Friday, November 9, 2012

Ölüm Orucundaki Beden Neler Yaşar?

Bianet – Şimdi 40′lı günlerdeyiz. Geri dönülmez günlerin eşiğindeyiz. Bu nedenle bu yöntem üzerine tartışanlar dahi tartışmayı bir kenara bırakıp talepler üzerine, açlık grevlerinin uzlaşmayla sonuçlanabilmesi üzerine düşünmeye.
11 yıllık hapishane yaşantım boyunca sayısız açlık grevine ve iki Ölüm Orucuna tanık oldum. Ölüm Orucu tutanların yanıbaşında, her gün biraz daha eriyen vücutlarının verdiği acıyı hafifletebilmek için nöbetler tuttum. Ben başuçlarındayken yaşamını yitirdi sevdiğim insanlar. Ölüm Orucundaki beden neler yaşar yakından tanığım. Öyle bir çırpıda yaşanmaz hiçbir şey.
Açlık grevlerinin ilk günleri oldukça zorlu geçer. Vücut kendisini açlığa ayarlarken zorlar insanı. Kusanlar, başı ağrıyanlar, başı aşırı dönenler olur. Genellikle ilk üç günden sonra alışır beden. Uzun süreli açlık grevlerinde ve ölüm oruçlarında 20′li günlerden sonra zorluklar geri gelmeye başlar. 30′lu günlerle beraber beden zayıf düşmeye başlar. Hareketler yavaşlar, baş dönmeleri artar. İçtiğin su ve eğer yapılan açlık grevi “menü”sünde varsa çay ve limonata tat vermemeye başlar, hatta mideni bulandırır.
Çok yavaş da olsa düzenli bir şekilde kilo vermeye devam edersin. Çünkü açlık grevinde en yoğun kilo verilen günler genellikle ilk günlerdir. 30′lu günlerle beraber tekrar ve düzenli kilo veriş başlar. 40′lı günler ise artık eşiktir. Doktorlar bilir; açlık grevlerinde önce vücuttaki yağlar enerji kaynağıdır ve ilk olarak onlar gider. Sonra sıra kaslara gelir. Kaslar erimeye başlar. Vücut yeterince enerji üretemediğinden 40′lı günlerde ise organlar iflas etmeye başlar. Vücut gerekli olan enerjiyi beyinden sağlamaya başlamıştır artık. İşte Wernicke Korsakoff diye bilinen hastalığın ölüm oruçlarındaki seyri de budur. Önce beden sonra bedenle beraber organlar ve beyin tükenir. Artık geri dönülemez noktaya gelindiğinde ise bedende ve beyinde hasarlar kalır. Kimileri ömürlerinin geri kalanı boyunca denge problemi yaşar ve yürüyemez, kimileri ise bedensel problemlerin yanı sıra zihinsel problemler yaşar son 10 yılını hatırlayamaz mesela.
Herkesin vücut direnci farklıdır. Ancak kusmalar 30′lu günlerle beraber tekrar başlar. Vücudun hareketleri artık ağırlaşmıştır. Daha yavaş hareket eder açlık grevindekiler. Ani hareketler baş dönmesiyle beraber düşmelere neden olabilir çünkü. Koğuş sistemindeyken açlık grevindekilerin kollarına girerek tuvalete çıkmalarına, kısa kısa da olsa volta atmalarına yardımcı olurdu yanındaki yoldaşları. F Tipi Hapishanelerde ve tecritte tutulanlar duvarlara tutuna tutuna tuvalete gidiyor, yürümeye çalışıyor olsa gerek.
Koğuşlardayken ölüm orucundakilerin ranzalarının hemen altında küçük leğenler olurdu. Kusacak gibi olan direnişçi başını yatağın kenarından uzatır ve yana çekilen leğene kusardı. 40′lı günlerden sonra dakikalarca süren o kusma sırasında başını öyle yatağın kenarında tutması bile zordur direnişçinin. Yanında birinin olması ve başını eliyle tutması gerekir. Acaba tecritte tutulanlar ne yapıyor şimdi. 19 Aralık Hayata Dönüş Operasyonunun ardından götürüldüğüm ve 6 yıl kaldığım F Tipi Hapishanelerde en çok yokluğunu hissettiğim şeylerden biriydi, migrenim tutup da yatakta kıvranmaya başladığımda başımı tutacak bir el. Bizi insan sıcağından, dost dokunuşundan mahrum bırakmışlardı. Bütün siyasi nedenleri bir yana bırakın insanı insan sıcağından mahrum etmenin kendisi bile o mekanları küfürle anmaya yeter.
50′li günlere gelindiğinde geri dönülmez bir yola girilmiştir artık. Vücut kendisini tüketmeye başlamıştır. Direnişçilerin bazıları yataklarından kalkamaz duruma gelir. Artık eskisi gibi su içemez, şeker alamaz duruma gelirler. Vücut kabul etmemeye başlar. Dışarıdan baktığında, dokunduğunda görür, hissedersin; kurudur artık derileri, bir kağıt, ince bir zar gibi gergin ve hassastır. Isladığımız havlularla vücutlarını siler, incitmekten korkarak hafif hafif masajlar yapardık. 50′li günlerin sonlarına doğru yatakta hareket etmek bile zorlaşmaya başlar. Bu ayrı bir zorluktur direnişçiler için çünkü hep aynı pozisyonda kalmak da zordur. Tüm kemiklerini, hissederler. Vücutlarındaki her bir kemik, bir saban olmuş artık erimiş olan bedenlerine batmaktadır.  Bu yüzden belli aralıklarla ve oldukça dikkatli bir şekilde vücutlarını yatakta çevirmek gerekmektedir. Ya tecrittekiler ne yapacak?
40′lı günlerle beraber vücudun iflasının bir başka göstergesidir hassaslaşan duyular. Bazı direnişçiler ışığa, bazı direnişçiler kokuya, bazı direnişçiler sese katlanamaz. Her biri için ayrı bir tedbir almak, ortamı ona göre hazırlamak gerekir. Sessiz, kokudan arındırılmış ve gerekirse pencerelerine iki kat perde gerilmiş bir ortam. Direnişçilerin bulunduğu koğuşa girmeden önce, dişlerimizi fırçaladığımızdan, ses çıkarmayan bir ayakkabı giydiğimizden, üstümüzün başımızın örneğin sigara kokmadığından emin olmaya çalışırdık. F Tiplerinde ve diğer hapishanelerde günde iki defa yapılan sayımlarda “infaz koruma memurları” nasıl davranıyor acaba?
50′li günlerle bilinci gidip gelmeye başlar artık direnişçilerin. Bazen kendilerini kaybederler. Kimisi 10 kimisi 20 yıl önceki bir ana geri döner. O anı yaşıyormuş gibi anlatmaya başlar. 60′lı günler bilincin bütün direnişçilerde bir bir kayıp gittiği günlerdir. Önce gidip gelen bilinç sonra daha uzun olarak gitmeye başlar. Sonra tamamen kapanır bilinç. Bu durumdayken yoğun bir ilgi gerekir. Artık içmedikleri suyu damlalıkla ağızlarına damlatırdık. Çatlayan dudakları için ıslattığımız mendilleri dudaklarının üzerine koyar ve nemini kaybetmesin diye belli aralıklarla o mendilleri ıslatırdık. Çünkü eğer orada kuruyuverirse çatlamış dudakların derisini soyabilir mendiller. Vücutlarını ıslak havlularla silmek, sağa sola çevirmek ve en önemlisi elinden tutmak, insan, dost, yoldaş sıcağını hissettirmek gerekir.
Bilinci tamamen kapanan direnişçinin birkaç günü vardır sadece… Soluk alışverişlerinin arası açılır, kısa ve kesik kesik soluk almaya başlarlar… Bilinci kapanıp da soluk alışverişleri değişmeye başladığında, başında bekleyen kişi olarak tek yapabileceğin acısını, ağrısın hafifletmeye çalışmaktır… 2000 yılında başlayan ölüm oruçlarında bilinci kapananlara zorla müdahale edildi hastanelerde ve onlarca direnişçi sakat bırakıldı. Çünkü o noktadan sonra hasarsız geri dönüş mümkün değildir.
Şimdi 40′lı günlerdeyiz. Geri dönülmez günlerin eşiğindeyiz. Açlık grevindeki mahpusların tecrit edildiği, kendilerine B vitamini verilmediği yönünde bilgiler ulaşıyor hapishanelerden dışarıya. Açlık grevi, ölüm orucu mahpusların son çare olarak başvurduğu bir direnme yöntemidir. Artık başka çare kalmadığında başvurulan yöntemdir. Bu nedenle bu yöntem üzerine tartışanlar dahi tartışmayı bir kenara bırakıp talepler üzerine, açlık grevlerinin uzlaşmayla sonuçlanabilmesi üzerine düşünmeye başlamalıdır. Çok geç olmadan…

1982, 1984 ve 1996 Ölüm Oruçlarında yaşanan süreç böyle gelişmişti. 2000 yılında başlayan Ölüm Orucunda ise B vitamini kullanıldığından, beden enerjiyi beyinden değil, dışarından alınan B vitamininden karşılamaya başlamış ve organların iflas ettiği süreç daha da uzun bir zamana yayılmıştı.

Thursday, November 8, 2012

Pierre Joseph Proudhon



 
(15 Ocak 1809 - 19 Ocak 1865)

Fransız ekonomist ve düşünür. Kendini "anarşist" olarak adlandıran ilk kişidir ve ilk "anarşist düşünür olarak nitelenir.

Fransada bir köyde doğan ve çocukluğu çobanlıkla geçen Proudhon daha sonra kendini eğitime vermiştir.

Proudhon'un Hayatı

1809 Fransa doğumlu Pierre Joseph Proudhon yoksul bir ailenin oğludur ve yaşamı boyunca geçim sıkıntısı çekmiş, doymak bilmez bir öğrenme isteği içinde yaşamıştır. Anarşizm kuramcılarının arasında ayrı bir yeri vardır. Hayatın kendisinden, yaşama deneylerinden, pratikten çok şey öğrenmiş, anarşizm kendini bir eylem öğretisi olarak kabul ettirmek isteyince Proudhon'un yolundan gitmiştir. Bu öğretinin pratik yanına önem veren en önemli anarşist kuramcı Proudhon'dur.

Başkaldırma onu hiçbir zaman nihilizme itmemiştir. Tersine, halkın eski törelerini, çağdaş toplumun bozmaya çalıştığı değerlerini savunmak için başkaldırır. Böylece öğretisinin hem devrimci, hem de gelenekçi olan iki özelliği anlaşılmış olur.

Hegel gibi Proudhon da iki akımın doğmasına yol açmıştır: Sağcı Proudhon'culuk; Solcu Proudhon'culuk. Kendisine inananlar arasında tanrıtanımazlar olduğu gibi, hıristiyanlar da vardır; faşistler olduğu gibi sendikacılar da vardır.

Hepsi de Proudhon'u kendilerine göre yorumlamaktadır. Ama onun en belirgin özelliği Fransız halkının kahramanı olmasıdır.

Proudhon, 1840'ta kendisine büyük bir okur kitlesi kazandıran "Mülkiyet Nedir?" adlı broşürünü yazmış ve bu sorusunun yanıtını şöyle vermiştir: "Mülkiyet Hırsızlıktır!".

1844'te Paris'te Alman göçmenleriyle ilişki kuran Proudhon, Karl Marx'la da tanışmış, 1846'da "Sefaletin Felsefesi"ni yayınlamıştır. (Bilindiği gibi Karl Marx da bu kitaba karşı alaylı bir tonda "Felsefenin Sefaleti" adlı eleştirisini yazacaktır.)

1846'da Proudhon yeniden Paris'e yerleşti. 1848 Devrimi'nde orada kaldı ve devrimin temel düşüncelerinin kendi düşünceleriyle uyuşmadığını kavradı. 4 Temmuz 1848'de milletvekili seçildi. Millet Meclisi'nde verdiği bir söylevde halktan "burjuvazinin kurbanı" diye söz edince şimşekleri üstüne çekti.

Prens Başkan'a yönelttiği saldırıdan ötürü de 1849'da üç yıl hapis ve 3,000 Frank para cezasına çarptırıldı. Cezaevinde yattığı sırada "Bir Devrimcinin İtirafları" adlı yapıtını yazdı.

1858'de "Devrimde ve Kilisede Adalet" adlı yapıtında kiliseye çattığı için gene üç yıllık hapis cezasına çarptırıldı; bu yapıtı "dine ve ahlaka hakaret" sayıldı. Proudhon Belçika'ya sığındı. Genel Aftan sonra Paris'e döndü; 1864'te öldü.

Pierre Joseph Proudhon ve Anarşizm

Proudhon'un temel düşüncesi, adalettir. Proudhon'daki adalet düşüncesi, bireysel sınırları aşmakta, toplumsal yaşamı kapsamaktadır. Yalnız onun sözünü ettiği adalet, daha çok, tanrısal adalet olarak belirmektedir. "Toplumları yöneten bu adalettir, siyasal yaşamın merkezi de odur." Proudhon, bu adaletin gereklerinden hareket ederek özel mülkiyete karşı çıkar. Mülkiyet insanların zararınadır; çünkü işsizliği, üretim fazlasını, iflasları, yıkımları o doğurur. Proudhon, bir yandan özel mülkiyete karşı çıkarken bir yandan da, kolektif mülkiyet kavramını eleştirir. Ona göre, liberal rejimde güçlüler zayıfları sömürmekte, komünist rejimde ise zayıflar güçlüleri ezmektedir. Öyleyse mülkiyet olmamalıdır.

Proudhon'a göre, birbirlerinin özgürlüklerine saygılı insanlar arasındaki tek ilişki özgür biçimde yapılmış bir sözleşmenin getirdiği zorunluluklara dayanan ilişkidir. Kendi hukuk kurallarına göre kurulmuş olan ve bireylerin yetkisini aşan devlet her türlü meşru temelden yoksundur. Zaten otorite demek baskı demektir; üstün iktidar demek, mutlak iktidar demektir. Bu böyle kabul edilince otoritenin savunucuları ister tutucu olsunlar ister sosyalist bunun o kadar önemi yoktur. Proudhon "insanın insan tarafından yönetilmesi köleliktir" der ve ekler "parti olmamalı, otorite olmamalı, bunların yerine insanın ve yurttaşın mutlak özgürlüğü olmalı". Bu sözler Proudhon'un anarşizmini açık saçık ortaya koyan örneklerdir.

Proudhon'un iddialı anarşizmi, mülkiyet konusunda yazdıklarından da anlaşıldığı gibi temelsiz değildir. Anarşi "pozitif"tir. Bu anarşide "özgürlük, düzenin kızı değil, düzenin anasıdır".

Proudhon yaşamın temel kuralı olarak karşıtlığı, uzlaşmazlığı alır. Hegel'in çelişkilerin bir sentezde çözümlendiği konusundaki düşüncesine karşı çıkar. Proudhon "karşıtlık çözümlenmez" der. Ona göre devlet, birbirine karşı toplumsal güçlere egemen olmak için bütün özel girişimleri yok etmeye çalışmaktadır. Oysa her türlü dış müdahaleden, koruyucudan kurtulmuş bir toplumda denge kurulabilir. Pozitif Anarşi iktisadın siyasete üstünlüğü ile sağlanacaktır, hükümet iktisadi organizma içinde eriyip yok olacaktır.

Proudhon, ailenin, törelerin ateşli savunucusudur. Törelerin dokunulmazlığı, evliliğin kutsallığı, ailenin düzeni söz konusu olduğunda tutucudur. "Aile kurumuna yapılan her saldırı adalete karşı, halka, özgürlüğe ve devrime bir saldırıdır" der. Burjuvaziyi, ahlakı elinde tuttuğu için değil, onu özünden ayırdığı için eleştirir ve aileyi küçük düşürdüğü için suçlar.

Öte yandan adalete olan sarsılmaz inancı onu şiddete dayanan bir devrim önermekten de alıkoyar. Pozitif Anarşizm barışçı bir evrimciliği öngörür. Proudhon "kendi olanaklarımız ölçüsünde adaleti gerçekleştirerek bu evrimi hızlandırmak bizim elimizdedir" der.

Etkisi derin ve uzun süreli olan Proudhon "Anarşizmin babası" ve en etkili temsilcisi sayılır. Proudhon'un bireysel özerklik savunusu hala etkisini duyurmaktadır. Marksçılığa karşı çıkanlar için Proudhon'un düşünceleri dayanak olmuştur. Proudhon, sentezin karşısına dengeyi, zorlamanın karşısına özgürlüğü koyarak Karl Marks'tan ayrılır.

Pierre Joseph Proudhon ve Karl Marx'ın Karşılaştırılması

Ölümünden bir kaç ay önce kendisine de söylediğim gibi, klasik idealist geleneği sarsmak için sarfettiği tüm çabalarına rağmen, Proudhon yaşamı boyunca iflah olmaz bir idealist olarak kalıp incili, Roma Hukukunu ve metafiziği aşamadı. Proudhon'un en büyük talihsizliği onun doğa bilimlerini hiç okumamış ve böylesi yöntemleri benimsememiş olmasıydı. Proudhon dahiyane bir içgüdüye sahipti ve doğru yolu görüyordu, fakat, idealist düşünce metodu tarafından engellendiği için, her defasında eski hatalarına düşüyordu. Proudhon ebedi bir çelşkiydi; gayretkeş bir dahi ve idealist aldatmacalara karşı çıkan ama ne yazık ki kendisi bu aldatmacaların hakkından gelemeyen devrimci bir düşünür... Marx bir düşünür olarak doğru yoldadır. Marx, tarihteki hukuksal evrimin, ekonomik ilerlemenin nedeni değil, onun sonucu olduğu ilkesini tespit etti ki, bu önemli ve yararlı bir kavrayıştı. Bu yorumu yapan ilk kişi Marx olmamasına rağmen -aynı teori şu veya bu ölçüde Marx'tan önce başka bir çok kişi tarafından da formüle edilmişti- yine de ekonomik bir sisteme böylesin sağlam bir temel kazandırma onuru Marx'a aittir. Öte yandan, Proudhon özgürlüğü Marx'tan daha iyi anlayıp hissetti. Ona musallat olan metafizik doktrini bir yana bırakırsak, Proudhon içgüdüsel olarak devrimciydi; şeytana taparak anarşi ilan etti. Marx ta pekala çok daha rasyonel bir özgürlük sistemi oluşturabilirdi, ancak Marx özgürlük içgüdüsünden yoksundur, tepeden tırnağa otoriter biridir.
 
KAYNAK

Mikhail Bakunin, 1870
Sam Dolgoff'un Bakunin adlı kitabından alınmıştır
Çeviri Cemal Atila, KAOS Yayınları, 1998

Tuesday, October 30, 2012

Sokak sanatı


Sokak sanatı dediğimizde bir parça ilgili okurların aklına ilk düşecek şu soruyu hemen yanıtlayalım…

Dünyanın çeşitli şehirlerinde sokak sanatları festivalleri yapılmakta. Türkiye’de de bir sokak sanatları festivali Haziran ayı başında düzenlendi ve sokakta düzenlenmeyen ilk sokak sanatları festivali olarak belki de dünya tarihine geçti! Şahsen ben, iki yıl bilfiil İstiklâl Caddesi ve Kadıköy Bahariye Caddesi’nde sokakta, her gün pantomim performanslarımı sergileyen bir sanatçı olarak orada değildim. Ülkede birçok şehirde sokaklarda, ürettiği sanat eserlerini halka aracısız, beklentisiz sunan hiçbir arkadaşım da orada değillerdi. Ayrıca çeşitli belediyelerin düzenledikleri afili sokak festivallerinden de bizlerden ziyade iktidarın çeşitli çıkar grupları faydalanmıştır hep, bizler değil.

Sokakta sanat dünyanın birçok büyük şehrinde yaşamın bir parçasıdır. Mesela Barselona La Rambla'da yürürken birçok sanatçıyı sokakta izleyebilir, dinleyebilirsiniz. Paris'te Montmartre'deki ressamlar, sokak müzisyenleri ya da grafiti sanatçılarına rastlayacaksınız. Peki ya İstanbul ya da Ankara yahut İzmir? Bizde durum biraz farklı ya da her zaman ve her şeyde olduğu gibi karışık diyelim…

Sokak sanatçısı kavramının da sanatçı kavramı gibi yanlış anlaşıldığını hatta içinin oyulmaya çalışıldığını söylemek yerinde olur. Bana sorarsanız sanatçı sanatçıdır. Sokak ya da salon sanatçısı olmaz. Eğer bir sanatçı, ürettiği sanat eserlerini sokaklarda, halka aracısız olarak sunuyorsa bu hal, onu sokak sanatçısı yapar mı? Gitarını eline alıp sokaklarda çakma John Lennonculuk oynayan arkadaşlar sanatçı mıdır?

Bugün İstanbul’da İstiklâl’e fırlayıp ‘sanatımı yapıyorum,’ diyen herkesin aslında bunu yapabildiği için teşekkür borçlu olduğu insanlar var. Sokakta müzik yapabilmek için dayak yemiş insanlar. Her nedense onlar değil de başkaları televizyon ekranlarında kendilerine yer bulabiliyorlar ‘dertlerini’ (!) dile getirmek için.
 “Beyoğlu’nda sokakları zalimliğiyle kavuran bir komiserden çok çektim, çektik. Adam içine beton dökülmüş burgulu lağım hortumuyla saldırdığı için mağdurlar ona ‘hortum’ lakabını takmıştı. Vurduğu yerlerde çizgi çizgi, özellikle kollarda izler bırakmaktan hoşlanırdı. Eğer aynı hafta iki kere karşısına çıkmışsanız yandınız! Ben haftada 4-5 kere çıkmış biri olarak Taksim nezaretlerinde ünlü olmuştum. Bir ara sopa yemekten öylesine arsızlaşmıştım ki, sokakta şarkı söylemekten Mis Sokak’ın oradan karga tulumba getirildiğim ekipler amirliğinden sabaha karşı salındığımda yine sokağa gidip çalmaya başlıyordum. Bir gün’ Hortum’ çıldırdı: “Beyoğlu’nda benden başka deli istemiyorum!” nidalarıyla iyice haşat etmişti beni, sağlam sopadan sonra sabah saat 9 sularında kesik kesik çıkan kısılmış sesime rağmen salındığımda gidip şarkı söylemiştim...” Bizon Murat-Siya Siyabend 

Ben de dâhil olmak üzere onlarca sanatçı, sırf sokakta olduğumuz için bu baskılara maruz kaldık. Ne yalan söyleyeyim ben dayak yemedim belki de şanslı olduğum için ama defalarca sivil ve resmi üniformalı emniyet ve belediye memurlarına pantomim yaptığımı, bunun bir sanat olduğunu anlatmak zorunda kaldım. Dahası elimde anayasa kitabıyla kendimi kolluk kuvvetlerinin linç girişiminden korumam bile gerekti. Bugün, zaman zaman sekerek yürümeme sebep olan sol dizimi İstiklâl’e bıraktım.

Huzurlu bir Pazar günü, gazetenizin ekinde okumak istemeyeceğiniz, bu karanlık yazıyı kaleme almamın sebebi ne peki? Nedir bu münasebetsizliğim? Nezih aile apartmanlarınızdaki güzel mi güzel dairelerinizde, ağız tadıyla bir tatil sabahı yaşamanıza engel olduğumu düşünüyorsanız ne diye okumaya devam ediyorsunuz ki?

Tek amacım farkındalık yaratmak. İstiklâl Caddesi’ne her gün 1 milyonu aşkın insan geliyor. Siz de mutlaka karşılaştınız benimle ya da ‘sokak sanatçılarıyla’ orada. Umuyorum bu yazıyı okuduktan sonra başka bir bilinçle izleyecek, dinleyeceksiniz karşılaştığınız insanları.

Sokakta karşılaştığınız bu insanlar çok para kazanmak için orada değiller. İnandıkları bir şey için oradalar: Sanat, sokaklarda olmalı. Sanatı kapalı salon ve galerilerden, televizyon ekranlarından sokağa taşımak içinde debelendiğimiz bu plastik çağda gerçek sanatçıların görevidir. Aydınlanma sokakta başlayacaktır.

“Yeryüzüne özgürlük! Sahibi olduğunuzu düşündüğünüz şeylere dikkat edin. Gün gelir, onlar sizin sahibiniz olabilir;   fark edemezsiniz. Sahibi olduğunuz tek şey gölgenizdir! Çünkü onu ne satabilirsiniz ne de satın alabilirsiniz!”
Sokak Performansı ardından izleyenlere hitaben…
31 Mayıs 2011 İstiklâl Caddesi – Janset Karavin

 “...Sokakta müzik yapan insanlardan bahsedeyim. Taksim Meydanından beri biz çalıyoruz. Geldik, Fransız Kültür. Devam ettik Mis Sokak. Devam ettik Emek Sineması, Galatasaray Lisesi'nin önü, Galatasaray Meydanı. Devam ettik, Odakule. Bizi böyle itip itip itip Tünele sıkıştırdılar...” Dede-Alatav

Ama ne yazık ki sokağın belleği yok gene Dede’nin de dediği gibi: ”Taş taştır. Oraya kafayı koyduğun zaman anlarsın taşın taşlığını!"
Bugün belediyelerin düzenledikleri cicili biçili festivallere bakarak sanatın sokakta olması için çaba gösterenlerin günlük güneşlik bir dünyada yaşadıklarını düşünebilirsiniz.

25 Mayıs günü bir grup sokak sanatçısının Beyoğlu’nda yaptıkları protesto gösterisinde söylediklerinin bir parçası sanırım bu konuya açıklık getirecektir: “Biz sanatını sokakta icra etmeyi seçenler, son zamanlarda iyice artan haksız uygulamalar karşısında bir araya geldik. Keyfi biçimde yerimizden ediliyor, kovalanıyoruz. Daha da kötüsü, bizim bir parçamız olan, yeri doldurulamayacak enstrümanlarımıza, işporta malıymışçasına apar topar el konulup, kılıfına dahi konulmadan, özensizce zabıta kamyonetine atılıyor ve depolarda keyfi sürelerde tutuluyor.
Bu el koymalar başımızın üzerinde sürekli bir tehdit unsuru olarak tutuluyor. Enstrümanlarımızdan ayrılmak istemiyorsak, bu haksız ve kabadayıca muamelelere sessiz kalmamamız gerekiyor.”

Yazıda, metnin akışı içinde adını anamadığım, alın terlerini, kanlarını sokağa akıtmış bütün sanatçı arkadaşlarımdan hem özür dilerim hem de tek tek hepsini kucaklayarak teşekkür ederim.
 ALINTI

Saturday, October 27, 2012

Hayat değil ölüm kutsaldır bu topraklarda


Hakan Aksay Adam konuşmasıyla, bizim alışageldiğimiz politikacılara pek benzemiyor. Bir şey derken gözleri fıldır fıldır oynamıyor. Savunduğu görüşler ne olursa olsun, içten görünüyor. Söyleyeceği şeyin çoğunluk tarafından yadırganmayacak, kendi partisinin politikasıyla ve liderinin keyfî tavırlarıyla çelişmeyecek sözler olmasını hesaplamaya çalışan ve çoğu kez yeterli zekâ, yetenek ve cesarete sahip olmadığı için bunu beceremeyip yuvarlak ve anlamsız konuşanlardan biri olmadığı izlenimini veriyor.
Ama kurduğu cümlelerden acayip bir senaryo ortaya çıkıyor. Başbakan’ın kendisini kurşuna dizdirmesini, astırmasını istiyor. Önem verdiği bir şeylerin gerçekleşmesi için öldürülmeyi hayal ediyor.
Konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir. Balçiçek İlter’in sunduğu Söz Sende programında, son zamanlarda Şam’a kaç saatte girileceği konusundaki bahisçilik merakıyla dikkat çeken Şamil Tayyar’ın, bu kez de cezaevlerindeki ölüm oruçlarına duyarsızlığını belli eden bir üslupla, ölüm orucuna Baydemir’in de katılması halinde daha çok ses çıkacağı iğnelemesinde bulunduğunu öğreniyoruz. Baydemir, Tayyar’a değil, Başbakan Erdoğan’a bir çağrısı olduğunu söyleyerek soru sahibini bağımsız bir siyasi şahsiyet saymadığını belli ediyor. Ve şöyle diyor:
- Bütün benliğimle, Rabbime duyduğum inançla size çağrıda bulunuyorum. Eğer bu ülkede kardeş kanının durması için, müzakere masası kurulması için bir kurbana ihtiyaç varsa, o kurban ben olurum. Eşim burada beni izliyor. Vasiyetim var. Kimse dava açmayacak. Savaş sonlandırılacaksa bu bayram sabahı beni kurşuna dizin! Darağacına asın! Canımı alın! Yeter ki müzakere masası kurulsun, yüz yıldır var olma mücadelesi veren bu halk özgürleşsin…
Ne kadar garip bir öneri bu! Ne kadar acı bir çağrı! Ve ne kadar korkunç bir yakarış!
Yıllardan 2012!..
Ve dünya liderleri arasına girme iddiasındaki bir ülkenin en büyük kentlerinden birinin belediye başkanı, son derece samimi görünen bir ifadeyle ölmek, daha doğrusu öldürülmek istediğini haykırıyor.
Dünyanın kaç ülkesinde böyle bir şeyle karşılaşabilirsiniz?
*       *       *
58 cezaevinde yüzlerce (belki 700 civarında, belki de yeni katılımlarla binlerce) insan, 12 Eylül 2012’den bu yana ölüm orucunda. Onlar da ölmek istiyorlar. Talepleri gerçekleşmezse yaşamlarından vazgeçeceklerini kanıtlamak için 45 gündür aç kalarak mücadele ediyorlar. Belki bugün-yarın bazıları için çok geç olacak. Ama onlar bunu göze almışlar.

Eylemleriyle en başta Türk-Kürt barışı için kilit rol oynayacağını düşündükleri Öcalan’ın şartlarının iyileştirilmesini, ona yönelik tecrit politikasına son verilmesini amaçlıyorlar. Ayrıca ana dilde savunma ve eğitim haklarını talep ediyorlar.
Talepleri için sahip oldukları en değerli şeyi, hayatlarını ortaya koymuşlar.
Bu, doğru bir mücadele yöntemi mi? Ölüm orucuna girerek iyi mi yapıyorlar? Yoksa hata mı ediyorlar? Her türlü amaca ulaşmak için temel öncelik ve en başta gelen şart, hayatta kalmak mıdır?
Ben bu sorulara uzaktan ahkâm keserek evet veya hayır diyecek hakkı kendimde görmüyorum. Ne kadar empati yapmaya çalışırsam çalışayım, bu insanları yeterince anlayamayacağımı sanıyorum.
Ancak şunu söylemeliyim: Hukuki ve siyasi haklar için, her türlü demokratik talepler uğruna insan hayatlarının iskambil kâğıtları gibi kolayca masalara serildiği bir ülkede yaşamanın ürkütücü olduğunu düşünüyorum. İnsanların kendi hayatlarından ne kadar hızlı ve kararlı adımlarla vazgeçebildiğini görmek bana acı veriyor. En beteri de, yüzlerce insanın hayatı tehlikedeyken, koskoca bir toplumun, iktidarın, medyanın bunu umursamaz bir havada davranması.
Ölseler ne olacak? Birkaçı ölüm orucunda hayatını kaybetse? Hatta birkaç yüz kişi ölse? Ne olur ki? 30 yıldır on binlerce insan kaybedip de hâlâ iç savaşın bitmesini yeterince istememiş bir topluma, iktidara, medyaya sahip değil miyiz?
Haydi, açık konuşalım: Biraz daha ölüm olsa bile hayatımıza devam etmenin, konuşup gülüşmenin, yiyip içmenin, eğlenip sevişmenin bir yolunu bulacağımızı bilmenin rahatlığını taşımıyor muyuz?
*       *       *
Ölüm öylesine doğal bir şey ki bu ülkede... Öbek öbek insanların öldürülmesi, onlar daha gömülmeden yenilerinin ölüme koşması o kadar sıradan ki…
Uludere’de öldürülen 34 kişiyle ilgili gerçekler 11 ayda ortaya çıkarılabildi mi? Bu vurdumduymazlık ile onları “dolap beygiri” olarak görenlerin önünde sevincinden takla atmaya hazır bir yığın “adam” olmasının arasındaki bağı görmüyor musunuz?
Ya Suriye’de düşürülen uçak? Oradaki tonlarca metal ve ileri teknoloji sizin olsun; öldürülen iki pilota sahip çıkan oldu mu?
Siyasetin ötesinde “insan” diye bir amaç var mı bu ülkede?
“Hayat” diye bir değer var mı?
Şehit cenazelerinde dökülen gözyaşlarının arasında oğullarını savaşa feda etmekten gurur duyan bunca ana ve baba varken, yaşamanın kutsallığından söz edilebilir mi?
Ama ölmek!.. Ölmek bir başka şeref bizde…
Bayrağımızdaki al kandan başlayıp, dinimizdeki vecibelerle devam edip, silahlı kuvvetlerde başımıza gelebilecek kazaya kadar her türlü durumda kutsal ölümler vardır bizim için.
Kutsal yaşam kuramadık 90 yıldır; ama kutsal ölüm “noktasında” hiçbir sıkıntımız yok.
Ölmek, yaşamaktan daha anlamlıdır bu topraklarda.
İktidarlar bunu pompalar, biz sorgusuz sualsiz kabulleniriz.
Sayımız çok, pek çok, on milyonlarca… Hamam böcekleri kadar çokuz. Ve iktidar açısından sadece birkaç yılda bir gün (seçimler sırasında) önem taşırız. Onun için sıradan günlerde “gerekirse” ölmemiz, hamam böcekleri gibi ezilip gitmemiz doğaldır.
Bu doğallıkla, becerebilirsek “şerefli bir ölüm” koparırız kaderin elinden, olmazsa daha banal bir yolla – mesela, incir çekirdeğini doldurmayacak bir tartışmada ya da “namus belası”na birbirimizi vurarak – ölürüz, öldürülürüz.
Bu topraklarda yaşamanın, aşkın, sanatın, bilimin pek bir önemi yoktur. Kutsal hayat olmaz bizde. Ama kutsal ölüm çeşitlerimiz çoktur. 

Thursday, October 25, 2012

dostoyevski’nin delikanlı’sı

by
“Delikanlı, Dostoyevski’nin büyük eserleri arasında, kendi politik görüşleriyle taban tabana zıt görüşleri olan bir gazetede basılan tek romanıdır.  Rusya’da edebiyat ve politika hiç bir zaman birbirine uzak değildir. Son romanı açıkca politikti ve 1874′ün sonlarında yazdığı mektuplar, yeni romanındaki herhangi bir şeye Nekrasov’un politik bakımdan karşı çıkacağından korktuğunu gösterir. Bu nokta önemlidir, çünkü bu korku, konunun seçimini ve ele alınışını sınırlamıştır. Dostoyevski büyük eserlerinin çoğunda, yaşamın ve felsefenin sorunlarıyla uğraşır: Suç ve Ceza‘da ahlakın anlamıyla, Budala‘da ahlaki ülküyle, Ecinniler‘de ahlak, politika ve din arasındaki ilişkiyle, Karamazov Kardeşler‘de dinin temelleriyle. Görüşleri ne olursa olsun Dostoyevski, radikal bir gazetenin sütunlarında, bu konuların hiçbiri hakkında düşüncelerini serbestçe yazamazdı. Delikanlı bu konuların hiç birini tartışmaz ya da yüzeysel ve raslantısal olarak tartışır; özünde, yalnızca, insanların birbirine karşı gösterdikleri psikolojik tepkilerle ilgilenir.”  -Edward Hallett Carr, Dostoyevski, İletişim Yayınları, çev. Ayhan Gerçeker, 7.Baskı 2010, sf. 239.

Dostoyevski‘ye döneyim. Delikanlı bitti geçenlerde; zahmetli bir kitap, kolaylıkla okuyabilmiş, nüfus edebilmiş  değilim. Okur olarak hayranlık uyandırıcılığından da, verdiği sıkıntıdan da söz etmek isterim. Bildiğimiz Dostoyevski  romanlarının güçlü, kendisine bağlayan, dikkat kesildiğimiz temalarını tam olarak sunmuyor. Benzer temalar bir şekilde var aslında kitapta, karkaterler de tipik Dostoyevski karakterlerinin özelliklerini çeşitli şekillerde barındırıyorlar; ancak Delikanlı’da sanki her şey bir yüzeyde kalmakta, bir eşiği geçmemekte ve tutuk durmaktadır. Ateşle tutuşmuş ve iradesi başka bir irade tarafından ele geçirilmiş gibi yazdığı hissine kapıldığım Dostoyevski, Delikanlı‘da  yazar olarak daha sakin ve  yüzeyde kalan bir esinle kalem oynatmış gibidir. Büyük yapıtları açısından, ikincil derecede etki bırakır bu nedenle. Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Ecinniler, Karamazov Kardeşler gibi kitaplardan hareketle bakılırsa (belki hiç kıyaslamamak gerekir bunları ya, zihnimize kazınan, ruhumuzu ele geçiren bu eserlerine göre) Delikanlı,  bir bakıma bir olmamışlık duygusu bırakıyor geride. Sanki, meseleleri açısından derinlik noksanlığıyla ve biçimselliğiyle sekteye uğramakta ve okuruna (ancak sabır ve sadakatle okumayı sürdürmek dışında)   üstesinden gelinmesi kolay olmayan okuma güçlükleri çıkarmaktadır.
Dolayısıyla tipik Dostoyevski  okurlarının  pek de sözünü etmeyi tercih etmedikleri  bir kitaptır bu. Deyinilip geçilmiş ama gerçek bir değerlendirmesi sunulmamış gördüğüm kadarıyla. Benim okuduğum İletişim yayınevinden çıkan çevirisi, üçüncü baskısını yapmış 2006’da, ne şekilde okunduğunu bilmiyorum. Tuhaf bir karmaşası var kitabın, ortaya çıkan olayları, hikayeye dahil olan karakterleri yerli yerine oturtmak, gelişmeleri takip etmek, sahneleri bir şekilde tamamlamak üzere hikayeye derinliğiyle nüfus etmek kolay olmuyor.  Delikanlı’da Dostoyevski altı yüz sayfa boyunca bir düşünür-sanatçıdan daha çok, bu kez  bir psikolog-sanatçı olarak ağırlığını gösteriyor sanki. Felsefenin ve hayatın belirli odak noktalarında yoğunlaştırılarak dramlaştırılması değilde, Delikanlı‘da, insanların kendilerine ve birbirlerine karşı gösterdikleri tepkilerle, verdikleri karşılıklarla iliskili  psikolojik bir melodramlaştırma söz konusudur.
Dostoyevski’nin eserinde psikolojinin yeri, ilk yapıtlarından itibaren gündemde olan bir konu. Bu ayrımlarda kategorik olarak ısrar etmek anlamlı görünmüyor belki. Büyük dramatik eserlerinde psikoloji, melodramatik-psikolojik tefrika romanlarında düşünce sanatının bileşenlerini oluşturur. İnsanın psikoljik yapısına ilişkin çok sayıda betimleme ve gözlem bulunur eserlerinde. Olay örgüleri bir anlamda, bir fikrin açılması, karakterin bir düşünceyi gerçekleştirilmek üzere deneyimlenmesi yönünde gelişmesi gibi, bu karakterlerin bir şekilde karmaşık bir psikolojik yapıyla hareket etmeleri olarak da görünür. Delikanlı ile diğer yapıtlar arasında biçim düzeyinde bu ayrımı dile getirebiliriz yine de. Bu yanıyla da, Dostoyevski külliyatının büyük yapıtları arasına dahil etmekte tereddüt edilmeyecek bir kitaptır Delikanlı; haçmiyle, karakterleriyle, uslubu ve biçimsel özellikleriyle tipik bir Dostoyevski eseridir. Ancak bunu hakkıyla teslim edebilmek için okurun, Delikanlı’daki esin düzeyindeki eksikliğe ve kimi arizi noktalara dikkat etmesi gerekiyor.
Dostoyevski‘nin kendisi, romanları, karakterleri ve edebiyatı hakkında diyeceklerimi erteliyorum hep bir sebeple. Başlıca sebep, söylemeyi düşündüğüm şeylerin sadeleşmek, belirginleşmek ve toparlanmak yerine sürekli dağılma ve genişleme eğilimi göstermesi. Hep bir şeyler ekleniyor ve bir şeyler farklılaşıyor; Dostoyevski ile ilgili ya da ilgisiz başka okumalar giriyor araya. Bir de yazıdan uzaklaşma hali yaşıyor olmam sorun. Araya başka yazılar ekliyorsam da, istediğin gibi bir Dostoyevski yazısını toparlayacak duygu bulamıyorum. Delikanlı’ya ayrıca değineceğim toparlayabilirsem bir kaç yönüyle, ancak asıl olarak Ecinniler meselesi kapanmış değil. Dostoyevski okumasının bir süreklilik cizgisine dönüşmesinin sebebi o oldu ve söylenmesi gerekenlerin çoğunu daha söyleyemedim. İster Dostoyeski kitapları olsun isterse Dostoyevski hakkında kitaplar olsun, konu benim zihnimde cinlerle ilgili olarak dönüyor. Ancak bir sadeliğe, bir açıklığa, belirgin bir noktaya ulaşamıyorum da sanki, biriken, üstüste yığılan, birbirine karışan, kaybolan, yeniden keşfedilen notlar biriktiriyorum. Bu nedenle de araya başka şeyler giriyor. “Felsefe ve kadın” zor ilişkisi hakkındaki yazı, böyle bir şeydi.  Delikanlı’nın son sayfalarını okuyordum. Kadın karakterler ve kadınlar hakkındaki  düşüncelere bir dikkatle bakıyor,  “Kadın kısmı zorbalığı sever” türünde sözlerin altını çiziyordum haliyle.  O sıra aklımdan,  “Dostoyevski romanlarında kadın temsilleri” şeklinde bir sorunu kaydetmek geçti.  Delikanlı bu açıdan epey bir malzeme sunuyor. Budala ve Karamazov Kardeşler‘le birlikte bu açıdan ayrıca anılmaya değer.
Karakterlerinin iç dünyasında  her şeyi karşıtlık halinde ve karmaşıklıklarıyla, zıt kuvvetlerin basıncıyla ortaya seren Dostoyevski, delikanlının ve diğer erkek ana karakterlerin kadınlarla karmaşık ilişkisini de, aynı şekilde arizi bir hal içinden görünümleştiriyor. Dostoyevski’de kadınların bir karakter olarak sunuluşu ve erkek kahramanların bakışından gösterilen kadın algıları ilginç bir inceleme konusu olacaktır kanımca. Buraya aşk konusu da eklemek mümkün. Aşk meselesi, işleniş biçimiyle ve tematik olarak Dostoyevski’nin eserinde, onu başka yazarlardan ayıran belli başlı bir  olaydır (“çifte aşk” sorununu ile Budala’da Natasya Filipovna’yı, ya da “aşk-nefret döngüsü”yle Karamazov Kardeşler’de  Katerina İvanovna’yı hatırlıyorum).  Bilmiyorum, zor konular, üstesinden gelinmesi için bütün Dostoyevki külliyatının başka bir perspektif ve dikkatle katedilmesi gerek. Yapılmışı vardır muhakkak, bütünlüklü halde ben görmedim.
Kadın hakkında çokca ileri geri laf ediliyor  Delikanlı‘da, ancak kitabın esas meselesi “baba sorunu”  şeklinde belirtilecek sorun üzerine kurulu. İkiliklemler, karmaşık duygular ve çelişkilerle kendi hikayesini anlatan ana karakterin,  delikanlı  Arkadiy Andreyeviç Dolgorukiy’in (annesi, kızkardeşi, evlenmek istediği Nikolayevna gibi kadınlar dolayımından da geçse) asıl meselesi “baba”  ile. İlk satırlarından itibaren bunu anlıyoruz. Rene Girard bunu, Sonsöz olarak eklenen yazısında, Dostoyevski’nin kendi babasıyla ve Belinski’yle olan ilişkisi dolayımında değerlendiren şeyler söylüyor.  Buna göre Dostoyevski babasından kurtulmak için Belinski’nin buyruğu altına girmiş, ancak bunu yapmakla da yeniden “baba katli” meselesine geri dönmüştür. Sürgünden döndükten sonra Belinski’nin mirasını  tümden reddedişi, oğulun babaya karşı körüklenen suçluluk duygularıyla birlikte, döngüyü yinelemektedir. Kökensel bir döngüdür bu “baba-oğul sorunu” ve “baba katli“ meselesi. Ancak kendi babasıyla uğraşıyor değildir Dostoyevski elbette burada, Delikanlı’da uğraşılan “baba problemi”dir. Bir problematik olarak “baba”, Dostoyevski eserinin ana eksenlerinden biri olarak gösterilebilir. “Yeraltı problemi”yle birlikte, bütün izlerin etrafında döndüğü meselelerden biridir. Sevgi-nefret, hayranlık-öfke, çekip gitme arzusuyla baba tarafından tanınma isteği, tanınma ancak aynı zamanda ondan kurtulma  arzusu, babayı yüceltmeyle onu aşağılama duygusu, kabul edilmeyle özerklik talebi gelgitler halinde ve psiklojik karmaşıklığıyla sunuluyor Delikanlı’da. Okurundan daha fazla sabır ve sadakat talep ederek. Böylece başka bir kavrayış imkanı sunacaktır okuruna Delikanlı. Dostoyevski eserlerini bütünleyecek, tamamlayacak bir kavrayış.
Ecinniler’den sonra, Karamazov  Kardeşler’den önce yazılmış Delikanlı. Sıkıntıları ve diğer yapıtlarıyla kıyaslandığında duyulan zorlayıcılıklarına rağmen, ustalık yapıtlarından biridir. Edward Hallet Carr’ın Dostoyevski adlı kitabını temin ettim bu arada (peri’nin aklıma sokmasıyla), okuyorum. Carr’a güvenirim değerlendirmelerinde, ilgili bölümde başlangıca eklediğim parçada da görüleceği üzere, Delikanlı‘nın yazılış sürecinde Dostoyevsk’nin içinde bulunduğu durumla ilgili sınrılandırıcı koşullara işaret ediyor Carr. Bu belki bütün bir yapıtı değerlendirmek için yeterli bir ölçü sayılmamalıdır yine de, Dostoyevski gibi bir yazarın bu sınırlandırıcı koşullara razı olmuş olmasının bir sorun olduğunu düşünüyorum. Hem mesele felsefi içeriğin olup olmaması ya da boyutları değildir kitapta, bu meseleler belirli şekillerde, yüzeyde ya da yüzeysel de olsa  bulunmaktadır dediğim gibi. Sorun daha çok Delikanlı’nın esin düzeyinde eksiklik hissetirmesidir. Dostoyevski romanlarına nüfus eden esrik ve tutkulu kaynak eksiktir burada sanki. Yine de , Carr’ın kitabında Delikanlı “ürün yılları” olarak ayrılmış ustalık yılları içinde ayrı bir bölüm olarak değerlendirilir ve Dostoyevski’nin büyük eserleri arasına kaydedilir haklı olarak. Bölümün başlığı “Psikolog Olarak Dostoyevski -Delikanlı” şeklindedir. Kitabın kavranışında böylece çok önemli bir açıklık sağlıyor  Carr’ın değerlendirmesi.
“Eğer” diyor Edward Hallet Carr,  -ki bunu ileri sürmek için yeterince neden vardır- Dostoyevski sıradan bir filozof ve mükemmel bir psikologsa, diyebiliriz ki, Delikanlı diğer büyük romanlarından daha fazla incelenmeye değer ve eleştirmenlerin elbirliğiyle onu en düşük dereceye indirmeleri yanlıştır. Fakat, yazarının mükemmel usta olduğu bir alanda bulunmasına rağmen, Delikanlı bir başarısızlık olarak kabul edilmelidir“. Şimdi bunu sürdürmeyeceğim, yazıya ve Dostoyevski’ye bir dönüş olsun diye kısa bir not yazacakken uzatmış oldum, burada bırakayım. Carr’ın kitabını, değişik pek çok sebeple (bunlara şimdi girmeksizin) önermek isterim herkese. Bu kapsamlı, edebi eleştiri ile hayat hikayesini bütünlük halinde alan biyografik çalışmayla Carr, Dostoyevski’nin yaşamı ve yapıtlarının bütünlüğünde  ayrıntılı olduğu kadar, sağlam bir kavrayış da  sunuyor.

Wednesday, October 24, 2012

Niçin Savaş? Einstein’dan Freud’a mektup

“Ben barış için mücadele etmek istiyorum. İnsan savaş hizmetini reddetmediği sürece hiçbir şeyin savaşları ortadan kaldırması mümkün olmayacaktır. İnsanın inandığı bir şey, örneğin barış uğruna ölmesi, inanmadığı, örneğin savaş gibi bir şey yüzünden acı çekmesinden daha iyi değil mi? Ders kitaplarımız savaşı yüceleştirmekte, dehşetlerini ise anlatmamaktadır. Bu yöntemlerle çocuklara nefret aşılanıyor. Ben onlara barışı öğretmek istiyorum, nefreti değil; sevgiyi öğretmek istiyorum, savaşı değil!”
Albert Einstein
İnsanlığın ufkunu sınırsız dehasıyla sürekli zorlayan Einstein ile insan ruhunun en kuytu köşelerine sızmayı başarmış Freud’un “militan bir barışçılık için savaşmak” zorunluluğunu dillendirdikleri bu mektuplar, savaşın yıkımlarından ders almayıp daha beter felaketlere kürek çeken yolunu şaşırmış tüm “homo sapiens”lere akıllarını başlarına devşirmeleri konusunda -ne yazık ki hâlâ geçerliliğini koruyan- bir uyarıdır.
Çok sevgili Bay Freud,
Gerçeği bulma özlemi sizde başka bütün özlemleri nasıl bastırıyor, şaşılacak şey. Savaş ve yoketme güdülerinin insan ruhunda sevgi ve yaşama gücü ile nasıl içice girmiş olduğunu su götürmez bir açıklıkla ortaya koyuiyorsunuz. Ama, inandırıcı açıklamalarınızdan bir de şu büyük amaca ulaşma özlemi çıkıyor ortaya: İnsanın iç ve dış bütün savaşlardan kurtulması. Bu büyük özlemde, çağlarının ve uluslarının üstüne çıkan, düşünce ve ahlâk alanında birer yol gösterici olarak saygı gören bütün büyük insanlar birleşir. İsa’dan Goethe’den Kant’a kadar hepsinde bu kurtuluş özlemi vardır. Her ne kadar insanlar arasındaki ilişkileri düzenleme istekleri pek gerçekleşmiş değilse de, yalnız bu türlü insanların bütün dünyaca birer önder sayılmış olmaları anlamlı bir gerçek değil mi ?
Şuna inanıyorum ki, çalışmalarıyla yol göstericilik yapan üstün insanlar – dar bir alanda da olsa – aynı ülküyü büyük ölçüde paylaşmaktadırlar. Ne var ki, politik gelişim üzerinde pek etkileri olmuyor. Ulusların kaderini çizen bu alan hemen hemen kaçınılmazcasma dizginsiz ve sorumsuz politika adamlarına bırakılmış görünüyor.
Politik önderler ve yönetimler yerlerini ya zorbalığa, ya da yığınların oyuna borçludurlar. Ulusların düşünce ve ahlâkça yüksek bölüklerinin temsilcisi sayılamazlar. Ama, seçkin aydınlar, bugün halkların tarihi üzerinde doğrudan doğruya hiç bir etkide bulunamıyor; oraya buraya dağılmış bulunmaları günün sorunlarının çözümlenmesine doğrudan doğruya katılmalarına engel oluyor. Yaptıkları ve yarattıklarıyla yetilerini ve iyi niyetlerini göstermiş olanların kendiliklerinden bir araya gelmesi, dünyaya bir değişiklik getiremez mi dersiniz? Üyeleri birbirleriyle sürekli düşünce alışverişi içinde bulunacak olan bu uluslararası birleşme, tutumlarını basında ortaya koyarak, imzalarının sorumluluğunu yüklenerek, politik sorunların çözümü üzerinde önemli ve uyarıcı bir etki sağlayabilir.
Bilim akademilerinde de raslanan insan yaradılışının eksikliklerinden doğan sakıncalar burada da görülecektir şüphesiz. Ama, yine de öyle bir çabaya girişmek yerinde olmaz mı? Doğrusu ben, böyle bir işe girişmeyi büyük bir ödev sayıyorum. Böyle bir yüksek aydın topluluğu kurulunca, sistemli olarak dinsel kurumları da savaşa karşı harekete geçirmeye çalışmalıdır. İyi niyetleri bugün acı bir boyun eğme ile felce uğrayan bir kişiye içten destek olurdu. Düşünce ürünleriyle yüksek bir saygınlığa ulaşmış olan kişilerin kurduğu böylesi bir topluluk, Milletler Cemiyetinin güçleri için değerli bir dayanak olacaktır.
Bu düşüncelerimi, dünyada herkesten çok size sunuyorum, çünkü, siz isteklere herkesten daha az kapılırsınız ve sizin yargınız ciddiliği en ağır basan bir sorumluluk duygusuna dayanmaktadır.
Albert Einstein

Tuesday, October 23, 2012

Herkes terörist!

Emniyet, tanıtım filmiyle her eyleme terör suçu olarak baktığını gösterdi.


Cumhuriyet Ankara Büro- AKP iktidarıyla birlikte mitinglerde, eylemlerde uyguladığı orantısız güç ile tartışma konusu olan polis, hazırladığı kamu spotuyla hak arama mitinglerine bakışını ortaya koydu. RTÜK tarafından onaylanan spot filme göre, terör örgütleri genç kızları çiçekle kandırıyor. Eleman kazanmak için mitingler düzenliyor.

Örgütler pusuda

Kamu spotu, 12 Eylül 1980 döneminde televizyonlarda yayımlanan haberleri aratmıyor. Filmde terör örgütlerinin kendilerine üye kazanmak için yaptıkları çalışmalar anlatılırken her türlü hak arama mitingi de damgalanıyor. Film, “Siz huzurla yaşarken terör örgütleri pusuda bekler. Tehlikelere karşı savunmasızken, avlarına sevgiyle yaklaşır” sözleriyle başlıyor. Terör örgütlerinin “çocukları ailelerinin ellerinden alarak canavarca yuttukları” ifade edilirken de ekrana bir miting sahnesi getiriliyor. Sahnede, üzerlerinde “Demokrasi”, “Özgürlük” ve “Direne direne kazanacağız” yazan pankartlar taşıyan gençler yer alıyor. Spot film, “Genç hayatları kurdukları tuzaklarla yok ederler. Tuzakları bozmak için biz her zaman yanınızdayız” ifadeleriyle sona ererken canlı bomba olarak yetiştirilen genç kızın kendini patlatışı sahneleniyor.

RTÜK’ten onay
Bazı RTÜK üyelerinin itirazları üzerine kanlı sahneler filmden çıkarıldı. Ancak diğer itirazlar, AKP’li üyeler tarafından dikkate alınmayınca film bu şekilde yayımlanmaya başlandı.