olanak veren teknolojiler ve telefonlar)
milyonlarca sıradan insana ortaklaşa etkinlikler yürütebilecekleri ağlar
kurma olanağını sağlarken, devlet kurumları ve özel şirketler de özel
yaşamı ve kamusal alanı akla hayale gelmeyen yöntemlerle izlemektedir.
Wikileaks işte bu mücadelenin ortasına bomba gibi düşmüştür.
T S Eliot “Kültür Tanımı Üstüne Notlar” adlı
çalışmasında, her dinin bir aşamada kaçınılmaz olarak sapkınlık (dinden
sapma) ya da zındıklık (tam inançsızlık) arasında bir seçim açmazına
girdiğine dikkat çeker. Bu açmaza girildiğinde ana akımdan koparak
mezhepsel bir kırılmayı gerçekleştirmek, o dini yaşatabilmek için tek
çıkar yol olur. Wikileaks’in yaptığı da böyle bir şeydir: demokrasimizi
yaşatmanın tek yolu demokrasiyi kendi kurumsal gövdesinden, devlet aygıt
ve mekanizmalarından kopartarak ayırmaktır. Wikileaks bunu umulmadık
bir şekilde, kamusal alanda neyin yapılabilir, neyin kabul edilebilir
olduğuna dair yeni ölçütleri kendisi belirleyerek yapmıştır. Hakiki bir
siyasal olay, yalnızca halihazırdaki geçerli kuralları darmadağın
etmekle kalmayan, ayrıca kendisine ait yeni kuralları ve ahlaki
değerleri de kabul ettirmeyi başaran bir olaydır. Wikileaks gibi
fenomenleri doğru anlamdırmak için “olay” nosyonu üzerine bir kitap
yazdım. Devletin yurttaşları gözetlemesi, denetlemesi yakın zamana kadar
olağan kabul edilirken şimdi ciddi bir sorun olarak görülmekte; devlet
sırlarını ifşa etmek yakın zamana kadar ihanet ve suç olarak görülürken
şimdi ahlaki ve kahramanca bir hareket olarak algılanabilmektedir.
Bu kısa açıklamadan, siyasal bir eylemin algılanma
biçiminin onun nasıl bir anlatı içinde konumlandığına göre
belirlendiğini görebiliriz. Tarihsel deneyimler birer anlatı içinde
biçimlenir. Her gerçek olay, anlamlı bir öyküyü kurmaya ya da
tamamlamaya yarayacak şekle sokularak açıklanır. Beklenmedik, sarsıcı –
bir anda savaş çıkması, derin bir ekonomik kriz gibi – tutarlı anlatı
içine yerleştirilemeyen bir olayla karşı karşıya kalındığında ise sorun
çıkar. Hayatın olağan akışını bozan bir olay patlak verdiğinde, bu
travmatik felaketin nasıl simgeleştirileceği, hangi ideolojik yorum ve
öykünün baskın çıkarak olayı kitlelere açıklayacağı üzerine ideolojik
alanda bir rekabet başlar. 1920′lerde Weimar Cumhuriyeti’nin içinde
bulunduğu krizi, nedenleri ve çıkış yoluyla birlikte Almanlara açıklama
rekabetini Hitler kazanmıştı (senaryo Yahudiler üzerine yazılmıştı);
Fransa’nın yenilgisini 1940′da Fransızlara Mareşal Petain açıklamayı
başarmıştı. Şimdi de halen devam eden mali – ekonomik krizi açıklamak
üzerine benzer bir rekabet sürüyor: hangi anlatı bunu açıklamayı
başaracak? Suçu güçlü devlet yapısında arayan ve geleneksel yaşam
biçimlerinin değişmesinden yakınan gerici neoliberal açıklama mı
kazanacak, yoksa en temelden toplumsal kurtuluşu hedefleyen kökten Solcu
bir açıklama mı kazanacak? İşte, hakiki toplumsal olay, belli bir
tarihsel durumun anlamdırılmasını sağlayacak anlatının kitlelerin kabul
edeceği şekilde kurulmasıdır.
Bu formüle uyan örneklerin faşizm versiyonuna bakarak,
hakiki toplumsal olayların bir de olumsuz versiyonu bulunduğunu
söyleyebiliriz. Her türlü ırkçı, cinsiyetçi söylem ve eylemin hiçbir
şekilde kabul edilmez ve gülünç bulunduğu, ayrım gözetmeksizin bütün
halkına temel sağlık hizmeti, eğitim sunmanın toplumsallığın gereği
olarak benimsendiği, özgürlük, eşitlik, demokratik haklar gibi çağdaş
ilkelere tam bağlı ahlaki değerlerin geçerli olduğu bir toplum düşünün –
ırkçılığa karşı konuşmaya gerek bile yok, çünkü ırkçılığını açıkça dışa
vuran biri olursa tereddütsüzce herkes tarafından yoldan çıkmış tuhaf
biri olarak görülüyor… Sonra bir zaman geliyor, bu kazanımlardan adım
adım bir geri gidiş başlıyor. Birileri açık açık ırkçı propaganda
yapmaya, işkenceyi savunmaya başlıyor… Hitler’in de yaptığı buna
benzemiyor muydu? Almanlar’a – sonradan, Yahudileri öldürün, demokrasiyi
boşverin, ırkçı olun, diğer uluslara saldırın anlamına gelecek şekilde –
“Evet, yapabiliriz!” demiyor muydu? Bugün de buna benzer bir sürece
girdiğimizin işaretlerine tanık olmuyor muyuz? 2013 ortalarında derin
bir ekonomik krizle birlikte işsizlik ve umutsuzluk içindeki
Hırvatistan’da halkı sokağa çağıran iki hareket düzenlenmişti: önce
sendikalar, işçilerin desteğini almayı amaçlayan bir hareket
başlattılar. Hemen ardından sağcı milliyetçiler Sırp azınlığın yaşadığı
kentlerdeki hükümet binalarında kiril harflerinin kaldırılması için bir
gösteri düzenledi. Sendikaların başlattığı hareket Zagreb’deki bir
meydanda birkaç yüz kişinin katılımıyla sınırlı kaldı; ama diğeri –
eşcinsel evliliğin yasallaşmasına karşı düzenlenen gerici gösteriler
gibi – yine yüzbinleri ayağa kaldırdı. Hırvatistan bu konuda kesinlikle
bir istisna değil: Balkanlar’dan İskandinavya’ya, ABD’den İsrail’e, Orta
Afrika’dan Hindistan’a, aydınlanma değerlerinin gerilediği, etnik,
dinsel ihtirasların yükseldiği yeni bir karanlık çağ üzerimize çöküyor.
Bu ihtiraslar arka planda her zaman vardı ama yeni olan şey, bunların
günümüzde düpedüz ve utanmaksızın dışavurulabilir hale gelmesidir.
Uygarlığımızın en temel kazanımlarının erozyonu farklı
seviyelerde sürmektedir. Basınçlı suyla boğarak sorgulama
(waterboarding) tekniğinin işkence olup olmadığı gibi tartışmalar apaçık
anlamsızdır: suyla boğma, acı ve ölüm korkusu yaratmadan terör
şüphelisini konuşturabilir mi? “İşkence” sözcüğü yerine “ileri sorgulama
yöntemleri” ifadesini kullanmakla, bu sorgulama yöntemini siyasal
olarak kabul edilebilir bir mantığa oturtmaya çalışıyoruz: “özürlü” için
“engelli”, “işkence” için “ileri sorgulama yöntemi” dediğimiz gibi, bir
gün bir bakmışsınız “tecavüz” de “ileri baştan çıkarma yöntemi” olmuş
["Çingene" yerine "roman"; "negro" yerine "black", sonra
"afro-american", sonra "african-american"; "bayan" yerine "kadın"
dayatmaları gibi, kimlik siyasetinin sözde ayrımcı olmamak kaygısıyla
sözcüklerle böylesine tatminsizce didişmesi Profesör'e göre ayrımcılığı -
moda terimiyle "ötekileştirmeyi" - ortadan kadırmak bir yana, gündelik
hayatta yürüyüp giden ayrımcı pratikleri daha bir gönül rahatlığıyla
aynen sürdürmeye yarar. Profesör'ün reçetesi tam tersi, yani Fichte -
Althusser çizgisidir: terimi koruyarak pratiği değiştirelim, o zaman
terimin çağrışımları da değişir (Fichte), aksi halde ne derseniz deyin
ideolojiyi gündelik pratiklerde yeniden üretirsiniz (Althusser) - Engin
Kurtay]… İşkence ve tecavüz arasındaki paralellik üzerinde duralım: ucuz
vicdani tepkileri bir yana atma ve tecavüz olgusunu tüm karmaşık
yönleriyle irdeleme iddiasındaki bir filmde (aynı yukarıda “işkence”
yerine daha tarafsız ifadeler bulmak çabasında olduğu gibi nötr bir
şekilde) vahşi bir tecavüz eyleminin gösterildiğini düşünün. Böyle
görüntülerin midemizi kaldırması ortada feci bir yanlış olduğuna
işarettir: Ben, tecavüze karşı gerekçeler üretilen bir toplumda yaşamak
istemiyorum, tecavüzün zaten bariz olarak kabul edilmez olduğu,
tecavüzde mantık arayanların da aklından zoru olan gerizekalılar olarak
görüldüğü bir toplumda yaşamak istiyorum – aynısı işkence için de
geçerli: işkencenin de hiç bir gerekçeye dayanmadan, “dogmatik” olarak,
sadece iğrenç bulunduğu için kabul edilmez olduğu bir toplum istiyorum.
“Gerçekçi” argüman şöyle söyleyecektir: işkence hep vardı, yakın
zamanda asıl artan şey işkencenin kamuoyunda daha çok tartışılır hale
gelmesidir, bu da iyi bir şey değil midir? İşte asıl sorun tam da bu argümanın kendisidir: madem ki işkence hep vardı, öyleyse yönetenler bunu neden her zaman değil de şimdi açıktan konuşur oldular? Bunun tek yanıtı var: normalleştirmek için, ahlaki standartlarımızı geriletmek için.
Küresel kapitalizmin gelişmesiyle ahlaki gerileme
arasındaki bağıntıyı da aynı madalyonun iki yüzü gibi anlamak gerekir.
Bugün durduğumuz yer nasıl bir yerdir? Belki ayakta bile durmuyoruz,
belli bir şekilde öne eğilmiş duruyoruz. Seoul’da çocuk müzesinin
yakınındaki tuhaf heykeli görenler eğer ne olduğu hakkında önceden bilgi
sahibi değillerse çok müstehcen bir sahneyle karşı karşıya kalırlar.
Bir grup çocuğun birbiri ardına öne eğilerek her birinin başını
önündekinin kıçına dayadığı, en öndekinin de başını, ayakta duvara
dayanan bir çocuğun bacak arasına dayadığını gösteren bir heykel. Bunun
ne olduğunu sorduğunuzda, Koreli çocukların lise çağına kadar
oynadıkları uzuneşek (malttukbakgi) diye eğlenceli bir
oyun olduğunu söylüyorlar. İki gruptan biri heykelin gösterdiği gibi
peşi sıra eğilerek uzun bir eşek pozisyonu alıyor, öbür grubun
oyuncuları da arkadan birer birer koşup bütün güçleriyle sıçrayarak eşek
pozisyonu alanların üzerine oturuyorlar. Yere düşen oyuncu olursa onun
grubu yenilmiş oluyor.
Bu heykel bizim gibi sıradan insanların küresel
kapitalizm karşısındaki pozisyonunu mükemmel betimlemiyor mu? Görüş
alanımız eğilerek başımızı daldırdığımız önümüzdekinin kıçıyla sınırlı,
en önde ayakta, ön takımlarını yalatır gibi duranı da Efendi diye
bellemişiz – oysa asıl Efendi bizim göremediklerimiz, yani arkadan koşup
üzerimize atlayan, kendine özgü kurallarıyla işleyen Kapitalizm.
Bu pislik durumdan çıkmanın yolu nedir? Konuştuğunuz
kişinin bir an adını unuttuğunuzda yaşadığınız sıkıntıyı atlatmak için
kullanılan harika bir İskoç halk deyişi vardır: “Afedersiniz, bir an
aklım gitti” (I tartled). Son bir kaç on yıldır hepimizin aklı bir
yerlere gitmiş, toplumsal kurtuluşun nihai ufkunu tanımlamak için
kullanılan “Komünizm” kavramını unutmuş değil miyiz? Bu sözcüğü anımsama
zamanı artık geri gelmiştir – bu sözcüğü yeniden kamuya hatırlatacak
her hareket hakiki toplumsal olay olarak tanımlanacaktır.
12 Şubat 2014, 15.51′de yayımlanmıştır
[NewStatesman'daki İngilizcesinden Engin Kurtay tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]
Subscribe to:
Posts (Atom)




