Friday, February 14, 2014

Oyları Saymak

Can Başkent
(10.02.2014)
0.
Stalin’in 1923’te sarf ettiği o ünlü lafı hatırlamanın vakti geliyor: seçimlerde kimin, nasıl oy kullandığı değil, kimin nasıl saydığı önemlidir.
 
Seçimler yaklaşırken, oyların sayımının ne demek olduğunu biraz yakından incelemek gerekmekte. Zira, baraj sistemine dair tartışmaların sürekli gündemde olduğu politik iklimimizde, şaşırtıcı bir şekilde seçimlerin matematiği hala tartışılmamakta, neredeyse bile bile göz ardı edilmektedir. Öyle ya da böyle seçim matematiksel bir işlemdir, dolayısıyla ardındaki matematiği bilmek önemlidir.
 
1.
 
Öncelikle, seçim teorilerinin en önemli sonuçlarından birine değineyim. Ünlü iktisatçı Kenneth Arrow’un 1950’lerde ortaya attığı teorem, oldukça doğal varsayımlardan şaşırtıcı sonuçlar çıkarmaktadır.
 
Bir oylama sisteminden, şu üç koşulu sağlamasını beklemek hakkımızdır:
 
1. Diktatöre izin vermemeliyiz. Diğer bir deyişle, tek bir kişinin oyu, bütün grubun oyunu ezmemelidir.
 
2. Eğer tüm seçmenler bireysel olarak A adayını, B’ adayına tercih ederse, grup da A’yı B’ye tercih etmelidir. Kısaca, bireylerin tekil seçimi gruba yansımalıdır.
 
3. Eğer tüm seçmenlerin tercihi A ile B arasında değişmeden, örneğin diğer adaylar C ile D arasında değişirse, bütün grubun tercihi de A ile B arasında değişmemelidir. Yani, oylama esnasında, grup olarak umurumuzda olmayan adaylar arasındaki tercih değişikliği, grubun oylama sonuçlarını değiştirmemelidir.
 
Bu koşulların doğallığını savunmak kolay. Zira, bunlar bir çok temsili demokrasiden beklenen, toplumunda alışageldiği özelliklerdir. Diktatörlüğe karşı çıkmak, bireysel tercihlerin topluma yansıtılabilmesi ve ikincil, üçüncül tercihlerimiz arasındaki sıralamanın seçimi kazananı etkilememesini beklemek doğal haklarımızdır bir oylama sisteminde. Arrow’un İmkansızlık Teoremi, öte yandan, böyle bir oylama sisteminin “imkansız” olduğunu matematiksel olarak kanıtlar. Bu şaşırtıcı sonucu tersten okumak da mümkün, bütün oylama sistemleri bu üç ilkeden en az birini ihlal eder.
 
2.
 
Türkiye dahil birçok ülkede yürütülen seçim sisteminin her şeyden önce ihmal ettiği, seçmenlerin birincil tercihleri ötesindeki ikincil ve üçüncül tercihleridir. Birincil tercihle kastımız, seçmenin oy verdiği favori adayıyken, ikincil ve üçüncül tercihle kastımız da seçmenin favori adayından sonraki ikincil ya da üçüncül tercihleridir. Her seçmenin kuşkusuz belli oranlarda ikincil ve üçüncül tercihleri de bulunmaktadır. A partisini destekleyen bir seçmenin ikincil tercihi B, üçüncü tercihi de C partisi olabilir. Keza, A partisini destekleyen başka bir seçmenin ikincil tercihi C, üçüncüsü de B olabilir. Oylama sistemimiz bu farkı ayırt etmemektedir. Arrow’un sistemi de, üçüncü koşuluyla bu farkı ayıramaz.
 
Peki A-B-C sırasında tercihi olan seçmenle A-C-B sırasında tercihi olan seçmeni ayırt etmenin amacı nedir?
 
Seçimlerden beklenen, “milli iradenin” mümkün mertebe parlamentoya yansımasıdır. Ancak, milli irade hemen hiçbir seçmende yekpare değildir. Dolayısıyla, örneğin, seçmenlerin %60’ının gönlünde yarım yamalak yer eden bir partinin (diyelim ki yarım gönüllü bir şekilde yer etsin), elimizdeki sistemde seçimi kazanması doğaldır. Ancak, seçimi kazansa da, milli iradenin aslında sadece %30’u parlamentoya yansımıştır; zira, bu basit örneğimize göre, bu %60 çoğunluğun iradesinin sadece yarısı bu partide vücut bulmuştur. Bu örneği birkaç adım ileri götürebilir ve şöyle bir tablo oluşturabiliriz.
 
A Partisi: %50 seçmen %70 gönül, %50 seçmen %30 gönül
 
B Partisi: %30 seçmen %90 gönül, %70 seçmen %50 gönül
 
C Partisi: %20 seçmen %70 gönül, %80 seçmen %10 gönül
 
Bu tabloya göre seçmenlerin yarısının birincil tercihi A partisidir. Dolayısıyla, çoğulcu seçim sisteminde seçimi kazanan A partisi olacaktır (kazanılan oylara göre meclisteki sandalye dağılımı bu yazının dışında kalan basit bir detaydır).
 
A partisi nüfusun yarısının gönlündeyken, diğer yarısının neredeyse hiç gönlünde değildir. B partisini, düşük oranda (%30) seçmen tamamıyla yürekten desteklerken, kendi seçmeni olmayan kitlede de B partisinin hatırı sayılır bir desteği vardır. C partisiniyse %20 seçmeni hatırı sayılır bir oranda desteklerken, bu parti seçmeni olmayan nüfusta çok az destek bulabilmektedir.
 
Ancak, elbette, her seçmenin sadece bir oy hakkı olduğu bir toplumda, bu diğer tercihler sandığa yansımayacaktır. Ayrıca, kimi seçmenlerin gönlü sadece bir partide, kimilerinin iki-üç partidedir. Bu aslında, tamamen anlaşılabilir, hatta belki de ideal bir durumdur. Böylece partiler, “takım tutar gibi” dogmatik bir şekilde, “yenilse de yense de” desteklenmez. Hatta, bu nedenle, partilerin destekçilerinin oranını hesaplamak için yukarıdaki rakamları topladığımızda %100’ü aşan oranlar buluruz.
 
“Seçmenlerin gönlü” olarak ifade ettiğimiz, milli iradeyi yansıtma oranı olarak düşünebileceğimiz, toplumsal tercihlerin ne kadar yansıdığına diar bir parametreyi (oy oranı ile partiyi olumlama yüzdesini çarparak) ele aldığımızda şu rakamları elde ederiz.
 
A: %35 + %15 = %50
 
B: %27 + %35 = %62
 
A: %14 + %8 = %22
 
Dolayısıyla, A partisi şimdiki sistemde seçimi kazanacak, ancak insanların gönlünün, milli iradenin, kümülatif onayın yarısı parlamentoya yansımayacaktır. B partisi “seçilseydi” insanların %62’sinin gönlü olacaktı halbuki.
 
3.
 
Bu kısmi destek fikrini temel alan seçim sistemleri de mevcuttur. Siyaset bilimci Brams ve matematikçi Taylor’un sıklıkla savunusunu yaptığı seçim sistemi, basitleştirerek anlatmak gerekirse, her seçmene belirli sayıda oy hakkı verir ve seçmenlerden bu oyları adaylar arasında istedikleri gibi dağıtmalarını ister. Diğer bir deyişle, her seçmene, örneğin, 10 oy hakkı verilir ve seçmenler bu 10 oyu adaylar arasında istedikleri gibi dağıtır. İsteyen bir adaya 10 oyunu birden verir. Kimi sadece bu 10 oyun 4’ünü kullanır, 6’sını yakar, kimisi de oylarını tercihlerine göre adaylar arasında bölüştürür. Bu sistemin en temel özelliği, seçmenlerin tercihlerini sayısal olarak, oransal olarak paylaştırmalarıdır: A partisine %20 destek, B partisine %70 destek, C partisine %10 destek gibi.
 
Seçmen tercihlerinin sandığa adil bir şekilde yansıyamaması sorununa dikkat çeken belki en eski seçim sistemi Fransız siyaset bilimci Condercet tarafından 18. yüzyılda geliştirmiştir. Condercet sisteminde seçmenler, tek bir partiye oy vermektense, adaylar üzerindeki tercihlerini belirtirler oy pusulalarında. Bu tercihler, bizim yukarıda örneklediğimiz gibi rakamsal değerler ya da yüzdeler vermekten ziyade, tercihleri sıralamak olarak ifşa edilir. Dolayısıyla, Concercet sistemini, Brams-Taylor sisteminin sayısallıktan arınmış hali olarak görmek mümkündür.  Örneğin, A-B-C-D olarak verilen bir oy, seçmenin A’yı B’ye, B’yi C’ye ve de C’yi D’ye tercih ettiğini söyler. Fakat, Brams-Taylor sisteminin aksine A-B-C-D olarak oy veren iki seçmenin tercihleri arasındaki matematiksel farkı Condercet sistemi göremez. Zira, A-B-C-D olarak oy veren iki seçmenin tercihleri, A için%40, B için %30, C için %20, D için %10 veya A için %60, B için %30, C için % 9, D için %1 olabilir. Condercet sistemi bu iki seçmenin tercihleri arasındaki nüans farkını ayırdedemez.
 
Condercet sisteminin nasıl işlediğini basit bir örnekle açıklayalım. Örneğin, 10 seçmenin tercihinin A-C-D-B, 20 seçmeninkinin B-A-C-D, 30 seçmeninkinin C-B-D-A ve de 35 seçmenin tercihinin D-A-B-C olduğunu varsayalım. Bu koşullar altında, şimdiki sistemimizde 10 kişi A’ya, 20 kişi B’ye, 30 kişi C’ye ve 35 kişi de D’ye oy vereceği için, seçimin galibi D olacaktır. Ancak, Condercet sisteminde, galip B olacaktır, zira daha fazla kişi B’yi diğer adaylara tercih etmiştir. Dolayısıyla, yine, “milli irade” daha adil bir şekilde parlamentoya yansımıştır. Hemen not edelim, Condercet sistemi, Arrow’un teoremindeki ilkelerden birini ihlal etmektedir.
 
Bu adalet ve kıskaçlığa yer vermeyen oylama ya da üleştirme algoritmaları, matematik ve bilgisayar bilimi çevrelerinde oldukça popüler ve heyecan verici bir araştırma sahasıdır. Dahası, bu yöntemlerin bazıları, Amerikan Matematikçiler Birliği (MAA), Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü (IEEE) gibi kimi saygın örgütlerde seçim sistemi olarak kullanılmaktadır.
 
4.
 
Tüm bu matematiksel yorumlar çok önemli bir meseleye işaret etmekte: seçimlerin manipüle edilme ihtimali. Hemen izah edelim, seçimlerin manipüle edilmesi derken kastımız kimi seçmenlerin farklı adaylara oy vererek seçimin gidişatını değiştirerek kendilerine menfaat elde etmeleridir. 2004 ABD Başkanlık Seçimleri bunun başat örneği olarak anılagelir. Eğer Yeşiller kendilerine oy verseydi, Demokratlar Florida eyaletini kazanacak, bu da fedaral düzlemde, electoral college’da, seçimlerin galibini değiştirecekti. Eğer, Yeşiller stratejik oy kullansaydı, seçimin sonucu hem onlar için hem de kendilerine nisbeten yakın hissettikleri Demoktratlar için kuşkusuz daha hayırlı olacaktı. Zira, Yeşillerin birincil tercihi ne kadar Yeşil aday Nader’se de, ikincil tercihleri Demoktratlardır, Cumhuriyetçiler değil. Ancak, sonuçta halkın çoğu birincil ya da ikincil tercihini elde edememiş, bunun yerine halkın çoğunun yine birincil ve ikincil tercihlerini ihlal eden aday (oğul Bush) seçilmiştir (kuşkusuz, ABD seçmenlerinin ikincil tercihlerini tam olarak bilme şansımız yok, ancak bu yine de örneğimizin geçerliliğini değiştirmiyor). Dolayısıyla, seçim sisteminin verileri ve girdileri dahilinde, memleketimizde gani gani aşina olduğumuz, oy çalma, oy pusulası kaybetme gibi yasadışı ve ahlaksız yöntemlere başvurmadan, seçimleri manipüle etmek, stratejik oy kullanmak doğru mudur?
 
Kuşkusuz, sözü nereye getireceğim açık. 2013’ün ikinci yarısında yaşanan Taksim halk ayaklanmasının ortaya çıkardığı ilk pragmatist sonuç, stratejik oy vermenin zaruriyetiydi kimilerine göre. Zira, ABD Seçimlerinde yaşandığı gibi, halkın çoğunun kimi istemediğinde hem fikir olduğu, ancak kimi istediğinde hem fikir olamadığı durumlar, özellikle stratejik oylamanın tartışılması için önem arzeden bir zemindir. Eğer AKP’yi istemediğimizde hemfikirsek, ancak AKP yerine hangi partiyi istediğimizde toplum olarak hem fikir olamıyorsak, bu AKP-karşıtı koalisyon, bir adayda buluşarak, yani birincil ve ikincil tercihlerini bütünleştirerek seçimi kazanabilir mi? Diğer bir deyişle, sırf AKP kazanmasın diye Sarıgül’e oy vermek mübah mıdır?
 
Kuşkusuz, meselenin köktenci çözümü bu yazıda değindiğimiz farklı seçim sistemlerini ve matematiklerini tartışmaktır. Ancak, kısa vadede bunun gerçekleşmeyeceği açık. Dolayısıyla, bu yazıyı, stratejik oy vermenin ahlakına dair bir iki notla bağlayalım.
 
5.
 
Habermas, stratejik oy vermenin diğer seçmenlere bir saygısızlık ve haksızlık olduğunu iddia eder. Birçok açıdan, stratejik oy verme sistemin matematiğini kullanarak hak etmeyen bir adayın gereğinden fazla oy alması olarak görünür. Stratejik oy, bu teze göre, siyasi değil aritmetik bir stratejidir ve dışlanmalıdır. Kuşkusuz bu argümanın doğruluk payı yüksek. Seçmenlerin ezici çoğunluğu birincil terchilerine oy verirken, kimi seçmenin ikincil tercihlerine oy vermesi, bunu birincil tercihleri olarak gösterir olmaları hakkaniyetçi gözükmez ilk bakışta.
 
Öte yandan, madem seçimler öyle ya da böyle matematiksel denklemlerdir, bu denklemleri daha iyi çözen bir grubun stratejik olarak oy vermesinde bir hata yoktur. En nihayetinde stratejik seçmenler, tamamen karşıt oldukları adaya değil, yine de kazanmasını istediklere adaya oy vermekteler. Stratejik oy verme, o halde, seçim boykotu ya da boş oy verme kadar bile vahim değildir ahlaki olarak.
 
Ancak, bu iki yaklaşımın da detaylıca tartışmadığı nokta seçimlerin matematiğinin ontolojisidir. Bu ontoloji değiştirilebilir mi? Acaba, bu tartışmalar, sadece işin uzmanlarının kavrayabileceği bir karmaşıklıkla, basit bir şey olması gereken seçimleri gereğinden fazla mı karmaşıklaştırıyor?
 
Ünlü felsefeci Chisholm’un ahlak felsefesine kattığı önemli yaklaşımlardan biri, “ihlal edilen görevler sonrası beliren zorunluluklarıdır” (contrary-to-duty-imperative). Bu tür zorunluluklar, yükümlü olduğumuz ahlaki zorunlulukları “yerine getirmediğimiz zaman” yapmamız gerekenlerdir. Örneğin, eğer bize adres sorana cevap vermek istemiyorsak, en azından onu yanlış bir adrese yollamamalıyız. Yalan söylememe yükümlülüğümüz varsa ama yine de yalan söyleyeceksek, en azından beyaz yalanlar seçmeliyiz. Hayvan yememe yükümlülüğümüz varsa ve eğer illa ki hayvan yiyeceksek, Chisholm’un bu kavramına göre, en azından en az acı yaratarak bunu yapmalıyız.
 
Bu yazının konusu bağlamında, stratejik oy verme, asli görevlerimizi ihlal etttikten (yani stratejik manada birincil tercihimiz olan partiye oy vermekten vaz geçtikten) sonra beliren bir zorunluluk olarak kodlanabilir. Yani, gönlümüzdeki partiye oy vermektense, çeşitli nedenlerle (ki burada, matematiksel nedenlerle) bu ahlaki zorunluluğu yerine getirmekten imtina ettiğimiz hallerde, kime oy vermeliyiz? Birincil tercihimiz olan partinin AKP’ye karşı kazanma ihtimali olmadığını ön gördüğümüz hallerde ve birincil tercihimize oy vermekten vaz geçtiğimiz zaman, yeni yükümlülüğümüz nedir? Stratejik olarak oy verme mi, yoksa siyasi ödevlerimizi başka şekilde ifa etmek mi?
 
Aslında, bu Gün Zileli dahil kimi anarşistlerin dahi aşina olduğu bir yaklaşım. Argüman şöyle işlemektedir: “Temsili  demokrasiye karşıyız. Ancak, madem temsili demokrasi var, o halde var olan sistem içerisinde bir çıkış aramak makuldür.” Kuşkusuz buradaki ahlaki ve siyasi çelişki aşikardır. Bu mantıkla yaklaşıldığında kapitalizmin ihtirasını dahi gerekçelendirebilirsiniz: “Madem kapitalizm bugün var, o halde kapitalizmin kurallarıyla oynayarak, şirketleşmeliyiz”.
 
Diğer bir deyişle, madem birincil ödevimimizi yerine getirmenin sonuçlarınin makul olmayacağını düşünüyoruz (ziyan olan oylar), bundan çıkardığımız sonuç neden stratejik oy vermek zorunluluğudur? Neden bu zorunluluğu, birincil tercihimize oy vermememiz gereken durumlarda oluşan zorunluluğu, toplumsal örgütlenmenin ve değişimin daha da kuvvetli bir çağrısı olarak görmüyoruz? Kısacası, AKP’ye oy vermemek uğruna, birincil tercihimizi terkedip CHP’ye sığınmaktansa, neden bu enerjiyi toplumsal örgütlenmeye, daha iyi bir siyasete ya da daha iyi bir seçim sistemi inşasına ve doğrudan demokrasiye vakfedemiyoruz?
 
Seçimlerin matematiği, kuşkusuz bu sorulara yanıt veremeyecektir. Ancak, vurgulanması gereken, stratejik oy vermenin zaruri bir tercih olmanın ötesinde, çaresizliğe teslim olan bir çözüm arayışı olduğudur.

Wednesday, February 12, 2014

Avrupa’da faşizmin yeniden doğuşu ve Ukrayna





Eric Draitser

Ukrayna sokaklarında yaşanan şiddet olayları, bir halkın başındaki yönetime karşı öfkesinin haykırmasının çok daha ötesinde bir sosyal durumdur. Ukrayna’daki bu sosyal öfke, Alman Nasyonal Sosyalistlerin Üçüncü İmparatorluk dedikleri yönetiminin (Nazi Almanyası,1933-1945) iktidardan düşmesine kadar olan dönemde Avrupa’nın tanık olduğu faşizmin en sinsi formuyla yükselişe geçmek üzere şahlanışının en son örneğidir.
Ukrayna’daki siyasi muhalefet ve destekçileri tarafında son aylarda düzenli olarak protesto eylemleri düzenlendi. Görünüşe göre bu eylemler, Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukovich’in Avrupa Birliği (AB) ile ticaret anlaşmasını imzalamayı kabul etmemesini protesto eylemleridir. Birçok siyasi analist ticaret anlaşmasını Ukrayna’nın Avrupa ile entegrasyonu yönünde ilk adım olarak değerlendirdi. Protesto eylemleri, eli sopalı, beli silahlı,  bomba taşıyan göstericilerin sert bir şekilde polise saldırının, resmi binalara hücum etmenin, hükümet yanlısı bir sempatiyi dile getirenleri tartaklamanın olduğu ve genel olarak Başkent Kiev sokaklarında tozun dumana katıldığı 17 Ocak gününe kadar büyük ölçüde sakin seyrediyordu. Peki, şiddet yanlısı bu aşırı uçtakiler kimlerdir? Nasıl bir ideolojileri var?
Siyasi bileşenleri: Özgürlük Partisi, Vatansever Ukraynalılar, Ukrayna Ulusal Meclisi, Ukrayna Ulusal Savunması ve Trizub’dan oluşan sağ kanadı meydana getiren belirli sayıda aşırı milliyetçi gruplar olarak biliniyorlar. Bütün bu organizasyonlar, diğer konularının yanı sıra, radikal bir şekilde Rusya karşıtı, göçmen karşıtı ve Yahudi karşıtı ortak bir ideolojiyi paylaşıyorlar. Ayrıca, Sovyetler Birliğine karşı aktif olarak savaşan, İkinci Dünya Savaşı sırasında bazı vahşet olaylarına karışan, Nazi işbirlikçisi, kötü bir siyasi şöhret sahibi cephe olan, başında Stepan Bandera’nın bulunduğu, “Ukrayna Milliyetçileri Organizasyonu” ortak duygusunu paylaşıyorlar.
Ülke sokaklarında farklı bir savaş yürütüldüğünden dolayı, hükümet ya da muhalefet sıralarında olsun, Ukrayna siyasal güçlerini oluşturan taraflar görüşmelerde bulunmaya devam ediyorlar. Çağdaş bir siyasal hareketin tercih edebileceği giyim tarzından daha ziyade, Hitlerin kahverengi üniformasını (Nazi askeri forması) veya Mussolini’nin kara gömleğini (faşist İtalya forması) giyenlerin uyguladıkları kaba kuvvet ve sindirme hareketine başvuran bu gruplar, Ukrayna’yı bu kadar sevdiklerini iddia eden bu sözde “milliyetçiler”, Ukrayna ekonomik politikasını çatışma zemini haline,  ülkenin yükümlü bulunduğu siyasi konularını da ulusça hayatta kalmak üzere var olma mücadelesi haline dönüştürmede başarılı oldular. Yangın yeri haline gelen Kiev görüntüleri, canilerle dolu Lviv sokakları, hüküm süren kaosun ürperti verici diğer örnekleri, Maidan (Kiev’de merkezi bir meydan ve protestoların yapıldığı alan) muhalefetiyle görüşme yapılması ihtiyacı artık esas konuyu teşkil etmediği yönünde herhangi bir kuşku gölgesi olmasının ötesinde bir durumu gösteriyor.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) kendi cephesinde, siyasi karakterini dikkate almaksızın, muhalefetin yanında yer aldı. Aralık ayının ilk başlarında, ABD’deki müesses nizamının yönetici sınıf mensupları John McCain ve Victoria Nuland gibi figürler protestolara katılan Ukraynalılara desteklerini vermek anlamında Maidan’da boy gösterdiler. Ancak, Ukrayna muhalefetinin karakteri son gönderlerde daha da görünür hale geldikçe, ABD ve Batılı yönetici sınıflar ve onların hizmetindeki medya kuruluşları aygıtı, Ukrayna’daki bu faşist şahlanışı kınama anlamında kayda değer bir adım atmadı. Aksine, Batı medya aygıtı temsilcileri Ukrayna’daki sağ kanat siyasetin temsilcileri ile temasa geçerek, onların Ukrayna’nın geleceği için “tehdit unsuru” olmadıklarını dile getirdiler. Başka bir deyişle, ABD ve müttefik güçleri protesto olaylarının Ukrayna’da devam etmesini ve rejimin değişmesi şeklinde olan nihai hedeflerine ulaşmaları uğruna, şiddet olaylarının ülke çapına yayılmasını zımnen onayladılar.
ABD-NATO ve AB güçleri Ukrayna’yı Rusya’nın etki alanı dışına çıkarmaya çabalarken, diğer yandan, Ukrayna’daki faşizm yanlılarıyla ittifak yaptılar. Bu tarz bir ittifak ilk defa olmuyor. Latin Amerika’da, onlarca yıldır, ABD’nin desteklediği silahlı para-militer güçler marifetiyle milyonlar kayboldu, katledildi. Daha sonraları El-Kaide örgütüne dönüştürülen, aşırı ideolojik irticai yapılanma olan Afgan mücahitleri örgütü Rusya’nın Asya’daki gücünde istikrasızlık yaratmak amacıyla ABD tarafında kurulmuş ve finansal destek verilmişti. Bir de, insanların acı çekmesine yol açan Libya realitesi ve son olarak da Suriye’deki durum var: ABD ve İsrail güçleriyle ile ittifak yapmayı reddeden bir yönetime karşı savaşan aşırı uç cihatçı örgütlere destek verip, finansman sağlayan ABD yönetimi ve bölgedeki müttefiki hükümetlerdir. Gelişmelerin seyrinden kaygı duyan siyasi gözlemcilerin hiç unutmadığı, rahatsız edici bir model var: ABD, jeopolitik kazanım için, her zaman aşarı sağ kanat ve faşist güçlerle işbirliği yapıyor.
Ukrayna’da yaşanan sosyal durum kesinlikle kavgı vericidir. Çünkü Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanması üzerinden daha 25 yıldan az bir zaman geçmişken, ülkeyi parçalama özelliği bulunan siyasi bir yangın felaketini ifade ediyor. Ukrayna’da yaşanan bu toplumsal durum, her ne olursa olsun, ülkede faşizmin şaha kalkan rahatsız edici bir yüzünü gösteriyor. Bölgede yaşanan gelişmeler yalnız bundan ibaret de değil.
Avrupa Kıtasında faşizm tehdidi
Avrupa ve Ukrayna’da aşırı kanat sağcılığın yükselişe geçmesi kabul edilebilir değil; bu yükseliş tek başına ve mevcut dünya konjonktüründen bağımsız olarak anlaşılamaz. Demokrasinin temellerini tehdit edici bir trend olan bu sağ kanat şahlanışın, Avrupa coğrafyasında (ve aynı zamanda bütün dünya’da) yükselişe geçen bir trend olarak ayrıca incelenmesi gerekiyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF), Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Avrupa Komisyonundan (EC) oluşan troyka Yunanistan’da, ABD’de yaşanan Büyük Bunalımdan (depression) daha kötü olmasa da, sert bir kemer sıkma politikasını uygulamaya koyup, toplumsal çöküntüye yol açarak, ülke ekonomisini felce uğrattı. Altın Şafak Partisi, Yunanistan’da yaşanan bu ekonomik çöküşün perde arkasındaki zemin üzerinde yükselerek, üçüncü popüler parti oldu. Nefret ideolojisi üzerinde politika yapmayı benimseyen, siyasi faaliyetlerinde Yahudi karşıtlığı, göçmen karşıtlığı, kadın karşıtlığı şovenizmi teşvik eden bir Nazi partisi olan Altın Şafak’ın aslında, Atina’da iktidarda olan hükümetin de toplumun esas dokusuna ciddi bir tehdit unsuru oluşturduğunu anladığı bir siyasi güç niteliğindedir. Tam da böylesi bir tehdit unsuru oluşturmasından dolayıdır ki hükümet, rap tarzında müzik yapan anti-faşist bir müzisyenin bıçaklanma olayından sonra, Altın Şafak Partisinin liderlik kadrosuna tutuklama tezkeresini çıkardı. Atina yönetimi, Altın Şafak Partisi, parti organlarında görev alanlar hakkında soruşturma açmıştı. Ancak, soruşturma ve açılan davanın akıbeti hakkında herhangi bir bilgi kamuoyuyla paylaşılmadı.
Merkezine Nazizm’i alan ideolojisine rağmen, Altın Şafak Partisini böylesi bir sinsi tehdit unsuru haline getiren olgu, ekonomik olarak harap olan Yunanistan durumu dikkate alındığında, Avrupa Birliğine ve tasarruf tedbirleri almaya karşı oluşu birçok Yunanlıya cazip gelmesidir. 20.yüzyıldaki birçok faşist harekette olduğu gibi, Altın Şafak hareketi de, Yunanistan’ın karşı karşıya bulunduğu çeşitli nedenlerden dolayı, başta Afrikalılar olmak üzere göçmenleri ve Müslüman nüfusu günah keçisi olarak seçmiştir. Bir ülkenin içinde bulunduğu kötü ekonomik koşullarda, sosyal sorunlara çözüm yolu bulmaya yönelik sorulara cevap verilmesi yerine, bu tarz akıldışı nefret duyguları çok daha çekici hale gelir. Altın Şafak hareketi liderlerinin cezaevine konulmasına rağmen, partinin diğer üyeleri hala parlamentoda siyaset yapıyorlar. Aralarında Atina Belediyesi Başkanlığı da olmak üzere, önemli noktalarda yönetime gelmeye çalışıyorlar. Seçimlerde büyük bir zafer pek olası olmasa da, sandık başında önemli bir güç gösterisinde bulunmaları, faşizmin Yunanistan’da daha da yaygın hale gelmesini engellemek çok daha zor hale getirebilir.
Bu fenomenler Yunanistan ve Ukrayna’yı kuşatmış olsa da, Avrupa’yı bütünüyle etkisi altına alan bir yönelim olmayacak. Aleni olarak daha az faşist tutum sergileseler de, ne yazık ki benzer siyasi partilerin tüm Avrupa’da yükselişe geçtiklerini görebiliyoruz. İspanya’da kemer sıkma politikası yanlısı Halk Partisi protesto eylemlerinin yapılmasına ve vatandaşın ifade özgürlüğüne sınırlama getirici sert yasa maddelerini meclisten geçirdi, baskıcı ve yaptırım uygulayıcı polis yetkilerini daha da güçlendirdi. Fransa’da, Müslümanları ve Afrika kökenli göçmenleri günah keçisi olarak seçen, Marine Le Pen’in başında bulunduğu Milliyetçi Cephe Partisi Cumhurbaşkanlığı seçimleri ilk turunda oyların % 20’sini almıştı. Hollanda’da, aynı şekilde, Müslüman ve göçmen karşıtı politikaları izleyen Özgürlük Partisi parlamentoda temsil edilen üçüncü büyük parti oldu. İskandinavya ülkelerinde, bir zamanlar faaliyet alanı kalmayan ve karanlıklara gömülen aşırı milliyetçi partiler seçimlerin kaderini belirleyici ağırlıkları olan oyuncular haline geldiler. Avrupa’daki bu sosyal yönelimler en azından şimdilik kaygı vericidir.
Avrupa’nın ötesinde bulunan coğrafyalarda, ABD’nin desteklediği bir dizi yarı-faşist siyasal yapılanmaların olduğu unutulmamalıdır. Washington yönetimi, Latin Amerika’daki sol hareketi bastırma politikası gereği, gizli veya aleni bir şekilde, Paraguay ve Honduras’ta hükümet deviren sağ kanat darbeleri destekledi. Rusya’da düzenlenen protesto hareketlerine, Kafkasya coğrafyası ve eski Sovyet Cumhuriyetlerinden gelen göçmenleri “Avrupai Rusya’dan” çok daha aşağısında gören, nefret duyarcasına Müslüman karşıtlığı üzerine kurulu bir ideolojiyi benimseyen Alexei Navalny ve onun milliyetçi yandaşlarının öncülük ettiğinin hatırlanması gerekiyor. Bu olaylar ve benzeri örnekler, ABD hegemonyasını dünya çapında yaygın hale getirmek amacıyla, bir ülkede yaşanan ekonomik sıkıntılardan ve siyasal başkaldırılarından faydalanan ABD’nin izlediği dış politikanın çirkef yüzünü tasvir eden bir portreyi önümüze getiriyor.
Ukrayna’daki “sağ kanat” protesto gösterileri, taraflar arasındaki görüşme masasından sokaklarda yaşanan olaylara kadar, Sovyetlerin dağılmasından sonra özgür kalmış bir Ukraynalı, Yahudi, Stephan Bandera’nın ve Ukrayna’ya onun gibi bakan, “hoşnut” olmayan diğer kesimlerin rüyasını gerçekleştirme kavgasını vermek amacıyla düzenlenmiştir. ABD ve Avrupa’nın sürekli desteğiyle meydanlara taşınan fanatik kitle, Ukrayna Cumhurbaşkanı Victor Yanukovich ve Rusya yanlısı bir hükümetin demokrasi üzerine yapacağı olumsuz etkiden daha çok zararı olacak bir tehdit unsurunu temsil ediyor. Avrupa ve ABD daha başlangıç aşamasında olan demokrasiye tehdidi görmezlikten gelirlerse ve bu kitle nihayetinde yapmak istediğini gerçekleştirebilecek aşamaya gelirse, o zaman artık çok geç olacak.

Kaynak: http://www.globalresearch.ca/ukraine-and-the-rebirth-of-fascism-in-europe/5366852

Çeviren: Nizamettin Karabenk

Thursday, February 6, 2014

Sağın Solu, Mücadelenin solu: sosyal demokrasi ve biz





Antoine MANESIS
9 Ocak 2014
Sosyal demokrasi bir kavramdır ve birden çok anlamı olan politik bir gerçekliktir.
Gerçekten de bir politik akımı tanımlarken kelimenin anlamı aynı akımın evrimi ile birlikte değişir.
Marksizm’in babaları Marx ve Engels tarafından kurulan sosyal demokrasi (S-D) devrimci hareketin örgütlü biçimi oldu. Sosyal demokrasinin içinde reformist akımlar olmasına rağmen bunu kaydedelim. Marx’ın kendisi sosyal demokrasinin doğuşunu şöyle betimler:
“işçiler ve küçük burjuvalar arasında bir koalisyon […] proletaryanın sosyal taleplerinden devrimci uçları kaldırdı ve […] onlara demokratik bir nitelik verdi. Küçük burjuvazinin demokratik taleplerinin salt politik biçimleri çıkartıldı ve sosyalist uçları yeniden ortaya kondu. Böylece sosyal demokrasi oluşturuldu.” Marx
Avrupa’nın en büyük sosyal demokrat partisi Almanya’da büyüyecek.
1875’de alman sosyalist hareketleri Gotha Kongresi’nde birleşti. SDAP’ın (Bebel ve Liebknecht’in Sosyal Demokrat İşçi Partisi) ADAV’ı (Lassalle’in Alman Emekçilerin Genel Derneği) içine alması sürecinde kabul edilen program, marksist ilhamlı ancak Lassalle’in fikirlerine geniş yer veren bir uzlaşma metnidir. Marx ve Engels sosyal demokrat parti ile ilişkilerini kesmemişler ancak onlara oportünist ve bilim karşıtı görünen bu programdan hoşnut olmamışlardır. Marx bu fırsatla Gotha programına eleştiri kaleme alır ve proletarya diktatörlüğü kavramını irdeler. 1890 yılında SPD (Almanya sosyal demokrat partisi) kendini tanımlayan ismini alır. Sosyal demokrasi öyleyse, işçi hareketinin politik birleşik bir ifadesini oluşturmak için sosyalist politik parti ve sendikalar tarafından kurulan dar bir birleşim olarak tanımlanır.
Reformizm ile devrim arasındaki mücadele sosyal demokrasi içinde hiç bitmedi.
XIX. yüzyılın sonunda Engels’in vasiyetinin uygulayıcılarından biri olan Edouard Bernstein, kapitalizmin çökmediğini tam tersine daha da sağlamlaştığını fark ederek 1896 ile 1898 yılları arasında toplumun sosyalist dönüşümünün var olan ekonomik ve politik kurumların genişlemesi ve tamamlanması ile mümkün olabileceği tezini savunan bir dizi makale yayınlamıştır. Devlet kendisini halka mal ederek ve tüm yurttaşlara tanınan oy hakkını kabul ederek demokratikleşmenin bir aracı haline gelir: o halde artık kazanacak değil ancak “özgürleştirilecek” bir sınıf içeriği vardır. Bernstein’a göre sosyal demokrasi, demokratik ve geniş bir halkçı parti olabilmesi için devrimi göklere çıkarmak yerine daha büyük bir sosyal adaleti hedefleyen basit reformlar önererek proletarya partisi olarak kendisini düşünmekten vazgeçmelidir.
Bu tezlerle Kaustsky ve Bebel gibi Engels’in diğer mirasçıları olan “ortodoks” Marksistler mücadele etti. Bebel şöyle der:
“Hiçbir zaman hoş görmeyeceğim sosyal demokrasinin bel kemiğinin kırılması, esasının değiştirilmesi: sağlam temele dayanmayan bir taktik ve pratik denilen özel amaçların ardından koşma ile devlet iktidarına ve mülk sahibi sınıflara karşı sınıf savaşımı”.
Bernstein’ın eğilimi 1899’da azınlıkta kaldı; buna rağmen partiden dışlanmadı ve partide önemli bir rol oynamaya devam etti. Bunun yanı sıra “devrimci” çizginin korunmasını öven Kautsky’nin çizgisi ağır bastıysa devrim kavramı konusunda küçük bir ayrımı olduğunu gösterir. Kautsky gerçekten de oradan toplumun kökten bir değişimini seziyor ama şiddetli olmayan bir biçimde çoğunluğun dolambaçlı bir yol izlemesiyle bunun mümkün olabileceğini öngörüyordu.
Sosyal demokrasi Avusturya-Macaristan’a, İskandinavya’ya, Büyük Britanya’ya yayılıyordu. İsveç sosyal demokrasi hareketi devrimin tüm fikirlerini dışlayarak Marksist gelenekten kendisini ayırıyordu; marksizmin hiçbir zaman uzun süre tutunamadığı Büyük Britanya’da Trade Union Congress içinde üye işçi hareketi hızlıca sosyal barışın partizan reformizmine doğru evriliyordu. Rusya’da buna karşılık sosyal demokrat işçi partisi (POSDR) hemen yasa dışılığa itildi ve üyelerinin büyük bir kısmı sürgüne gönderildi. Baskıcı politik iktidarın karşısında olan Rus sosyal demokratlar devrimci bir perspektifte duruyorlardı. POSDR, hızlıca Bolşevikler (Çoğunlukta olanlar) ile Menşevikler (Azınlıkta olanlar) arasında bir bölünmeye tanık oldu.
Birinci Dünya Savaşı ile birlikte sosyal demokrasinin patlaması…
Sosyal demokrasinin patlaması Birinci Dünya savaşında görüldü. Giderek daha reformist olan Avrupa sosyal demokrasisi ve daha geniş haliyle sosyalist hareket derinden bölündü. Sosyalist partiler hükümetin karşılıklı savaşa ilişkin anlaşmalarını destekleyerek hatta bu bağlamda iktidara katılarak kendi çoğunlukları içinde “Gizli Birlik” politikasına ortak oldular. Sosyalistler ve barışçıl sosyal demokratlar azınlıktaydılar. Özellikle Lenin tarafından temsil edilen başka bir eğilim de sosyalist partileri kendi hükümetlerinin yenilgisini, proleter devrime götürecek olan çatışmayı kutlamaya vardıracak olan “devrimci bozgunculuğu” övüyordu. Her ne kadar Lenin’in çizgisi azınlıkta olsa da kanlı çatışmalar sürdüğü müddetçe savaş karşıtlığı destek kazandı: alman sosyal demokratlar bölündüler ve barışçılları dışarıda bırakarak, içinde devrimcilerin özerk bir eğilimi olan Spartaküs Çizgisi’nin olduğu Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisini (USPD) kurdular.
…Ekim Devrimi kartların dağılımını değiştiriyor
1917 Ekim Devrimi uluslar arası işçi hareketi içindeki kartların dağılımını tamamen değiştirdi ve devrimci ve reformist olan iki akım arasındaki kırılma III. Komünist Enternasyonel’in kuruluşu ile derinleşti. Eski sosyal demokrat partiler ya azınlık ya da çoğunluk şeklinde Komünist Enternasyonel’e katılmayı tercih ettiler. Reformizmden sembolik olarak kopmak için isim değiştirmeyi ve kendilerini komünist olarak adlandırmayı seçtiler. Reformist akım II.Enternasyonel’de kaldı ve sosyal demokrat partiler bu akımı sürdürdü. Avrupa’da ve özellikle de Almanya’da kopuş dramatik bir biçimde oldu; çünkü Almanya Sosyal Demokrat Partisi Spartaküs çizgisindeki komünistlere karşı, karşı-devrimci hareketi yönetti ve komünistlerin baskılanmasına ve ezilmesine son derece katkıda bulundu. Hatta öyle ki Roza Luxembourg ve Karl Liebknecht Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin emri ile öldürüldüler.
Sosyalizm: reformist parti mi komünist parti mi?
Bundan böyle her ülkede iki parti sosyalizmi anlatacaktı: reformist bir parti ve komünist bir parti. Hiç kuşku yok ki her ülkedeki kırılma, Almanya’da olduğu kadar uç koşullarda olmuyordu ve iki akım arasındaki ilişkiler her yerde birbirine benzemiyordu. Üstelik komünistlerle sosyal demokratlar arasındaki bölünmenin, kopuşun oluştuğu  bu durum, III.Enterasyonel’e kabulün 21 koşuluna rağmen, sosyal demokrat pratiği oluşturucu unsurların bazı komünist partilerin içinde varlığını sürdürdüğü ve bazı sosyalist partilerin, en azından teorik olarak, proletarya diktatörlüğü için mücadele etmeyi ileri süren SFIO (İşçi Enternasyoneli’nin Fransız Kolu) gibi Marksist devrimci kavramlara başvurmaya devam ettiğini gösterir. 1917 Ekim’inden sonra devrim ve reformizm arasındaki kopuş hala çaresizdi.
İki akım arasındaki ilişkinin sertleşmesi safhası birinci dünya savaşının sonuna kadar sürecekti. Diğer yandan Bolşevik partinin hakim olduğu komünist enternasyonelin etkisi altında, Enternasyonel’in kollarının bolşevikleşmesini dayatan komünist partinin devrimci karakterini doğrulamak söz konusuydu. Diğer yandan II. Enterasyonal’in üyeleri açısından “eski evin” korunmasını haklı göstermek için komünistlere şiddetle karşı çıkmaları söz konusuydu. Ve iki taraf birbirlerine karşı çıkarak kendilerini ifade ediyorlardı. Almanya’da KPD (Almanya Komünist Partisi), SPD’nin baş düşmanı haline geldi ve Fransa’da Aragon bunu, “sosyal demokrasinin bilmiş ayılarının üzerine ateş” diye ifade etti.
30’lu yıllar, Komünist Enternasyonal ve faşizme karşı mücadele
Komünist Enternasyonal sonuçlarını 1933’de nazizme karşı Alman işçi hareketinin yenilgisinden çıkardı ve VII. Kongresi süresince genel sekreteri Georges Dimitrov’un himayesinde bir dönüm noktası gerçekleştirdi. Fransız partisi tarafından göklere çıkarılan Halkçı Cephe çizgisi benimsendi. Sosyal Demokratlara gelince, onlar pek çok ülkede antifaşist eylem birliğinin yayılmasını engelleyen sekter, antikomünist tutumlarını sürdürdüler. Fransa, İspanya gibi diğer ülkelerdeyse Halkçı Cephe, kendisini oluşturabildi ve faşizmin yolunu kesmeye girişebildi. Komünist Enternasyonal’in bu stratejisi sosyal kazanımların ve işçi ve köylü sınıfları tarafından edinilen deneyimin de ötesinde İkinci Dünya Savaşı süresince Direnişin, Fransa’da CNR (Direnişin Ulusal Konseyi), Yunanistan’da PEEA (Ulusal Özgürleşmenin Siyasi Komitesi) veya İtalya’da Ulusal Özgürleşme Komitesi gibi cephelerde ortaya konacak stratejinin ne olacağının temellerini atıyordu. Komünist partilere kitle partileri ve ulusal partiler, Gramsci’nin ifadesiyle “ulusal-halkçı” partiler olmalarına olanak sağlıyordu.
Esas düşmanla mücadele etmek ve onu yalıtmak
Komünist Enternasyonal’in VII. Kongresinin çizgisi olan tek cephe Leninist stratejinin uyarlanması hem komünistlerin yalıtılmasına karşı hem de sosyal demokrasi ile blok, cephe, ittifak halindeyken bile dahil olmak üzere oportünizme ve reformizme karşı mücadele etmeyi hedefler; çünkü bölünme ve yol açtığı eylemsizlik hali ile mücadele etmek aynı zamanda sosyal demokrasi ile mücadele etmektir. Leninizmin en önemli derslerinden biri “geçici, kararsız, şartlı, pek sağlam olmayan, az güvenilir bir müttefik” ile dahil olmak üzere esas düşman ile mücadele etmek ve onu yalıtmaktır (Lenin, Komünizmin Çocukluk Hastalığı). Tek cepheden vazgeçmek sosyal demokrasi ve reformizm önünde teslim olmaktır. Tabiî ki bu politika, komünistlerin özerkliklerini, bağımsızlıklarını ve tam özgürlüklerini korudukları anlamına geliyor çünkü “sosyal demokrasi köküne kadar bir burjuva partisidir” (Lenin, age). Tek cephe, sınıflar savaşının devamıdır ki buna, “kitlelerin politik deneyimi” nin devrimin yararına reformizmi dışlaması için sosyal demokratlarla yapılan taktik anlaşmaları da dahildir. Önemli olan Cephe’nin kitleleri harekete geçirmeye hizmet ettiği ve komünistlerin cephede öncü rol oynamalarıdır. Kısacası Lenin’in dediği gibi,
“Ekim devriminden önce veya sonra tüm Bolşevizm tarihi dolambaçlı yollara başvurma ve burjuva partileri dahil öteki partilerle anlaşma ve uzlaşma örnekleri ile doludur!”.
Sınıfa karşı sınıf veya halkçı cephe
Faşist tehdidin, İtalya ve özellikle de 1933 yılındaki Almanya zaferi Komünist Enternasyonal’deki dengeleri sarstı. Gerçekten de Enternasyonal’in kahraman, mücadeleci ve güçlü “sınıfa karşı sınıf” çizgisinin ve 250.000’den fazla üyesi bulunan komünist parti KPD’nin somut sonucu korkunç bir yenilgi ve bir çıkmaz yarattı. Kuşkusuz, sosyal demokratların en az zarar adına yaptıkları Hindenburg oylamasında spartakist devrimine karşı zorla bastırmanın sorumluluğu ağır oldu. Komünistlere ve tüm eylem birlikteliği perspektifine karşı saldırgan düşmanlığı SPD’yi, tartışmasız nazizmin hazırlayıcısı haline getirdi. Geriye “faşist ağaç sosyal faşist ormanı saklamamalı” ifadesinin bu durumu tanımlamaya yeterli olmadığını söylemek kalıyor. Ağaç işçi hareketinin üzerine yıkıldığı zaman çoğu, ormanın artık olmamasına üzülürler. Komünist Enternasyonal’i VII. Kongrede halkçı cephenin stratejisi olarak seçtiren de bu yargıydı. Bu strateji çeşitli biçimlerde reddedilebilir ancak temelde doğrudur: mümkün olan tüm güçleri işçi sınıfının etrafında toplayarak esas düşmanı yalıtmak. Esas düşmana göre, özel tarihsel koşullara göre Cephe’nin çeperi, taktiği, öze veya duruma bağlı farklılaşan müttefikleri değişir ancak strateji değişmez. Hatırlayalım, Troçkizm bu stratejiyi kavramakta yetersiz kaldı, halkçı cepheyi burjuvazi ile gizli bir uzlaşı ve karşı devrimci bir strateji olarak yargıladı.
Bugün sosyal demokrasi
Reformizm ve sosyal demokrasi halkçı cepheden beri değişimler yaşadı: işçi temeli dağıldı, sosyal demokrat yöneticiler ile büyük burjuvazi arasındaki etkileşim güçlendi. SSCB, sosyalist kamp, ulusal özgürleşme hareketi ve devrimci işçi hareketi, özellikle de komünist partiler ve kapitalizm arasındaki güçlerin ilişkisinden faydalanarak sosyal demokrasi “koruyucu devlet” ile yani “Otuz parlak yıl”[i] boyunca kapitalizme benimsetilen uzlaşı ile kendini özdeşleştirmeye çalıştı. Bunu, Lenin’in daha önce işaret ettiği “reformlar her zaman devrimci eylemin sonucudur” gerçeğini unutturmaya çalışarak yaptı, sermayenin iyi niyeti ile değil.  Böylece Fransa’da Direnişin Ulusal Konseyi (CNR)’nin programı ve komünist bakanlar tarafından Liberation’da seferber edilen reformlar SSCB’nin, Komünist Parti’nin (PC) etkisi, güçlerin ilişkisinin sonucudur, sosyal demokrat reformizmin değil. Bu durum SSCB’nin düşüşünden ve birçok komünist partinin fırsatçı ve reformist dönüşümünden bu yana sosyal demokrasinin günümüz “krizi”ni ve kapitalizme bir alternatif hatta kapitalizmin “insanileşmesi” yönünde bir öneri sunma yetersizliğini açıklıyor. Sosyal demokrasinin politik güçsüzlüğü ve gerici, zararlı rolü giderek daha açık bir biçimde görünüyor.
Bundan başka, sosyal demokrasinin politik ve sosyolojik evrimi, sosyal demokrat partilerle reformizmin niteliklerini ayırt etme üzerine sorular sormak anlamına geliyor. Sonuçta bugün sosyal demokrasi adını nereden alıyor? Elbette, 1914’den beri sosyal demokrasi, işçi sıralarındaki burjuvazidir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi özellikle devrimci akım ile birlikte sınıf yapısı bu politik akımın evrimleşmesine, güç ilişkilerine ve durumlarına tabi olarak hareket etmesine engel olmuyor. Sosyal demokrasi ile birlikte komünistler denediler, bazen başarısız oldular (İskandinavya ülkelerinde) ve bazen antifaşist cepheleri 1930’lu yıllarda oluşturmayı başardılar (Fransa’da, İspanya’da, Şili’de). Komünistler için ne daha az kötünün politikası ne de en kötünün politikası vardır. Olasılıkların, somut şu veya bu durumun neden olduğu karşıtlıkların ve kitleleri harekete geçirmek, kendi içlerinde kırmızıçizgiyi, tutarlılığın ve etkililiğin çizgisini, sınıf çizgisini savunmak için eylemin analizi vardır. Sonra, komünistler düşmanlarını seçerler: tüm burjuva güçler arasında soyut bir denklik işareti koymak saçma ve sorumsuzca olurdu. Şili’nin sosyal demokrat başkanı Bachelet, General Pinochet’ye denk değil. Kapitalizm birinden diğerine hüküm sürse de işçi sınıfının mücadelesinin koşulları ve hatta sosyalizmin geleceği açısından biriyle diğeri arasındaki farklılıkları göz önünde bulundurmamak sınıfın, halkın ve ülkenin çıkarları açısından bir cinayettir.
Sağın solu, sosyal demokrasi ve sosyal liberalizm
Sosyal demokrasi giderek bir çeşit sosyal liberalizme dönüştü. Sosyal liberalizm, sınıflar mücadelesini yadsıyarak ve sosyal ilişkileri yatıştırarak bazen etkili bir sendikacılık ile ama açıkça ve temel olarak sınıf işbirliğinin sayesinde halkın desteğine tutunmuştu. Düzene konmuş bir kapitalizm, az veya çok varlığını sürdüren bir koruyucu devlet, halk katmanlarına gelirlerin yeniden kısmi dağılımı, işverenlere güvence veren “ılımlı” ücret politikası (gerekten de ekonomik konjonktüre göre değişen) bazı sosyal iyileştirilmelerle süslenmiş ancak sonuçta oldukça klasik olan liberal ekonomik bir pratik: işte uzun süreçte sosyal demokrasi pratiği bu. Ancak burada hala bu veya şu ülkenin, bu veya şu güçler ilişkisinin özel durumları göz önünde bulundurulamaz. Böylece İşçi Enternasyonali’nin Fransız Kolu (SFIO) ve İtalyan Komünist Partisi, Sosyalist İşçi Enternasyonali’nin içindeki halkçı cephe ile mücadele etmekte kararlı olan kuzey ülkelerin sosyal demokrat partilerine karşı komünistler tarafından önerilen halkçı cephe çizgisini destekliyorlar.
Sosyal demokrasi ve ulus sorunu etrafındaki bölünme
Önemli bir noktanın altının çizilmesi gerekiyor. 1920’lerde sosyal demokrasi komünistler tarafından ulus sorununun küçümsenmesi ile bir şekilde desteklenmiş oldu. Gerçekten de ulusa, ulusal değerlere başvurmak sosyal demokrasiye, sosyal demokrasinin sosyal şovenizmi ve özellikle de onun Birinci Dünya Savaşındaki ölümcül sonuçları ile örselenmiş komünistlerden ayrılmasına olanak tanıdı. Burada hala halk cephesinin politikası komünist partilere kendi ilerici ulusal miraslarını yapmalarına, ulusa dahil olmalarına, ulusal duygunun gücü ile hareket etmelerine ve bu duyguyu sosyal mücadele ile sinerjiye çevirmelerine imkan veriyordu: bu durum, komünist partilerin bir kısmının sekterizmden kitle partilerine geçmelerini sağladı.
Bununla birlikte sosyal demokrasinin sosyolojik evrimi: bu politik akım hala işçi sınıfını bazı ülkelerde, özellikle de komünist partinin var olmadığı veya reformist olduğu yerlerde, kendisine doğru çekse de giderek daha fazla ideolojik olarak içerdikleri ile birlikte ortalama burjuvazinin temsilcisi haline geldi. Ne var ki, sosyal demokrasinin kitle tabanı klasik sağın kitle tabanı değil, bu da komünistlerin stratejilerinde göz önünde bulundurabildikleri tek şeydir.
Nihayet şunun altını çizelim, sosyal demokrasinin tarihsel akımı içinde sosyal demokrasinin sol kanadından ve oportünist ve reformist partilere dönüşmüş komünist partilerin sağ kanadından çıkmış reformist partilerdeki neo-reformizmi dahil etmek zorundayız. Tarihleri, militanları,  komünistlere, reformistten çok liberale dönüşmüş eski sosyal demokrasi ile birlikte olduğundan daha farklı olarak onlarla hareket etmelerini sağladı.
Sosyal liberal bu evrim sosyal demokrasinin politik alanının daralmasına neden oldu, ve politik alanda giderek daha sağa kayan duruşuna. Keynesçilik artık sermaye için gündemde değil, çünkü hiçbir şey onu buna zorlamıyor. Buna karşılık kapitalizmin çelişkileri her zaman toplum ve kapitalizm için çalışır, devrim korkusundan kurtulmuş olarak uygarlaşmaya ilişkin bir gerilemeden söz edebileceğimiz yoğunlukta bir sosyal gerileme politikasına girişir. Kapitalizmin “yok edici” yüzü (G.Gastaud, Mondialisation capitaliste et projet communiste le temps des cerises, 1997) ve onun emperyalist aşaması tüm gudubet korkunçluğu içinde çevresel olduğu kadar sosyal konuda da ortaya çıkıyor. Üstelik yeni kapitalist küreselleşme büyük sermaye için kendi egemenliğinde potansiyel direniş kutupları oluşturan ulus-devletlerin yıkımı anlamına geliyor, çünkü ulusal alan işçi sınıfının eylem ve örgütlenme alanıdır. Hesap edilemeyen şey, tam tersine, proleter enternasyonalist bir işbirliğinin gerekliliğidir.
Sosyalizmi kurmak için hangi yol?
Her etkinin eşit yoğunluktaki ama ters yönde bir tepkiye karşılık geldiği Newton’ın etki ve tepki prensibi fiziksel ama aynı zamanda politiktir. Böylece işçi sınıflarına, halk kitlelerine ve onların vatanlarına karşı uygulanan kapitalist etkinin şiddeti, sermayenin politikasına tepki olarak halkçı ve yurtsever cephe stratejisine maddi bir dayanak sunuyor. Çünkü bu, durumun materyalist analizinden yararlanmak isteyenler için, dogmaya saplanmış, adı olmayan masa başı teorik marksizme başvurmaktansa eylem için rehber olan yaratıcı Marksizme[ii] kararlı bir şekilde dayanmayı bilen somut durumun somut analizidir. Açıkça görünen o ki komünistleri birleştirmek -Uluslar arası Komünist Hareketin buharlaşmış olduğu bir çağda-, yurtseverleri birleştirmek -yani İrlandalı Marksist James Connolly’yi açımlamak gerekirse “emek davası vatan davasıdır ve vatan davası emek davasıdır” diye düşünenler için- antifaşistleri birleştirmeye -burjuva devletlerin ve AB’nin faşistleştiği bir zamanda- günümüzde devrimci yanıttır.
Sosyal demokrasi, reformizm bu strateji ile tamamen karşıtlık içindedir: komünizmin ve komünistlerin suçlu hale getirilmesini överler ve desteklerler, büyük sermaye tarafından istenen ve zorlanan küresel düzeyde veya Avrupa’da AB gibi bölgesel düzeyde hükümetler üstü kümelenmeler içinde kendi çıkarı için uluslar olgusunun dağılmasını överler. Nihayet faşistleşmeyi inkar ederler ve “soldan” tavırların ötesinde bir miktar dogmatik, nihilist ve ulusal solculuk katarak komünizm ve yurtseverlik karşıtlığı ile faşistleşmeyi kolaylaştırırlar.
Oportünizm ve dogmatizm işçi ve halk hareketinin güçsüzleşmesine ve yalnızlaşmasına yol açsa da, Marksizm ve Leninizm kitleleri somut deneyimleri ve bilinçleri düzeyinde birleşmelerine ve politik bir çıkışı olan ve anında bir bakış açısı sunan politik bir dinamik içinde onları harekete geçirmeye olanak tanır.
Antoine Manessis
Fransızcadan çeviren: Seçkin Kazak Bardakçı


[1] “Otuz Parlak Yıl” : “Trente Glorieuses” 1945’den sonrayı takip eden otuz yıl anlamındadır. (Ç.N.)
[1] Pratikte “teorik Marksizm ve yaratıcı Marksizm vardır. Ben ikincisine dayanıyorum” dememek gerekir

Monday, January 27, 2014

Küresel Plütokrasi

rich_and_poor_color
Andrev Damon,  Barry Grey
your medical professional about any unusual or bothersome side-effect health who pays care for reform cialis. It is sometimes complicated to discover the relevance of an particular drug interaction to any individual given the big amount of variables here see most urgent medical needs print.
İsviçre’de, Alplerin eteklerinde bir tatil kenti Davos’ta varlıklı ve iktidar sahibi asalak bir tabakanın her yıl düzenlenen yıllık büyük gösterisi; Dünya Ekonomik Forumu arifesinde uluslararası yoksullukla mücadele kuruluşu Oxfam dünya çapında yaşanan sosyal eşitsizlikte şimdiye kadar benzeri görülmemiş oranda büyüme olduğu uyarısında bulunan bir rapor yayınladı.
 Bu raporda, pek de iyi niyetli olmayan plütokrat tayfasının elinde olduğu bir dünya tanımlanırken, en zengin 85 kişinin, dünya nüfusunun % 50’sini teşkil eden 3,5 milyar insanın gelirine karşılık gelen bir serveti kontrol ettiği belirtiliyor. Ayrıca, dünya nüfusunun en zengin %1’inin dünyadaki servetin % 46’ısını da kontrol ettiğine de işaret ediliyor. Oxfam kuruluşunun hazırladığı bu raporunda ; “dünya nüfusunun %1’ini oluşturan en varlıklı kesimin serveti 110 trilyon dolar ($), yani, dünya nüfusunun % 50’sini oluşturan alt kesimin sahip olduğu mal varlığı toplamının 65 katı” olduğu da ifade ediliyor.
Bu raporda, ABD’nin 2008’den beri, gelişmiş diğer devletlere göre en büyük sosyal eşitsizliğin yaşandığı ülke olduğunu gösteren bir grafik de bulunuyor.
oxfam-chart
Wall Street borsasında yaşanan düşüşten bu yana, bir yandan emeğiyle geçinen çalışan kesimin daha da fakirleşmesi, diğer yandan finansal seçkinlerin daha da zenginleşmesi de hız kazandı.
 Küresel milyarderlerin mal varlığı iki katına çıkarken, bugünün dünyasında günde bir dolardan daha düşük bir parayla geçinmek zorunda olan 1 milyardan fazla insan var. Dünya nüfusunun yaklaşık olarak yarısı, yani, üç milyardan fazla insan, günde 2,5 dolardan daha az bir parayla geçinmek durumunda kalıyor.
 Oxfam kuruluşunun yayınladığı araştırmasına göre, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) dünya genelinde işsizlerin sayısında 2013 yılında 5 milyon artışla 202 milyona yükseldiğini bildirmişti. ILO aynı zamanda işsiz kişilerin sayısında 2014 yılında da artış olacağını ifade etti. İnsanlık tarihi seyrinde bu gün olduğu kadar belirli ellerde servet birikiminin olduğu paralel bir dönem yaşanmadı. Bu oranda aşırı bir asalaklık ve  “yeni normal’i” oluşturan çöküş yaşanmadı. Çağdaş kapitalizm – yönetici sınıf ve onun siyaset ve medyadaki dalkavukları “serbest piyasa sistemi” diye adlandırdıkları  - dünya nüfusunun son derece küçük bir oranının servetini artırma ve koruma yönünde duyulan ihtiyaca göre her bir politika kararının dikte edildiği bir dünya düzeni yarattı.
Bu küresel plütokrasi düzeni – tanımı gereği bir avuç varlıklı sosyal tabaka tarafından yönetilen bir toplum –  toplumsal faydası olan ürünlerin üretiminden ve toplumun üretim kapasitesinin gelişmesi sonucunda değil de, esas itibariyle toplumsal üretim güçlerinde yıkım yaratıcı özellikleri olan kriminal aktiviteler,  parasal hareketlerin manipülasyonu, spekülasyon ve düpedüz dolandırıcılık faaliyetlerinden dolayı seçkin yönetici sınıfının olağanüstü düzeyde ve sürekli olarak yükselen zenginliğine yol açmıştır.
Rüşvete bulaşmış politikacılar, akademik savunucular, hayalet halinde gezen istihbaratçılar, her dalda uzman kişiler ordusunu arkasına alan, baskı uygulayıcı askeri ve polis güçleri tarafında desteklenen, sayıları birkaç yüz dolayında olan seçkinler tayfası insanlığın yaşadığı medeniyetin boğazını sıkıyor ve doymak bilmez aç gözlerini doyurmak için bu medeniyette yıkım yaratıyorlar.
Bu sosyal veya daha açıkçası anti sosyal olan bu düzen, aslında halk katmanlarına düşmandır,  vatandaşın demokratik haklarını hor görendir ve sonuç itibariyle militaristtir.
Bu düzen, kendi şahsi servetini büyütme çabası sırasında, ülke nüfusunun büyük çoğunluğu oluşturan emekçi/çalışan kesimin hayat standartlarına amansızca saldırı düzenliyor. Bugünkü dünyanın her yerinde plütokratlar tarafında kontrol edilen yönetimler, her zamankinden daha fazla acı faturası olan kemer sıkma politikası dayatıyorlar, ücretlerde kesinti yapıyorlar, geniş halk kesiminin iş imkânına darbe indiriyorlar, sosyal programları yürürlükten kaldırıyorlar, okulları kapatma yoluna gidiyorlar, sağlık hizmetlerini kaldırıyorlar. Batırdıkları banka ve şirketleri kurtarmak üzere devlet hazinelerini boşaltıyorlar, merkez bankaları kasalarından borsa hisse senetleri fiyatlarını yukarı çekmek, şirket karlarını artırmak ve Şirketlerin İcra Kurulları Başkanlarının (CEO) ödemelerinde artış olması için trilyonlarca tutarında parayı finansal piyasalara pompalıyorlar.
oxfam-chart2
Ülke yönetimleri, çalışan kesimlerden gelen itirazla baş edebilmek için, emekçi sınıflarınca organize edilen direnişleri sistematik olarak kriminalize ediyorlar.  Avrupa ülkelerinde yapılan önemli her bir grev hareketine yasal yaptırım ve polis şiddetiyle karşılık veriliyor. Yönetimler, toplumsal devrim ihtimali çoktan dondurulmuş halde olduğu için, sözleşmeli olarak çalışan ulusal güvenlik eski uzmanı Edward Snowden’ın  itiraflarında tanık olduğumuz gibi, küresel totaliter bir polis devletinin altyapısını inşa ediyorlar.
Plütokrat rakip klikleri kendi ulusal devletlerini bir çeşit operasyon üssü olarak kullanıyorlar. Daha zayıf ülkeleri istila ediyor, işgal edip, acımadan talan ediyorlar. İşgal ettikleri ülkelerin vatandaşlarını ölüme sevk edip, yıkım yaratıyorlar. Ülke coğrafyalarını, piyasalarını, zenginlik kaynaklarını ve ucuz işgücünü kontrol altına almak üzere diğer rakipleriyle olan mücadelede yaşadığımız gezenimizi silahlı bir kampa çeviriyorlar. Bu kez insanlığı, nükleer bir imha ile sonuçlanacak, üçüncü bir dünya savaşına doğru sürüklüyorlar.
Zengin ve süper zengin ülkeler bu hafta Davos’ta ekranlarda boy gösterecekler. Hükümetlerin temsilcileri, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi küresel düzeyde faaliyet gösteren kurum ve kuruluşların liderleri, yılın olayı olarak, milyarder bankerlere ve şirket CEO’larına biat etmeye geliyorlar.
Küresel finans seçkin katmanı, bu konuda yorum yapanların deyimiyle, “yanlarında, kalp gözleri yeryüzünde olup bitenleri anlamaya kapalı, kocalarının baş döndürücü servetine tav olan genç eşleriyle birlikte, İsviçre Alpleri üzerinde 5000 feet yükseklerde helikopterleriyle uçarak Dünya Ekonomik Forumunu katılmaya hazırlanıyor.” Bu konferansa katılma maliyeti, CNN tarafından verilen bilgiye göre, kişi başı 40.000 dolar olduğu tahmin ediliyor. Bu maliyet, benzer bir forumun Amerika’da olması halinde, yaklaşık olarak % 50 daha fazladır.
“Sosyal eşitsizlik” konusu bu forum sırasında yapılacak görüşmelerin ana eksenini teşkil edeceği ilan edilmişti.
Bu kriminal tabaka, hakir görüp, öfkelendiği kitlelere karşı vurdumduymaz tutumuyla, bütün ülkelerdeki kıt kanaat geçimini sağlayan geniş halk katmanlarının nefretini uyandırıyor. Kitlelerin bu asalak sınıfa karşı duyduğu öfkesinin eyleme geçmesi sadece bir an meselsi. Sosyal ayaklanma ve devrim hareketlerinin hayaleti servet sahibi bu seçkin tabakanın aklından hiç çıkmıyor. Bu tabaka, üç yıl önce Mısır’da, Hüsnü Mübarek diktatörlük rejiminin alaşağı edilmesi sırasında kitlelerin kabaran öfkesinin kendilerine vereceği acıyı hissetmişti. Avrupa kıtasında meydana gelen sosyal patlamaları gördüler ve Birleşik Devletlerde gerçekleşmesi mümkün olan ayaklamaları şimdiden tahmin ediyorlar.
Ellerindeki iktidar gücünden dolayı oturdukları sırça köşklerde yaşam sürebilmeleri, her şeyden önce, Fransa’daki yeni-Antikapitalist Parti, Almanya’daki Sol Parti, Yunanistan’daki Sol Koalisyon Partisi (Syriza) gibi sağ-kanat savunucularının da yardımıyla, kendilerini solcu diye takdim eden, idari merkezi ABD’de bulunan Uluslararası Sosyalist Organizasyonlar tarafında desteklenen sendikal bürokrasisinin ihaneti sayesinde olmuştur.
Kapitalist sistemin ferasetli ve ileri görüşlü savunucuları, insanlığın içinde bulunduğu mevcut durumun sürdürülemez olduğu uyarısında bulunuyorlar. Financial Times gazetesinin ekonomi servisi şefi Martin Wolf, geçen hafta, sosyal devrimlerin artan ihtimalinin yaratacağı tehdit uyarısında bulunduğu, “başarısızlık yaşamakla karşı karşıya kalan seçkin sınıf geleceğimizi tehdit ediyor” başlıklı bir yorum kaleme almıştı.
Martin Wolf, Birinci Dünya Savaşının 100. yılında olduğumuz hatırlatmasında bulunarak, o dönemde yaşanan ilk küresel felaketin kapitalizmin can çekiştiği işaretini verdiğini ve Rus devrimini üç yıl daha geciktiği uyarısında bulunuyor. “Küresel ekonomik ve finansal seçkin sınıfının mensupları, bağrında çıktıkları ülkelere çok daha fazla bağımlı hale geldiklerini ve ülkelerinin kaydetmiş olduğu ekonomik büyümeden doğan gelirinin sınırlı orandaki dağılımı bu sosyal gelişmeye neden olduğu, tam da bu neden dolayı, bu dünya düzeninin bir plütokrasi düzeni” olduğunu ifade ediyor.
“Ekonomik, finans, entelektüel ve politik seçkin sınıf mensupları”,  2008’de yaşanan finansal bunalımdan beri, toplum nezdindeki itibarlarını sarsmış oldular. Bu “seçkin sınıf başarısızlık yaşamaya devam ederse” halklar düzeyinde öfkenin kabarmasına tanıklık ederiz. Seçkinlerin daha iyisini yapmaları gerekiyor. Aksi kabaran toplumsal öfke hepimizi bastıracak. Bütün dünyanın insanları, “toplum karşıtı, kriminal, gezegenimizi sıkboğaz eden bu sosyal tabakaya karşı nasıl davranması gerekiyor?” sorusuyla karşı karşıyadır. Plütokrasi düzeninin “iyi kalpli melekleri” uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’ın imdada yetişmesiyle de dünyanın sosyal gidişatında hiçbir şey değişiklik olmayacak. Gazeteci Wolf’un yapmayı denediği gibi, bu seçkinler sınıfının insafına sığınmakla da halkların yaşamakta olduğu soruna çare bulunmayacak.
Sosyal hijyen ve hayatta kalmanın temel sorunu gereği, bu asalak tabakanın servetinin kamulaştırılması gerekiyor. Bağımsız bir sosyal güç olarak organize olmuş çalışan kesimlerin, sömürülmeleri marifetiyle elde edilen bu servete el koymaları ve içinde bulundukları yoksulluk koşullarından dolayı feryat edenlerin sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasında, sağlık hizmetlerinde faydalanmalarında, gerekli eğitim almalarında, insan onuruna yakışır barınak ve gıda maddelerinin sağlanmasında kullanılması gerekiyor.
Plütokrasinin finans ve endüstri sektörleri üzerine çöken ölümcül pençesinin kırılması gerekiyor. Tahakküm aracı banka ve şirketlerin asalak tayfası bu özel ellerden alınması, kamu mülkiyetine verilmesi ve demokratik bir denetim sistemine verilmesi gerekiyor. Bu durumda yapılacak tek şey vardır;  toplumların devrimler yoluyla yeniden dönüştürülmesi ve daha adil bir sosyal düzenin kurulması.
(*) Plütokrasi:  İktidarın servet sahibi azınlık bir sınıfın elinde olduğu yönetim şekli.
Kaynak : http://www.globalresearch.ca/the-global-plutocracy/5365647
Çeviren: Nizamettin Karabenk

Wednesday, August 28, 2013

Suriye'de dehşet dengesi


Bir iç savaş dengesi stratejisi: Esad rejimini, Kaddafi veya Saddam gibi devirmemek ama muhalefete karşı kazanmasını da engellemek.
Suriye'de dehşet dengesi

Suriye’de 21 Ağustos sabahı kimyasal silah saldırısı sonucu çoğu çocuk olmak üzere, her yaştan yüzlerce insan öldü. Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü, Şam’da ekiplerinin çalıştığı üç hastanede, sarin gazı türü bir kimyasal maddeye maruz kalarak ölen 355 kişi saydıklarını, 3500 civarında hastaya müdahale edildiğini bildirdi. Bu saldırı karşısında, ABD daha temkinli bir dil kullansa da Batılı müttefikler bir müdahale için düğmeye basıldığını ima ettiler. İşin ciddiye bindiğini gören Esad yönetimi, Rusya’nın da ısrarıyla Birleşmiş Milletler gözlemcilerinin kimyasal silah kullanılan bölgeye gitmesine izin verdi. Şimdi, bu heyetin en erken bir hafta-on gün içinde vereceği ilk değerlendirme sonuçları beklenecek. Her durumda sarin gazı saldırısını kimin yaptığı sorusunun büyük ihtimalle kesin yanıtı alınamayacak. Böyle bir silahı taşıyacak füze, bu füzeleri fırlatacak rampalara muhalefetin sahip olduğuna dair elde kanıt yok. Gözler daha çok Esad’ın 155. Tugayı’na yöneliyor.
Batılı müttefikler arasında müdahale yandaşlarının liderliğini Fransa yapıyor. Güvenlik Konseyi onaylı olması ihtimali son derece düşük olan olası müdahalenin, hangi uluslararası ilkeye dayandırılacağı ise meçhul.

Kim yapmış olursa olsun, 21 Ağustos rasgele bir tarih değildi. Obama’nın Suriye’de kimyasal silah kullanımını ABD’nin askeri müdahalesi için kırmızı çizgi ilan etmesinin birinci yıldönümüydü. Bir yıldan beri ABD’nin kırmızı çizgisi epey kaymıştı. Geçen ilkbaharda Esad güçlerinin ‘en az dört kez’ kimyasal silah kullandıkları ama bunun ‘sınırlı ve münferit vaka’ olarak kaldığı belirtilerek, çizgi bu kez kimyasal silahların ‘sistematik kullanımı’ seviyesine yükseltilmişti. İlk çizginin, bu silahların ‘kullanımı veya taşınması’ olarak tanımlandığını hatırlatalım. Beşşar Esad’ın bu kez de ABD’nin kırmızı çizgisini bir basamak daha yükseltme olasılığını 21 Ağustos’ta denemiş olması mümkün.
Afganistan ve daha önemlisi Irak ve Libya müdahalelerinden sonra ortaya çıkan sonucun eskisini aratır olmasını dikkate alarak, ABD’nin bugün son derece temkinli davranıyor olması anlaşılabilir. Gözlemciler, 1995’te Clinton’ı Bosna’ya müdahaleye ikna etmeyi başaran Fransa ve Birleşik Krallık’ın, bugün olsa başarısız kalacağı konusunda hemfikirler. Bunu Esad rejiminin kurmayları da gayet iyi biliyor. Bingazi’ye havadan yapılan askeri müdahalenin bir benzerinin gündemde olmayacağını bir yıl önce Şam yönetimi kestirmişti. Bugün de Batılı müttefikler en fazla üç müdahaleden söz ediyorlar: Muhalifleri daha fazla silahlandırmak; bazı bölgelere uçuş yasağı koymak; çok sınırlı miktarda bazı askeri hedefleri bombalamak. Bunu Esad rejimini, Kaddafi veya Saddam gibi devirmemek ama muhalefete karşı kazanmasını da engellemeye dayanan bir iç savaş dengesi stratejisi olarak tanımlamak mümkün. Ne zamana kadar? Herhalde Suriye’de kimsenin kimseye üstün olamayacağını herkesin kabul edeceği noktaya kadar. O zamana kadar geriye Suriye ve Suriye toplumu diye bir şey kalırsa... 

Esad’ın pazartesi günü Rusya üzerinden yayımladığı demeç de sanki ABD’yi bu eli titrek müdahale yönünde tahrik etme amacı taşıyordu. Bu ise “Şam yönetimi neden tam şimdi kimyasal silah kullansın ki?” sorusuna farklı bir yanıtı gündeme getiriyor. Esad yönetimi, Halep’i gözden çıkararak, ama bugün oluşturduğu Şam-Lazkiye hattını elinde tutacağı bir bölgenin kalıcılaşmasını sağlayacak bir sınırlı müdahaleyi provoke etmek istemiş olamaz mı? Bunun anlamı, Suriye’nin kâğıt üzerinde bir devlet çatısı altında yer alan mezhep temelli bölgelere ayrılması demek. Muhalefe güçlerine karşı daha fazla kazanmasına izin verilmeyeceğini Esad da bildiğine göre, azami fayda noktasına geldiğine karar vermiş olabilir. Bosna-Hersek ve Kosova’da uygulanan bu yönteme büyük güçlerin razı olması kuvvetle muhtemel. 

Bu çözüm Esad ve yakın çevresini Miloseviç ve şürekâsı gibi Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne gitmekten kurtarır mı? Unutmamak gerek ki böyle bir adım ancak Güvenlik Konseyi’nin bu
konuda münhasıran karar almasıyla atılabilir. Bu yok denecek kadar düşük bir ihtimal. Ayrıca Birleşmiş Milletler gözlemcileri ilkbaharda yayımladıkları raporda muhalefetin de ‘insanlığa karşı suç’ teşkil eden eylemlerinin azımsanmayacak boyutta olduğunu belirtmişti. El Nusra ve benzeri oluşumlardan epey kişinin de UCM’de sanık sandalyesine oturması demek olacak böyle bir karar. Burada da karşımıza yakında bir tür suç dengesine dayalı dokunulmazlıklar çıkarılma ihtimali var. 

Bugün İslami örgütler kaynaklı terörü en büyük ve yakın tehlike olarak gören ABD ve müttefikleri ve onların kamuoyu karşısında, Suriye’de yaşanan büyük insanlık dramına, insanlığa karşı işlenen suçlara öfkelenmek, bunu en ağır kelimelerle kınamak gerekli elbette. Ne var ki bunların etkisinin bundan sonra son derece sınırlı olacağını unutmamakta ve Suriye’de artık bütün olası çözümlerin ileride felaket olarak adlandırılacak nitelikte olacaklarını dikkate alarak adım atmakta yarar var. Üstelik söz konusu ülke Türkiye gibi sınır komşusuysa, suçlu taraflardan birinin arkasında yer alıyor veya böyle gözüküyorsa, felaketin asli sorumlularından biri olarak ileride algılanması kuvvetle muhtemel değil midir?

Tuesday, August 20, 2013

Yalınayak yürüyoruz

Devlet, bu topraklarda düşüncesinden korktuğu sayısız insanı, kapattığı hapishanelerde psikolojik ve fiziksel bir çok saldırıya maruz bırakmıştır ve bırakmaktadır. 12 Eylül Darbesi döneminde tutsaklar; devletin kendilerine dayattığı tek tip elbise giyme zorunluluğunu reddettikleri için, mahkemelere çıplak, yalınayak çıkmak durumunda kalmışlardır. Ve yalınayak olmak, işkenceye karşı direnişin göstergesi olmuştur.

İletişim cezaları

Cezaevlerindeki tutsaklar, hapishane yönetiminin keyfi tutumlarıyla disiplin cezalarına çarptırılıyor. Bazen bir türkü söylediklerinde, bazen ezilenlerin birlik ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı kutlamak için slogan attıklarında, yaşanılan bir adaletsizlik karşısında tepkisini sloganlarla dile getirdiklerinde ya da herhangi bir yere götürülürken uzaktan gördükleri diğer tutsaklara selam verdiklerinde disiplin cezalarıyla karşı karşıya kalıyorlar. Disiplin cezaları arasında en çok uygulanan ceza ise iletişimden men cezasıdır. Tutsakların çoğu, üç kişilik ya da tek kişilik hücrelerde kalıyor.
Çoğu hapishanede, 9 saatlik sohbet hakkı uygulanmıyor. Aynı havalandırmayı kullanamayan onlarca tutsak var. Ve tutsaklar sınırlı sayıda (üç kişi) görüşçüye, haftada bir telefon etme ve haftada bir kapalı görüş ile ayda bir açık görüş hakkına sahip. Kapatılan bu insanlar, verilen iletişim cezaları yüzünden aylarca, bazen yıllarca görüşlere çıkamıyor, telefon edemiyor, mektup yollayamıyor ve mektup alamıyor.
Verilen iletişim cezaları, hapishanelerde farklı şekillerde uygulanabiliyor. Bazı tutsaklar sadece haftada bir kapalı görüşe çıkabiliyor ve sadece ayda bir mektup alıp cevaplayabiliyor. Bazıları açık-kapalı hiç bir görüşe çıkamıyor, sadece mektup yazabiliyor ve telefon edebiliyor. Bazıları ise mektup da yazamıyor, telefon da edemiyor… İnsandan, sohbetten uzaklaştırılarak, zaten zor olan hapishane koşulları, onlar için daha da zorlaştırılıyor. Devletin ve hapishane yönetiminin dayatmalarına karşı olan tutsaklara verilen iletişim ve benzeri cezalar, insani duygulardan ne kadar uzaklaşıldığı gözler önüne sermektedir. Bu cezalar karşısında yıllarca direnmiş ve hala direnmekte olan tutsaklar ise iradelerine, kimliklerine sahip çıkmaktadırlar.
Her şey dilekçe ile

Duvarlar ardına kapatılan insanlar, tutsaklıklarının ilk dakikalarından itibaren hapishanede geçirdikleri süre boyunca, orada yapacakları her şey için bir dilekçe vermek zorundadır. Bu uygulama yüzünden tutsaklar, en temel ihtiyaçlarını bile hapishane yönetimine dilekçe vererek karşılıyorlar. Yatak, su, haftalık kantin alışverişi, berber, kütüphane, gazete, spor faaliyetleri, kaldıkları hücrede ortaya çıkan herhangi bir teknik aksaklık ve daha birçok şey için, tutsakların dilekçe vermesi zorunlu kılınmıştır. Bu uygulama ile, tutsaklara yukarıda saydığımız tüm yaşamsal ihtiyaçlar için dilekçe verdirilerek, adeta hapishane içinde hapishane
yaratılmaktadır. Hapishaneleri, otoritesinin tam anlamıyla hayat bulduğu ve hüküm sürdüğü yerler olarak belirleyen devlet, bu ve benzeri uygulamaları yıllardır tutsaklara dayatmaktadır.

Üzerinden yıllar geçtiği halde, bu tür uygulamaların yansımalarını hapishanelerde hala görüyoruz. Tekirdağ F tiği cezaevindeki arkadaşımız Özgür Aydın, yolladığı mektupta, kendilerine dayatılan benzeri uygulamalara dikkat çekiyor:
“Merhaba,
12 Eylül Cuntası ve darbecilerle hesaplaştığını iddia eden AKP döneminde, darbe dönemini aratmayacak uygulamalar hayata geçiriliyor. F tiplerinde kısa süre önce başlatılan “ayakkabını kutuya kendin koy” dayatmasıyla birlikte tutsaklara, gardiyanların görevleri yaptırılmaya çalışılmaktadır. Bu dayatmaya direnen tutsakların ayakkabılarına el konulup depoya kaldırılmaktadır. Bu uygulamanın devam etmesi halinde, yakında hiçbir siyasi tutsağın ayakkabısı kalmayacak. Bu havada hücrede yalınayak gezmek zorunda kalacağız. Açıktır ki, tutsakların sağlıklarının bozulması, kalıcı hastalıklara yakalanmaları demektir. 12 Eylül döneminin “tazyikli su, çırılçıplak soyarak dışarıda bırakma” yöntemleri, günümüzde böyle inceltilerek(!) hayata geçiriliyor.”
Hapishanelerde yedi günde üç ölüm
Bingöl M Tipi Cezaevi’nde 2 yıldır hasta olmasına rağmen tutulan Mahmut Karataş, 3 Nisan günü yaşamını yitirdi. İki gözü de görmeyen, ileri derece şeker hastası olan Karataş’ın cezasının ertelenmesi ve tedavisinin yapılması için yapılan başvurular görmezden gelindi. Hastalığından dolayı şuurunu yitiren ve doktorların “Hasta tedaviyi kabul etmedi.” demelerine rağmen tahliye edilmeyen Mahmut Karataş, 75 yaşında cezaevinde yaşamını yitirdi.
Adıyaman ve Muş cezaevlerinde 16 yıl tutuklu kalan ve lenf kanseri olan Nurettin Soysal, tahliye edildikten 17 ay sonra tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.
90 yıl hüküm verilen Soysal, cezaevinde 13 yıl kaldıktan sonra boynundaki şişkinlik şikayetiyle doktora gitti, bir rahatsızlığı olmadığı söylenerek geri gönderildi. Günden güne boynundaki şişkinliğin artmasıyla durumu ağırlaşan Soysal, tüm başvurulara rağmen uzun süre hastaneye götürülmedi. Ölüm döşeğine gelen Nurettin Soysal için Dicle Üniversitesi’ndeki doktorlar Adli Tıp Kurumu’na başvurdular, “Şimdi git, sonra gel.” denilerek geri çevrildi. 6 aylık ömrünün kaldığını söyleyen doktorları tarafından yeniden başvuruda bulunuldu. 13 Kasım 2010 tarihinde tahliyesine karar verilen Soysal, 17 ay boyunca Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi›nde kaldı. Geç tahliye edildiği için tedavisi zamanında yapılamayan Soysal, tüm müdahalelere rağmen 4 Nisan günü 41 yaşında yaşamını yitirdi.
Doğubeyazıt Kapalı Cezaevi›nde tutuklu bulunan Mahmut Çakan, karaciğer yetmezliği nedeniyle tedavi görüyordu. 2 yıldır farklı hastanelere tedaviye gönderilen Çakan, Cumhurbaşkanlığı›na defalara başvuru yapılmasına rağmen tahliye edilmedi. Mahmut Çakan, Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 12 Nisan günü yaşamını yitirdi.
Şu anda hapishanelerde tedavi edilmeyi bekleyen 263 hasta tutuklu bulunuyor. Hayati tehlikesi üst düzeyde olan 112 tutsak, hastalıkları nedeniyle sürekli tedavi görmesi gereken 67 tutsak ve sağlık kontrolünden düzenli geçmesi gereken onlarca tutsak var. Cumhurbaşkanlığı, Adalet Bakanlığı ve diğer devlet kurumları, tüm başvurulara rağmen, hapishanelerdeki hasta tutsakları görmezden geliyor. Tutsakların tahliyesine, ancak ölümün kıyısına geldiklerinde karar verilmesi, onların ölümüne karar verilmesidir.

Monday, August 19, 2013

Mısır: Sina uğursuz bir işaret mi?


Mısır'ın Sina Yarımadası'nda İslamcı militanlar güçlü
Son 3 yıldır Mısır'ın Sina Yarımadası giderek daha kanunsuz ve şiddetli bir halde; hatta Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin devrilmesini ve geçen hafta Mursi taraftarlarının katledilmesini gölgede bırakacak kadar.
Sinai öteden beri istikrarsızdı; üstelik Mısır'daki 2011 devriminden sonra güvenlik güçleri yarımadadan çekildi ve eski militanlar hapisten bırakıldı.
Sudan ve Libya'dan gelen silahlar, Sina çöllerinden geçip Hamas yönetimindeki Gazze'ye ulaşıyor.
Geneleksel olarak bağımsız Bedevi gruplar hükümetin iradesini hiçe sayarak, genellikle kaçakçılık ağları işletiyorlar. Aralarında artan sayıda yabancılar ve yerel aşiret üyeleri olan militanlar cesaretlenerek; turist kaçırma ve askerlerle polislere saldırı dalgası başlattı.
2011 sonuna doğru bu militanların bazıları, Ensar el Cihad adıyla Sina'da bir El Kaide şubesi kurmaya yöneldi. O sırada Müslüman Kardeşler hükümete çağrıda bulunarak, "Mısır'ın bağımsızlığına karşı bu ciddi tehlikeye karşı harekete geçmeye" ve "Sina'yı tüm silahlı gruplardan korumaya" çağırdı.
Mursi buna bastırma hareketiyle karşılık verdi. İsrail'in onayıyla Sina ve Gazze arasındaki tünellerin yıkılmasını da içeriyordu bu.

Şiddet yoğunlaşıyor

Bu çabalarına karşın, hapisteki İslamcıları serbest bırakan ve Sina'da tıklayın askeri operasyonları veto eden Mursi'yi ordu müsamahalı davranmakla suçladı.
Turizm kenti El Uksur'a daha önceleri turistlere saldırılar düzenleyen Cemaa el İslamiyye'nin bir üyesini vali olarak ataması öfke uyandırdı.
Bunlar daha sonra Mursi'nin indirilmesinin gerekçeleri olarak sunuldu; oysa ki eldeki kanıtlar, Sina ile selefleri kadar ilgilendiğini gösteriyor.
Görünüşe bakılırsa, Pazartesi günü tıklayın 24 Mısırlı polise yönelik baskın, gelişmelerle uyumlu.
Ancak Mursi'nin devrilmesinden bu yana Sina'daki şiddetin yoğunlaşması, Mısır'ın merkezindeki olayların çevresindekilerle yakından ilişkili olduğunu gösteriyor.

Ordunun ve geçici yönetimin hevesleri

Mısır'daki siyasi kriz, ordunun Müslüman Kardeşler ile boy ölçüşmesiyle başladı. Köktenci Selefiler gibi başka bazı İslamcılar bile ilk başta darbeyi destekledi. Müslüman Kardeşler tecrit olmuştu.
Fakat ordunun zorbaca taktikleri ve hükümetin Müslüman Kardeşler'in kökünü kazıma hevesinin belirginliği, militanlara ek bir itici güç sağlayarak, krizin açık ve geniş bir cihatçı şiddeti körüklemesine yol açıyor.
Müslüman Kardeşler'e karşı savaş artan oranda, tek bir siyasi partiye karşı değil, bütün İslami akımlara karşıymış gibi algılanıyor.
Taraftarlarının ülke genelindeki şiddetli tepkilerine rağmen, Müslüman Kardeşler'in kendisi barışçıl direnişi yükseltmekte dikkatli davranıyor.
"Ordunun dışlayıcı söylemi ve gaddarca şiddetiyle, Müslüman Kardeşler taraftarlarının güvenlik güçlerine ve azınlıklara karşı uyguladığı şiddet, radikalleşmenin tekrarlanmasına sebep olabilir."
Fakat "bu gayrimeşru rejimi devirmek için mücadelenin zorunlu olduğu" yönündeki söylemleri, cihatçıların on yıllar boyunca savaştıkları ve yeniden başa geçmesinden çekindikleri orduya karşı duruşlarıyla uyumlu.

Bölgesel etkiler

Sina'daki olaylar ayrıca, Mısır'dakinin bölgesel bir kriz olduğunun altını çiziyor.
Sina'daki militanlar uzun menzilli roketlerle İsrail kentlerini tehdit edebilir. Sadece iki hafta önce Mısır'ın izniyle hareket eden İsrail'e ait bir insansız hava aracı orada 4 kişiyi öldürdü.
Mısır ordusu da, militanlara karşı geniş çaplı askeri operasyonlar yürütmek için fazladan iki müfrezeyi Sina'da konuşlandırmak için, 1979'daki barış anlaşmasının gerektirdiği gibi İsrail'in iznini istedi ve aldı.
İsrailli yetkililerin ABD'nin Mısır ordusuna yönelik önemli miktardaki yardımı kesmesi yönündeki çağrılara karşı lobi yapmasının sebebi bu.
Amerikalı yetkililer de yardımın kesilmesi durumunda generallerin güvenlik işbirliğini askıya almasından, hatta Sina'daki durumun daha kötüleşmesine göz yummasından endişe ediyor. Böyle bir durumda, Gazze alevlenebilir ve Amerikan diplomatik çabasıyla daha yeni başlayan İsrail-Filistin barış görüşmeleri riske girebilir.
Sina'daki istikrarsızlık ayrıca, Ürdün'e giden doğal gaz boru hatlarına yönelik saldırılara yol açıyor; Amerikan müttefiği bir ülkenin kırılgan ekonomisi üzerinde ek bir yük oluşuyor böylece.
Sina, Mısır'da olacaklar için bir uğursuzluk işareti anlamına gelebilir.

1950'ler örneği

Eğer hükümet Müslüman Kardeşler'i yasaklama tehdidinde ısrar ederse, Sina'dakiler dahil olmak üzere, bu hareketin daha radikal ve şiddetli İslamcı akranları bolca savaşçı toplayabilir.
1950'li ve 1960'lı yıllardaki devlet baskısı, hareketin yeraltına inmesine sebep olurken, modern ve uluslararası cihad ideolojisini şekillendirmesine etkide bulundu. El Kaide'nin şimdiki lideri Eyman el Zevahiri, o dönemde İslamcılıktan cihatçılığa geçen genç bir Müslüman Kardeşler üyesiydi.
Bugün benzer bir sürece, sosyal medyanın avantajlarının yanı sıra, Mısır'ın sınırındaki Libya gibi zayıf ülkeler ve Yemen ile Suriye gibi yerlerde beliren El Kaide şubeleri dahil olacaktır.
Ordunun dışlayıcı söylemi ve gaddarca şiddetiyle, Müslüman Kardeşler taraftarlarının güvenlik güçlerine ve azınlıklara karşı uyguladığı şiddet, radikalleşmenin tekrarlanmasına sebep olabilir.
Eğer iki taraf bir uzlaşma sağlayamazsa, Mısır'ın daha büyük bölümü Sina'ya benzeyecek ve oluşacak dalgalar Mısır'ın sınırlarının çok uzağında da hissedilecek.