Friday, December 11, 2015
Suudilerin elinin değdiği hamur
Fehim Tastekin
Suriye yönetiminin karşına oturtulacak ortak heyeti belirlemek için izlenen yol muhalif cepheyi iyice böldü.
İşin adı Suriyeli muhalifleri birleştirip Esad yönetiminin karşısına bir müzakere heyeti çıkarmak. Bu hamur kaçıncı kez yoğruluyor artık sayacak halimiz kalmadı.
Suriye’yi demokratikleştirecek aktörleri belirlemek için münasip görülen arabulucu Suudi Arabistan. Haşmetlinin ülkesi dünyanın en demokratik ülkesidir! Şahane bir modeldir! Bakmayın kadınların tek başına sokağa çıkamıyor ya da araç kullanamıyor olmasına. Demokrasi ihraç eden ülkeye bak; gıpta et ya da kahrol.
Malum 14 Kasım’da Viyana’da ABD, Rusya, İran, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi krizde parmağı olan 17 ülke Suriye’de geçiş süreci için bir yol haritası belirlemişti. Buna göre 1 Ocak’ta Suriye yönetimi ile muhalifler müzakere masasına oturacak, 6 ayda geçiş hükümeti kurulacak ve 18 ayda seçimlere gidilecek.
Bu çerçevede taraflar 1 Ocak’ta masaya oturmadan önce müzakere heyetlerini belirmek için harekete geçti ama daha işin başında muhalif cephe bölündü.
ABD’nin istemesine rağmen Rojava’nın sivil ve silahlı aktörleri Türkiye’nin itirazları nedeniyle Riyad’dan dışlandı. Bu, bütünlüklü bir çözüm bulma perspektifini peşinen baltalayan bir yaklaşım.
9-10 Aralık’ta Riyad’da düzenlenen konferansın davetliler listesi 65 kişiyle sınırlıyken itirazlar üzerine sayı 100’e çıktı. Ocak-Şubat 2014’te Cenevre’de muhalifler namına tek muhatap olarak önü sürülen Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDGUK) pazarlıklarla katılımcı sayısını 20’den 40’a çıkarttırdı. Körfez-Batı destekli muhaliflerin önceki buluşmalarından farklı olarak 15 silahlı grup ile silahlı isyanı reddeden Demokratik Değişim İçin Koordinasyon Kurulu da dahil edildi. Normalde Suudilerin hazzetmediği ama yeni Kral Selman’ın göz kırptığı Müslüman Kardeşler de davetliydi. Konferansın son gününde müzakerelere liderlik etmek üzere 32 kişilik bir yüksek konsey oluşturuldu. Heyetteki temsilciliklerin 10’u silahlı gruplara ayrıldı.
Davetli 15 silahlı grup arasında Kaide lideri Eyman el Zevahiri’nin temsilciliğini yürütmüş Ebu Halid el Suri’nin kurduğu Ahrar el Şam en çok tartışılan örgüt oldu. Ahrar, sahada Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi’nin en kritik ortağı. Toplantıya giderken de rejimin bütün kurumlarıyla yıkılması, İslami kimliğin muhafaza edilmesi, İran, Rusya ve Şii milis güçlerinin temizlenmesi gibi şartlar ileri sürdü. Konferanstan demokratik ve sivil devlet, tüm terör eylemleri ve yabancı savaşçıların reddi, devlet kurumlarının korunması gibi Ahrar’ın şartlarına tezat bir manzume çıktı. Bunun üzerine Ahrar konferansın İslami kimliği tasdik etmediği, rejim yanlılarına yer verdiği ve devrimcileri temsil etmediği gerekçesiyle çekildiğini açıkladı. Sonra tekrar dönüp dönmediğine dair haberler dolaştı. Riyad’dan, 30 Ekim’de ilk Viyana toplantısında kabul edilen ilkelere uygun bir tablo çıkacağı belliydi. Ayrıca Ahrar’ın rejim yanlısı unsur diye suçladığı Demokratik Değişim İçin Koordinasyon Kurulu da başından beri davetliydi. Ahrar bunları biliyordu. Haliyle çekilme kararının ya da restinin arkasında ya iç çekişmeler ya da finansör ülkelerin yönlendirmesi olmalı. Katar ve Türkiye’nin desteğiyle büyüyen Ahrar el Şam, Viyana sürecinde kaideci geçmişine sünger çekip ‘ılımlı’ ve ‘makul’ örgüt imajı vermeye çalışmıştı.
Toplantının diğer ‘şanslı’ davetlileri arasında şunlar yer aldı: Suudi istihbaratının finanse ettiği İslam Ordusu, Körfez bağlantılı Selefi ‘Asalet ve Kalkınma Cephesi’, Suudi-Amerikan ortaklığıyla Ürdün’den idare edilen Güney Cephesi, ağırlıklı olarak Türkiye’deki operasyon odası üzerinden desteklenen Nureddin Zengi, İhvancı 'Feylek el Şam', Birinci Sahil Tümeni, Dağ Şahinleri Tugayı, Mücahitler Ordusu, Şam’ın Askerleri…
IŞİD gibi sahanın en güçlü örgütlerinden Nusra davet edilmedi. BM’nin terör örgütü listesinde olmasaydı Suudiler elbette misafirperverliklerini Nusracılardan esirgeyecek değildi. Özellikle Katar, cephenin güçlü örgütü Nusra’ya “Kaide ile bağını kopar, yardımlar bizden” diye baskı yapıyordu. Ama Nusra kaidelerinden vazgeçmedi. Yine de Fetih Ordusu şemsiyesi altına sokularak yardımlardan mahrum bırakılmadı.
Peki, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin çok memnun kaldığı Riyad’dan çıkan sonuç derde deva olabilir mi?
Evet, 100 küsur ülke tarafından tanınsa da üç-beş ismin elinde anlamsızlaşmış SMDGUK’nın yerine daha geniş bir muhatap ortaya çıktı. Bu, Batı-Körfez bloku için teselli kaynağı olabilir. Ancak bu hamur daha çok su kaldırır.
Bir kere 15 örgütün dışında yüzlerce örgüt var. Kimileri rejimle asla müzakereyi kabul etmiyor. İkincisi Kürtleri dışlayan bir çözüm ‘çözüm’ olamaz.
Kürtlere konulan rezerv yüzünden alternatif bir cephe eş zamanlı olarak oluştu. Sadece PYD ve YPG değil ABD’nin IŞİD’e karşı desteklediği Suriye Demokratik Güçleri de Riyad’dan dışlandı. Rojava’nın savunma gücü YPG’nin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’nin bileşenleri arasında Kürt, Arap, Süryani ve Türkmen örgütleri var.
Riyad’a davet edilmeyen ya da daveti reddedenler Kürtlerin öncülüğünde 8-9 Aralık’ta Haseke’ye bağlı Derik’te toplandı. Derik’te 103 kişinin katıldığı toplantıda ‘özgür ve demokratik bir Suriye’nin inşası için’ 42 kişilik ‘Demokratik Suriye Meclisi’ kuruldu. Rojava Özerk Yönetimi’nin 13, Siyasi Partiler Siyasi Danışma Kurulu’nun 3, Buğday Dalgası Hareketi’nin 2, Arap ve Kürt aşiretlerinin birer, Türkmen, Süryani, Aşuri, Arab ve Ezidi halklarının birer, gençlerin bir, bağımsızların 5 kişiyle temsil edildiği meclise şu gruplara da birer temsilcilik verildi:
Onur ve Haklar Anlaşması Topluluğu, Suriye Ulusal Demokratik Uzlaşı Komitesi, Şehba Bölgesel Meclisi, Suriye Demokratik Çağdaşlık Partisi, Sosyalist Demokratik Baas Partisi, Cebel Arab, Suriye Ulusal Kitle.
Derik’te Suriye’deki krizin barışçıl müzakere ile çözülmesi, teröre karşı mücadele edilmesi, Suriye’nin siyasi dönüşümü için özgür ve demokratik seçimlerin yapılması, halkların inanç ve kültürlerinin teminat altına alınması ve demokratik anayasanın yazılmasını hedef olarak belirlendi.
Bu şekilde müzakereler için iki farklı cephe şekillenirken Suriye içindeki muhalif gruplardan 15’i de Şam’da alternatif bir toplantı yaptı. Bu grupta Dayanışma Partisi, Ulusal Gençlik Partisi ve Ulusal Demokratik Eylem Grubu öne çıkıyor. Eskiden yaşa dışı olan bu örgütler 2011’deki reform paketiyle yasalaşmıştı. Bu grupların bazıları Esad yönetimine karşı gösterilere de katılmıştı.
Suriye yönetiminin karşısına bütünlüklü bir muhatap çıkarma konusundaki sorun hala ortaya duruyor. Daha önemlisi masayı dizayn eden ana aktörler Rusya ve ABD’ın kimin üzerinde ne kadar uzlaşacağı belli değil. Suriye’de askeri operasyonlarla bütün dengeleri alt üst eden Rusya henüz sözünü söylemedi. Mesela PYD ve YPG sadece Rusya değil ABD için de artık masada olması gereken aktör. Türkiye’nin son aylardaki Suriye stratejisi ise tamamen Rojava’yı enterne etmeye yönelik. Tabii Cenevre fiyaskolarından sonra nihayet Viyana’ya davet edilen İran’ın tutumu da önemli.
1 Ocak yaklaşırken yine zor ve dramatik bir süreç yaşanacak.
Tuesday, December 8, 2015
Bağdat'tan dönen Musul hesabı!
FEHİM TAŞTEKİN
fehim.tastekin@radikal.com.tr
08/12/2015
Rus uçağını vurarak Ortadoğu'da kendi ayağına sıkan Türkiye, yanlış Musul hesapları yüzünden de Irak'tan ültimatom yiyen ülke durumuna düştü.
Kendisine ‘bölgesel aktör’ ve ‘oyun kurucu’ payelerini biçen hükümet, Rusya ile hesapsız bir gerilim yüzünden Türkiye’yi Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi NATO’nun gölgesinde hizaya soktu. Rus uçağının düşürülmesi karşısında Vladimir Vladimiroviç Putin’in kestirilemeyen öfkesi ve bedel ödettirme çabaları Türkiye’nin bölgesel hesaplarını paralize edecek şekilde dallanıp budaklanıyor.
Hükümet bir devletin başına 100 yılda bir düşecek bir krizi soğutamadan bu kez Irak’la yüksek gerilimli bir sayfa açtı. Türk ordusunun Musul’a bağlı Başika’daki askeri eğitim kampına sevkiyat yapması üzerine Bağdat’tan kestirilemeyen bir çıkış geldi:
“48 saat içerinde askerlerinizi çekin yoksa BM Güvenlik Konseyi'ne gitmek dahil tüm seçenekleri kullanacağız.”
Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun gereksiz bir gerilimi düşürmek için Iraklı mevkidaşı Haydar el İbadi’ye mektup yazması elbette önemli. Ne var ki Türkiye’nin dostluğuna önem veren Dışişleri Bakanı İbrahim el Caferi’nin sürenin bugün dolacağını hatırlatması mektubun pek de işe yaramadığını gösteriyor.
Bu gerilim aşılsa da birkaç kez elde patlamış Irak siyasetinin kriz üretme potansiyeli hala çok yüksek. Davutoğlu’nun Bağdat’tan habersiz Kerkük ziyareti ve merkezi hükümeti baypas ederek Kürt petrolünün transferinden sonra bu üçüncü önemli kriz. Ötekiler de pusuda…
Şimdi şaşkınlıkla soruyorlar: “Ne oldu da Iraklılar sert tepki verdi? Zaten Türk ordusu 1990’lardan beri Irak’ın kuzeyinde değil miydi? Niye birden bire Irak egemenlik haklarını hatırladı?”
İçi doldurulamayan ‘dinamik dış politika’ ifadesini dilinden düşürmeyenler yeni dinamikleri kavrayabilseydi belki bu sorulara yanıt aramamız gerekmezdi. Ha bire mızrağı çuvala mahmuzluyorlar. Halep gibi Musul da ‘Evlad-ı Fatihan’ın tapulu arazisi ya varsın Bağdat gürültüden yıkılsın! Varsın ilişkiler yıkılsın, umurlarında değil!
Türkiye sınırlarına yatay uçuş yaparken Yayladağı burnundan geçti diye Rus uçağını vuran siyasi irade, Irak’ta tankları yürütüp Musul’un dibinde bir üs kurarken ötekinin egemenlik haklarını kolayca unutuveriyor!
Musul’a yapılan sevkiyatla ilgili gelen tepkiler karşısında resmi savunma şu:
“Musul’u IŞİD’den kurtarmak için eski Vali Esil Nuceyfi’den askeri eğitim verilmesi talebi geldi. Davutoğlu, 20 Aralık 2014’te Bağdat’ta meseleyi İbadi ile görüştü. Türkiye, Irak hükümetinin onayıyla eğitime başladı.”
Irak’a göre ise Türkiye eğitimin ötesine geçti ve sevkiyatı habersiz yaptı. Iraklı bir kaynağın bana söylediği şu:
“Irak hükümeti, IŞİD’le mücadele edecek güçlerinin eğitimi konusunda yapılacak çalışmanın Savunma Bakanlığı üzerinden yürütülmesini şart koşuyor. Bu şart herkes için geçerli ama Türkiye şarta uymuyor.”
İşgal sırasında Irak’la kapsamlı bir güvenlik ve işbirliği anlaşması yapmış olan ABD bile Bağdat’a bu denli parya muamelesi yapmıyor. Mesela ABD ve Batılı ortakları Kürdistan yönetimine yardımları Bağdat üzerinden Erbil’e gönderiyor.
Bizimkisi ‘ben yaptım oldu’ oyununun yeni versiyonu. Lakin bu kadar oyun günün birinde oyunun sahibini de parya yapar.
Ankara, “Bağdat istedi” diyor ama ortada ne bir yazılı anlaşma ne de mutabakat zaptı var.
Öyle anlaşılıyor ki Bağdat ile yapılmayan koordinasyon Erbil ile yapılmış. Dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu’nun 4 Kasım’da Erbil temasları sırasında bu mesele kararlaştırılmış olmalı.
Elbette Türkiye’nin, Irak’taki sıra dışı askeri varlığa yeni değil. Bamerne başta olmak üzere sınır bölgesinde birçok yerde Türk askeri bulunuyor. Ayrıca Süleymaniye ve Erbil’de askeri irtibat ofisleri mevcut. Mesut Barzani ve Celal Talabani’nin ‘kırmızı halı’ya henüz çok uzak olduğu dönemlerde Güney Kürdistan’daki Türk askeri varlığı ‘Buraların ağası biziz’ havasındaydı. Askerlerin ahvali bizim Dışişleri’ne bile çok geliyordu.
Başika’daki bu denli rahatlık da, tarihi, Birinci Körfez Savaşı’na kadar giden işte o sıra dışılıktan kaynaklanıyor.
Ankara amacın Peşmerge ve Nuceyfi’nin topladığı gruba eğitim vermekle sınırlı olduğunda ısrarlı ama anlaşılan tank yığınağıyla orası küçük bir Türk üssüne dönüşmüş.
Evet kamp Irak hükümetinin onayı ile kuruldu. Hatta kampta eğitilen askerlerin maaşlarını Irak hükümeti ödüyordu. Fakat film koptu. Devamında ise şu var: Esil Nuceyfi farklı bir gündemle hareket edince ödenek kesildi. Yani Türkiye, Bağdat’ın fişini çektiği bir kampta çalışmalarını Bağdat’ta koordinasyon olmaksızın sürdürmekle kalmayıp kapsamını genişletti.
Başika kampı ile ilgili konuştuğum Iraklıların dillendirdiği iki iddia var:
- Birincisi; Irak yönetimi Başika kampında eğitilenlerin Beyci’deki operasyonlara katılmasını emretti. Ama emre uyulmadığı için ödenek kesildi. Beyci’yi IŞİD’den Haşd el Şabi (Halk Seferberliği) ve Irak ordusu kurtardı.
İkincisi; Nuceyfi’nin emrindeki asker sayısı 2 bini geçmediği halde “8-9 bin askerim var” diyerek hükümetten fazla ödenek istedi. Bu yüzden ödenek kesildi.
Bu işin kopma noktası bu suçlamalar olabilir ama asıl mesele bence siyasi hesaplarla ilgili.
Belki uçağın düşürülmesini önemli bir koza dönüştüren Rusya’nın, Türkiye’nin Suriye planlarını ateşe vermesine karşılık Ankara da “Ortadoğu’da ben de varım” demek için Musul’da kendini görünür kılmak istedi.
Belki Başika’ya yapılan çıkarma, Ezidi yurdu Şengal’i (Sincar) kurtarmak için Peşmerge ile birlikte bölgede varlık gösteren HPG/PKK güçlerine bir gözdağı.
Belki Misak-ı Milli’nin sınırlarının izini süren Yeni Osmanlıların, Musul’u kurtaran güçler arasında yer alıp bölgede yeniden inisiyatif kazanma arzusu.
Belki bütün bunlar Kürdistan yönetimiyle yapılan petrol anlaşmalarının selameti içindir.
Hesap nedir, künhüne varmak zor. Artık işler normal mantık düzeni içinde yürümediğinden “Türkiye ‘angajman kurallarım’ diyerek Rus uçağını düşürmeyi göze alamaz” öngörüsünde olduğu gibi olmadık zamanda yanılabiliyoruz.
Ankara’nın Irak siyaseti mezhepçi bir zemine kaydığından beri Türkiye, Esil Nuceyfi, eski Meclis Başkanı Usame Nuceyfi ve eski Devlet Başkan Yardımcısı Tarık Haşimi gibi liderler üzerinden durumu idare etti. Ne var ki Irak’ta iktidar çevreleri ve IŞİD’in sürdüğü insanlar Musul’un düşmesinden dolayı Türkiye’nin el verdiği bu kişileri de sorumlu tutuyor. Mesela Esil Nuceyfi IŞİD’e göz yummakla hatta birlikte çalışmakla suçlanıyor. Tabii IŞİD gelince kendisi de Erbil’e kaçtı. Daha sonra Erbil’de üslenen Musul Vilayet Meclisi, valilik koltuğunu Nuceyfi’nin altından çekti. Yani IŞİD’in tetiklediği isyanla Sünnileri iktidara taşımayı umanlar koltuklarından oldu. Şimdi Nuceyfi Türkiye’nin desteğiyle IŞİD’in kentten çıkarılmasında rol alabilirse yitirdiklerine kavuşmayı düşlüyor.
Ankara da Nuceyfi ailesinin Iraklılar nezdinde düştüğü durumu dikkate almadan yeniden Musul hesapları yapıyor.
IŞİD’e yol veren hatalı politikalarla yüzleşmek yerine Ankara, Musul operasyonu ile ilgili yeni hassasiyetler geliştiriyor:
“Şii milis güçleri ve İran Musul’a girmemeli.”
ABD’nin refleksi de buna paralel.
Musul ve Kerkük’teki askeri birlikler dağılıp Musul düşünce Büyük Ayetullah Ali Sistani’nin çağrısıyla Haşd el Şabi oluşturulmuştu. Bu güç hemen başbakanlığa bağlanarak yasal statüye kavuşturulmuştu. Maaş ve cephanesini Irak hükümetinden alan bu birlikler, ordu ile birlikte IŞİD’i temizleye temizleye Musul’a doğru ilerleyince ‘Musul’u kimin kurtaracağı’ tartışması ivme kazandı. Türkiye, bir buçuk yıldır IŞİD’le savaşan Haşd el Şabi’ye karşı henüz sıcak çatışma yüzü görmemiş Nuceyfi’nin Haşd el Vatani’sini öne sürüyor.
Musul hassasiyeti köpürtülürken de medyaya şu iddialar pompalanıyor:
- Musul’daki ordu dağıldı çünkü tamamı Şii’ydi ve kenti savunmadı.
- Haşd el Şabi de tamamen Şiilerden oluşuyor ve İran’ın güdümünde.
Türkmenler dahil benim konuştuğum Iraklılar da diyor ki “Haşd el Şabi Irak için savaşıyor. Musul da bir Irak kenti. Musul’u Şii’siyle Sünni'siyle Hıristiyan’ıyla Müslüman’ıyla bütün Iraklılar kurtaracak. Şiiler gelmesin demek kimsenin haddine değil.”
Şiiler Irak nüfusunun yüzde 65’ini oluşturuyor. Kürtler bir kenara alındığında Sünniler epey azınlıkta kalıyor. Şiileri dışlamak için elinden geleni yapanlar nedense Sünni aşiretleri IŞİD’e karşı seferber etmek için çaba harcamıyor. Ayrıca Haşd el Şabi’nin ezici çoğunluğu Şii olsa da Sünnileri ve Hıristiyanları barındırıyor. Haşd el Şabi’ye katılım gösterenlerin başında da IŞİD’in sürdüğü Tel Aferli Türkmenler geliyor. Türkmenler Haşd saflarında savaşırken çok can verdi. Nedense hükümetin Suriye’de kabaran Türkmen hassasiyeti IŞİD’in sürdüğü Şii Türkmenlere sıra gelince bir duman gibi havada dağılıyor.
Özetle Irak hükümeti, IŞİD’in palazlanmasından sorumlu tuttukları Türkiye’nin bu işlere karışmasını istemiyor. Türkmenlerin mesajı da şu:
“Nuceyfi’den razı değiliz, onlar üzerinden geliştirilen politika bize yaramaz. Türkiye yapacaksa Türkmenleri kurtaracak bir şey yapsın.”
Deneyimli bir diplomatımız Türkiye’nin dış politikası seyri için, “Uykuda yürüyorlar” benzetmesini yaptı. Pek münasip. Allah tezinden uyandırsın efendim!
fehim.tastekin@radikal.com.tr
08/12/2015
Rus uçağını vurarak Ortadoğu'da kendi ayağına sıkan Türkiye, yanlış Musul hesapları yüzünden de Irak'tan ültimatom yiyen ülke durumuna düştü.
Kendisine ‘bölgesel aktör’ ve ‘oyun kurucu’ payelerini biçen hükümet, Rusya ile hesapsız bir gerilim yüzünden Türkiye’yi Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi NATO’nun gölgesinde hizaya soktu. Rus uçağının düşürülmesi karşısında Vladimir Vladimiroviç Putin’in kestirilemeyen öfkesi ve bedel ödettirme çabaları Türkiye’nin bölgesel hesaplarını paralize edecek şekilde dallanıp budaklanıyor.
Hükümet bir devletin başına 100 yılda bir düşecek bir krizi soğutamadan bu kez Irak’la yüksek gerilimli bir sayfa açtı. Türk ordusunun Musul’a bağlı Başika’daki askeri eğitim kampına sevkiyat yapması üzerine Bağdat’tan kestirilemeyen bir çıkış geldi:
“48 saat içerinde askerlerinizi çekin yoksa BM Güvenlik Konseyi'ne gitmek dahil tüm seçenekleri kullanacağız.”
Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun gereksiz bir gerilimi düşürmek için Iraklı mevkidaşı Haydar el İbadi’ye mektup yazması elbette önemli. Ne var ki Türkiye’nin dostluğuna önem veren Dışişleri Bakanı İbrahim el Caferi’nin sürenin bugün dolacağını hatırlatması mektubun pek de işe yaramadığını gösteriyor.
Bu gerilim aşılsa da birkaç kez elde patlamış Irak siyasetinin kriz üretme potansiyeli hala çok yüksek. Davutoğlu’nun Bağdat’tan habersiz Kerkük ziyareti ve merkezi hükümeti baypas ederek Kürt petrolünün transferinden sonra bu üçüncü önemli kriz. Ötekiler de pusuda…
Şimdi şaşkınlıkla soruyorlar: “Ne oldu da Iraklılar sert tepki verdi? Zaten Türk ordusu 1990’lardan beri Irak’ın kuzeyinde değil miydi? Niye birden bire Irak egemenlik haklarını hatırladı?”
İçi doldurulamayan ‘dinamik dış politika’ ifadesini dilinden düşürmeyenler yeni dinamikleri kavrayabilseydi belki bu sorulara yanıt aramamız gerekmezdi. Ha bire mızrağı çuvala mahmuzluyorlar. Halep gibi Musul da ‘Evlad-ı Fatihan’ın tapulu arazisi ya varsın Bağdat gürültüden yıkılsın! Varsın ilişkiler yıkılsın, umurlarında değil!
Türkiye sınırlarına yatay uçuş yaparken Yayladağı burnundan geçti diye Rus uçağını vuran siyasi irade, Irak’ta tankları yürütüp Musul’un dibinde bir üs kurarken ötekinin egemenlik haklarını kolayca unutuveriyor!
Musul’a yapılan sevkiyatla ilgili gelen tepkiler karşısında resmi savunma şu:
“Musul’u IŞİD’den kurtarmak için eski Vali Esil Nuceyfi’den askeri eğitim verilmesi talebi geldi. Davutoğlu, 20 Aralık 2014’te Bağdat’ta meseleyi İbadi ile görüştü. Türkiye, Irak hükümetinin onayıyla eğitime başladı.”
Irak’a göre ise Türkiye eğitimin ötesine geçti ve sevkiyatı habersiz yaptı. Iraklı bir kaynağın bana söylediği şu:
“Irak hükümeti, IŞİD’le mücadele edecek güçlerinin eğitimi konusunda yapılacak çalışmanın Savunma Bakanlığı üzerinden yürütülmesini şart koşuyor. Bu şart herkes için geçerli ama Türkiye şarta uymuyor.”
İşgal sırasında Irak’la kapsamlı bir güvenlik ve işbirliği anlaşması yapmış olan ABD bile Bağdat’a bu denli parya muamelesi yapmıyor. Mesela ABD ve Batılı ortakları Kürdistan yönetimine yardımları Bağdat üzerinden Erbil’e gönderiyor.
Bizimkisi ‘ben yaptım oldu’ oyununun yeni versiyonu. Lakin bu kadar oyun günün birinde oyunun sahibini de parya yapar.
Ankara, “Bağdat istedi” diyor ama ortada ne bir yazılı anlaşma ne de mutabakat zaptı var.
Öyle anlaşılıyor ki Bağdat ile yapılmayan koordinasyon Erbil ile yapılmış. Dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu’nun 4 Kasım’da Erbil temasları sırasında bu mesele kararlaştırılmış olmalı.
Elbette Türkiye’nin, Irak’taki sıra dışı askeri varlığa yeni değil. Bamerne başta olmak üzere sınır bölgesinde birçok yerde Türk askeri bulunuyor. Ayrıca Süleymaniye ve Erbil’de askeri irtibat ofisleri mevcut. Mesut Barzani ve Celal Talabani’nin ‘kırmızı halı’ya henüz çok uzak olduğu dönemlerde Güney Kürdistan’daki Türk askeri varlığı ‘Buraların ağası biziz’ havasındaydı. Askerlerin ahvali bizim Dışişleri’ne bile çok geliyordu.
Başika’daki bu denli rahatlık da, tarihi, Birinci Körfez Savaşı’na kadar giden işte o sıra dışılıktan kaynaklanıyor.
Ankara amacın Peşmerge ve Nuceyfi’nin topladığı gruba eğitim vermekle sınırlı olduğunda ısrarlı ama anlaşılan tank yığınağıyla orası küçük bir Türk üssüne dönüşmüş.
Evet kamp Irak hükümetinin onayı ile kuruldu. Hatta kampta eğitilen askerlerin maaşlarını Irak hükümeti ödüyordu. Fakat film koptu. Devamında ise şu var: Esil Nuceyfi farklı bir gündemle hareket edince ödenek kesildi. Yani Türkiye, Bağdat’ın fişini çektiği bir kampta çalışmalarını Bağdat’ta koordinasyon olmaksızın sürdürmekle kalmayıp kapsamını genişletti.
Başika kampı ile ilgili konuştuğum Iraklıların dillendirdiği iki iddia var:
- Birincisi; Irak yönetimi Başika kampında eğitilenlerin Beyci’deki operasyonlara katılmasını emretti. Ama emre uyulmadığı için ödenek kesildi. Beyci’yi IŞİD’den Haşd el Şabi (Halk Seferberliği) ve Irak ordusu kurtardı.
İkincisi; Nuceyfi’nin emrindeki asker sayısı 2 bini geçmediği halde “8-9 bin askerim var” diyerek hükümetten fazla ödenek istedi. Bu yüzden ödenek kesildi.
Bu işin kopma noktası bu suçlamalar olabilir ama asıl mesele bence siyasi hesaplarla ilgili.
Belki uçağın düşürülmesini önemli bir koza dönüştüren Rusya’nın, Türkiye’nin Suriye planlarını ateşe vermesine karşılık Ankara da “Ortadoğu’da ben de varım” demek için Musul’da kendini görünür kılmak istedi.
Belki Başika’ya yapılan çıkarma, Ezidi yurdu Şengal’i (Sincar) kurtarmak için Peşmerge ile birlikte bölgede varlık gösteren HPG/PKK güçlerine bir gözdağı.
Belki Misak-ı Milli’nin sınırlarının izini süren Yeni Osmanlıların, Musul’u kurtaran güçler arasında yer alıp bölgede yeniden inisiyatif kazanma arzusu.
Belki bütün bunlar Kürdistan yönetimiyle yapılan petrol anlaşmalarının selameti içindir.
Hesap nedir, künhüne varmak zor. Artık işler normal mantık düzeni içinde yürümediğinden “Türkiye ‘angajman kurallarım’ diyerek Rus uçağını düşürmeyi göze alamaz” öngörüsünde olduğu gibi olmadık zamanda yanılabiliyoruz.
Ankara’nın Irak siyaseti mezhepçi bir zemine kaydığından beri Türkiye, Esil Nuceyfi, eski Meclis Başkanı Usame Nuceyfi ve eski Devlet Başkan Yardımcısı Tarık Haşimi gibi liderler üzerinden durumu idare etti. Ne var ki Irak’ta iktidar çevreleri ve IŞİD’in sürdüğü insanlar Musul’un düşmesinden dolayı Türkiye’nin el verdiği bu kişileri de sorumlu tutuyor. Mesela Esil Nuceyfi IŞİD’e göz yummakla hatta birlikte çalışmakla suçlanıyor. Tabii IŞİD gelince kendisi de Erbil’e kaçtı. Daha sonra Erbil’de üslenen Musul Vilayet Meclisi, valilik koltuğunu Nuceyfi’nin altından çekti. Yani IŞİD’in tetiklediği isyanla Sünnileri iktidara taşımayı umanlar koltuklarından oldu. Şimdi Nuceyfi Türkiye’nin desteğiyle IŞİD’in kentten çıkarılmasında rol alabilirse yitirdiklerine kavuşmayı düşlüyor.
Ankara da Nuceyfi ailesinin Iraklılar nezdinde düştüğü durumu dikkate almadan yeniden Musul hesapları yapıyor.
IŞİD’e yol veren hatalı politikalarla yüzleşmek yerine Ankara, Musul operasyonu ile ilgili yeni hassasiyetler geliştiriyor:
“Şii milis güçleri ve İran Musul’a girmemeli.”
ABD’nin refleksi de buna paralel.
Musul ve Kerkük’teki askeri birlikler dağılıp Musul düşünce Büyük Ayetullah Ali Sistani’nin çağrısıyla Haşd el Şabi oluşturulmuştu. Bu güç hemen başbakanlığa bağlanarak yasal statüye kavuşturulmuştu. Maaş ve cephanesini Irak hükümetinden alan bu birlikler, ordu ile birlikte IŞİD’i temizleye temizleye Musul’a doğru ilerleyince ‘Musul’u kimin kurtaracağı’ tartışması ivme kazandı. Türkiye, bir buçuk yıldır IŞİD’le savaşan Haşd el Şabi’ye karşı henüz sıcak çatışma yüzü görmemiş Nuceyfi’nin Haşd el Vatani’sini öne sürüyor.
Musul hassasiyeti köpürtülürken de medyaya şu iddialar pompalanıyor:
- Musul’daki ordu dağıldı çünkü tamamı Şii’ydi ve kenti savunmadı.
- Haşd el Şabi de tamamen Şiilerden oluşuyor ve İran’ın güdümünde.
Türkmenler dahil benim konuştuğum Iraklılar da diyor ki “Haşd el Şabi Irak için savaşıyor. Musul da bir Irak kenti. Musul’u Şii’siyle Sünni'siyle Hıristiyan’ıyla Müslüman’ıyla bütün Iraklılar kurtaracak. Şiiler gelmesin demek kimsenin haddine değil.”
Şiiler Irak nüfusunun yüzde 65’ini oluşturuyor. Kürtler bir kenara alındığında Sünniler epey azınlıkta kalıyor. Şiileri dışlamak için elinden geleni yapanlar nedense Sünni aşiretleri IŞİD’e karşı seferber etmek için çaba harcamıyor. Ayrıca Haşd el Şabi’nin ezici çoğunluğu Şii olsa da Sünnileri ve Hıristiyanları barındırıyor. Haşd el Şabi’ye katılım gösterenlerin başında da IŞİD’in sürdüğü Tel Aferli Türkmenler geliyor. Türkmenler Haşd saflarında savaşırken çok can verdi. Nedense hükümetin Suriye’de kabaran Türkmen hassasiyeti IŞİD’in sürdüğü Şii Türkmenlere sıra gelince bir duman gibi havada dağılıyor.
Özetle Irak hükümeti, IŞİD’in palazlanmasından sorumlu tuttukları Türkiye’nin bu işlere karışmasını istemiyor. Türkmenlerin mesajı da şu:
“Nuceyfi’den razı değiliz, onlar üzerinden geliştirilen politika bize yaramaz. Türkiye yapacaksa Türkmenleri kurtaracak bir şey yapsın.”
Deneyimli bir diplomatımız Türkiye’nin dış politikası seyri için, “Uykuda yürüyorlar” benzetmesini yaptı. Pek münasip. Allah tezinden uyandırsın efendim!
Saturday, December 5, 2015
ZAMAN KAVRAMI ŰZERİNE BİR DENEME
Zaman Kavramı Űzerine Bir Deneme
Erol Anar
Aziz Augustinus’dan Kant’a, Bergson, Heidegger, Hegel, Aristoteles, Newton’dan Einstein’a birçok filozof ve bilim insanı zaman kavramı üzerine düşünmüş ve yazmışlardır.
Edebiyatta da zaman kavramı, birçok şair, romancı ve denemecinin konusu olmuştur. İnsan, zaman kavramı üzerine düşünmüş, fakat yine de kesin bir sonuca varmış değildir.
Mitolojiden müziğe, edebiyattan, sanata, fizikten felsefeye, matematikten astronomiye ve sinema sanatına insan tarih boyunca zaman kavramını sorgulamış ve anlamaya çalışmıştır. Zaman kavramı, anlaşılması en güç olan kavramlardan birisidir. Ne yalnızca fizik bilimi, ne de felsefe bunu açıklayabilir tam olarak. Fizik ve felsefe, ortak bir şekilde düşünüldüğünde belki zamanı anlamaya biraz daha yaklaşmış oluruz. Zaman hakkında bildiklerimiz, gerçeğin belki de milyonda bir’inden bile az olabilir.
Zaman nedir?
“Zaman nedir? Kimse sormazsa ne olduğunu biliyorum. Ama birisine açıklamaya kalkarsam artık bilmiyorum… Eminim ki geçip gitmiş olmasa ‘geçmiş’ zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz yok. Şimdiki zaman sürekli var ise, geçmişe karışmayacak ise şimdiki zaman değil sonsuzluk olmaz mı? İyi ama şimdiki zaman var olabilmek için geçmişe karışması gerekiyorsa mevcudiyetini yok oluşuna muhtaç olan bir Şimdi‘nin VARlığından nasıl bahsedilebilir? Demek ki zaman yokluğa meylettiği ölçüde var olan şeydir.” (Aziz Augustinus,: 354-430)
Ona gőre, insan kavrayışı zamanın gerçekliğine ulaşamaz bir niteliktedir.
Augustinus’un zaman yorumu idealisttir, metafizik bir yorumdur. Ona gőre, evrenden őnce zaman da yoktu ikisi aynı anda tanrı tarafından yaratıldı. (Augustinus, 2006: 361)
Klein ise, zaman’ı tarif etmeye çalışırken, aslında bu tariflerin zaman’ın halihazırda varolduğundan hareketle yapıldığını ve bir metafor olduğunu, onu bir bütün olarak tarif edemediğinin de altını çizer.
“1.Hiç bir şey olmadığı sırada olan/geçen şeydir,
- Olayların birbirini takip sürecidir,
- Gelmekte olan gelecektir,
- Her şeyin bir anda olup bitMEmesi için doğanın icad ettiği bir kolaylıktır.” (Klein,: 7-19)
Zaman kavramına fen bilimleri açısından net ve mutlak bir tanım getirmek zor gőrünüyor. Felsefe açısından ise bu zorluk tekrar yaşanıyor. Birçok filozof bu kavram hakkında gőrüş belirtmesine karşın, kavramı derinlemesine ele alan filozoflarin sayısı azdır. Felsefe, bőylesi kavramlara net bir tanım getirmekten kaçınır. Bunun yerine çeşitli düşüncelerin bir arada ele alınmasına ortam yaratır.
Zaman oku ya da zamanın oku, zamanın geçmiş ve gelecek arasındaki yönünü belirtmekte kullanılan bir kavramdır. Pek çok bilim alanında kullanımına rastlanır. Zamanın “tek yönlü” veya “asimetrik” oluşu görüşü İngiliz astronom Arthur Eddington tarafından 1927 yılında ortaya atılmıştır. Bu teori, Avusturyalı fizikçi Ludwig Boltzmann’ın düşüncelerini temel alır.
Peki hareketin olmadığı yerde bir zaman akışından sőz edilebilir mi?
Zaman nedir? Bu soruyu yaşamımız boyunca sorarız kendimize ve yanıtlarımız dőneme ve içinde bulunduğumuz koşullara gőre değişkenlik gősterebilir. Bugünün kapitalist dünyasında, zaman para demektir, ya da denildiği gibi “vakit nakittir”. İnsanlar kapitalist dünyada koşuştururken, her dakikalarını zamanı para ile őlçerek ve onu paraya çevirerek değerlendirmek istiyorlar, çünkü sistemin onlardan beklediği ve istediği budur. İnsanlar yapay bir zaman pistinde, yarış atları gibi birbiriyle yarıştırılıyor. Doğru zamanda” “doğru yerde” olman gereklidir. İşe geç kaldığın bir dakikanın bile hesabı sorulur. Sistem bireye, zaman’ın para demek olduğunu őğretir. Birey de zamanını hep daha fazla para kazanmaya yőnelik olarak harcar.
Gerçekte zaman diye bir kavram var mıdır, ya da bazı filozofların belirttiği gibi sonradan mı icat edilmiştir? Zaman’ın olmadığı bir yer var mı? Zaman, Newton’un belirttiği gibi homojen, sıralı bir şekilde akan mutlak bir kavram mıdır, yoksa Einstein’in tezindeki gibi gőreli midir?
Gerçekte şimdi’den çok geçmiş ya da geleceği düşleriz
Zaman denildiginde en çok insanın aklına “geçmiş zaman” gelir. Çünkü geçmiş zaman yaşanmıştır, ya da en azından insan yaşandığı yanılsamasını yaşamaktadır. İnsan en çok geçmiş zaman, yaşadıkları üzerine düşünür. Ancak zaman geçtikçe, hatırlananlar da değişir ve yaşanan gerçek bir olay çok farklı bir şekilde hatırlanabilir.
Gőkyüzüne baktığımızda gőrdüğümüz yıldızların binlerce yıl őnceki durumlarını gőrürüz. Çünkü bu yıldızların ışıkları dünyaya farklı ışık zamanlarında ulaşır. Belki de şimdi gőrdüğümüz bir yıldız bir patlama ile yok olmuştur ve biz onu gőkyüzünde varmış gibi gőrürüz.
Geçmiş nereye gitmektedir? Geçmişe dőnüş olası mıdır? Ya da geleceğe?
Eger iddia edildiği gibi hep şimdi’yi yaşıyorsak, geçmiş ve gelecek bu gerçekliğin neresinde yer almaktadır?
Gőrüldüğü gibi zaman kavramı üzerine net tanımlara ulaşmaktansa, soruları çoğaltmak ve yanıtlara giden yolu açmak daha gerçekçidir.
Klein bu konuda, “Son olarak Zaman’ın paradoksu hatta yok oluşu var. Geçmiş artık yok, Gelecek henüz gelmedi, Şimdi ise başladığı anda bitmeye, yok olmaya doğru yönelmiş. YOK-luğa bu denli yakın duran Zaman’ın VAR-lığını nasıl tasavvur edebiliriz? Wittgenstein’ın dediği gibi: “Şimdi geçmiş olduğunda nereye gidiyor? Nerede Geçmiş? İşte felsefenin en büyük zafiyeti!”. der.
Fizikçi Klein’in, Augustinus’tan etkilenerek dile getirdigi bu düşünceyi izlersek, aslında zaman diye birşeyin olmadığı sonucuna varabiliriz. Geçmiş, şu anda yoksa, şimdi ise geçmişe dőnüşüyorsa ve gelecek henüz gelmediyse, o halde zaman diye bir kavram yoktur. Klein, bu düşünce ile fizik’ten çok felsefenin alanına girmiştir. Ya da geçmiş ve gelecek yoktur, şimdiki anı yaşa mı demeliyiz, Horatius’un carpe diem dediği gibi…
Oysa gerçekte şimdi’den çok geçmiş ya da gelecek üzerine düşünürüz. Geçmiş’e yőnelik düşüncelerimiz genelde nostaljiktir, geleceğe yőnelik olanlar ise endişe ve planlardan, hayallerden ibaret. Ȍyleyse şimdi diye bir zaman yok mudur, zaman geçmiş ve gelecekten mi ibarettir?
Zaman mutlak mıdır?
Isaac Newton’a gőre, zaman homojen bir biçimde akar ve olaylardan bağımsız bir boyuttur. Mutlak zaman ve mutlak mekân anlayışı var ve evrensel bir mutlaktır. Zaman geçmişten geleceğe doğru akar, homojen ve mutlaktır. Newton’a göre, mutlak zaman ve mekân sırasıyla nesnel gerçekliğin bağımsız yönleridir.
Newton zamanı duyulabilir ölçülerden ayırarak mutlak, doğru ve mantıksal zaman ile göreli, belirgin zaman arasında bir ayırım yaparak şöyle tanımlar:
“Mutlak, doğru ve matematiksel zamanın kendisi kendi doğasından dengeli bir biçimde akıp gider, dışsal olan herhangi bir şeyle ilişki kurmaz; başka bir biçimde, süre olarak adlandırılır. Göreli, belirgin ve genel zaman, hareket yoluyla duyulabilen ve dışsal olan bazı süre ölçülerine sahiptir; saat, gün, ay ve yıl gibi.” (Newton,: 1952)
Leibniz ise Newton’un mutlak zaman düşüncesine de, Locke’un süre ideasının, ideaların art arda gelmesinden türetildiği görüşüne karşı çıkar. Ona gőre, zaman mutlak ise, şeyler hiçbir zaman var olamazlar. Şeylerin var olmaları için veya olayların belli bir zaman dilimi içinde gerçekleşmeleri için bir neden olmaz.
Gerçek anlamda var olan mutlak zaman iki ilkeyi ihlal edecektir: Leibniz’in çelişmezlik yasasıyla eşit ölçüde önemsediği temel bir neden ilkesi olarak ele aldığı ‘yeter neden ilkesi’; ve yine, Leibniz’in yeter neden ilkesinden yola çıkarak elde ettiği ve tüm tözlere uyguladığı ‘ayırt edilemeyenlerin özdeşliği’ ilkesi. (Turetzky)
Uzay-zaman ise, uzay ile zamanı “uzay-zaman sürekliliği” adı verilen yapıda birleştiren matematik modelidir. Bu yaklaşıma göre evren, uzayın üç boyutu ve dördüncü boyutu oluşturan zamandan oluşur.
Einstein’ın genel görelilik teorisine göre, yerçekimi (gravitasyon) zamanı bükebilir. Kütlesi olan herşey uzayda bir yer kaplar ve bu durum da uzay-zamanın bükülmesine neden olur. Uzayzamanın bükülmesi de objelerin eğimli bir yörünge üzerinde hareket etmesine neden olur ve bu da bizim bildiğimiz adıyla yerçekimidir. Düz bir yatak düşünelim. Bu yatağın üzerine gergin bir çarşaf serelim ve hiç kırışıklık olmasın. İşte bu çarşaf iki boyutla tanımladığımız uzay-zaman düzlemi olsun. Şimdi bu düzleme bir gezegeni simgeleyen demir bir bilye koyun. Bilye yatağa biraz gömülüp bir göçük yaratarak çarşafı da bükecektir. İşte zaman da bu şekilde demir bilye ile simgelediğimiz kütle yardımıyla bükülebilir. Kütlenin artışı, bu kütlenin uzay-zaman düzlemini büküşünü arttırır.
Zaman bir yanılsama mıdır?
Einstein, bu konuda zamanın bir yanılsamadan ibaret olduğunu sőyler. Einstein, dostu Michele Besso’nun ölümünün ardından ailesine yazdığı mektupta şöyle der: “Bizim gibi koyu fizikçiler için geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki fark bir illüzyondur… çok inatçı bir illüzyon olsa bile” (21 Mart 1955).
Einstein’ın, Özel Görelilik Kuramı’ında bütün varlıklar ve varlığın fizikî olayları gőrelidir. Zaman, mekân, hareket, birbirlerinden bağımsız değildirler. Aksine bunların hepsi birbirine bağlı izafî olaylardır. Cisim zamanla, zaman cisimle, mekân hareketle, hareket mekânla ve dolayısıyla hepsi birbiriyle bağımlıdır. Bunlardan hiçbiri bağımsız değildir.
Einstein’ın kuramı ile sabit hızla hareket eden iki gözlemcinin matematik hesap ile aynı olayın gözlemcilere göre yer ve zamanı belirlenebiliyor. Bu kuram, Newton’un her yerde aynı işleyen, herkes için aynı “mutlak zaman” fikrini yıkıyordu. (Turgut: 2005)
Einstein’ın Özel Görelilik Teorisi bilim tarihinde bir çığır açmıştır.
Teoriye gőre, Uzay ve zaman iki farklı kavram olmaktan ziyade birbirleriyle temelde ilişkilidir. Zaman, aslında üç uzay boyutunu tamamlayan dördüncü bir boyuttur. İki olayın eş zamanlı olup olmadığı tamamen gözlemciye bağlıdır. Işık hızına yakın yolculuk eden bir cisim dışarıdaki durgun bir gözlemciye göre olduğundan daha kısa görünür. Dışardaki durgun gözlemcinin hissettiği zaman, ışık hızına yakın hareket eden cismin içinde bulunduğu zamandan daha hızlı akar. E=mc²: Bu denklemde E enerjiyi, m kütleyi ve c² ışık hızının karesini temsil eder. Bu popüler denkleme göre kütle ve enerji dönüşümlüdür. Yani madde enerjiye, enerji de maddeye dönüşebilir. Durgun gözlemciye göre ışık hızına yakın hızla hareket eden cismin kütlesi artar. Işık hızına ulaştığında ise kütlesi sonsuz olur.
“Akış sonu ve sınırı olmayan bir uzayıştır”
Bergson’un düşünce evreninde odak sorun “zaman” kavramıdır. Zaman insan bilincinin bir oluşumu ve yaratıcı gelişimidir. Bu nedenle o, insan bilincinin dışında değil, gelişim süreci içindedir. İnsan bilinci ise belleğin oluşturduğu ayrı bir varlıktır. Belleğin kökeni de geçmişin şimdiki sürede uzamasıdır. Bellek bu özelliği yüzünden, durağan değildir, geçmişten bugüne doğru uzayan kesintisiz bir akıştır. Nitekim insanın “bilinçli varlığının özünü, geçmişin şimdiki sürede uzaması demek olan bellek kurar, geçmişin geriye dönmesi söz konusu değildir. Deney bunu, doğrudan doğruya, göstermektedir.” (felsefe.gen.tr)
Sezgiciliğin (entüisyonizm) de kurucusu Bergson’a gőre, akış bir uzayıştır, sonu ve sınırı olmayan, yalnız kendi kendisiyle tanımlanabilen bir uzayıştır. Öte yandan, süre bölünemeyen bir devinim, ölçülemeyen bir atılımdır, bir oluştur. Süre için “vardır” denemez, yalnız “olmaktadır” denebilir.
Bergson’un bu düşünceleri idealisttir. Zaten kendisi idealist felsefenin Fransa’daki temsilcilerinden birisi olmuştur.
Ȍrneğin bilim insanlarının bazıları bugün, karadeliklerin içinde zaman kavramı olmadığını ya da zamanın çok yavaş işlediğini őne sürüyorlar.
Stephen Hawking’e göre, kara deliğin etrafında dolaşanlar için zaman yarılanabilir. Yani kara deliğin etrafındaki kişiler için geçen 5 yıl, kara delikten uzakta olan dünyadaki kişiler için geçen 10 yıl demektir. (Hawking: 2010)
Hawking’e gőre geçmişe yolculuk birçok paradoks nedeniyle gerçekleşmeyecek, fakat geleceğe yolculuk sandığınızdan çok daha basit: Tek yapmamız gereken şey hızlanmak. Dünya’nın etrafında ışık hızının yüzde 99’u hızında dönebilen bir tren inşa edebilirsek, bu trende tek bir gün Dünya zamanında bir yıla karşılık gelecek.
Felsefi açıdan bir bakış: varlık ve zaman
Varlık ile ilgili düşünmüş olan Parmenides’e gőre, varlık varolagelmiştir; parçalı değil bir bütündür, hareket ve değişim söz konusu değildir. Hareket ve değişim yoksa, orada zaman kavramından da sőz etmek olası değildir. Zenon ise Parmenides’in varlık’ın değişmez gerçek olduğunu öne süren görüşünü geliştirmiş ve çesitli paradokslar üretmiştir: Aşil ve Ok paradoksları gibi. Buradaki temel argüman şöyledir: Mesafe sonsuz noktalardan oluşmaktadır ve bunlar sonlu bir süre içinde geçilemezdir. Böylece Zenon mantıksal ve diyalektik olarak bilinen diyalektikcilerin tam karşıt yönünde hareketin ve değişmenin olanaksız olduğunu, bunların bir yanılsama olduğunu ve temelde varlık’ın değişmeyen bir halinde bulunduğunu öne sürer.
Herakleitos’a gőre ise, karşıtların savaşı oluşun zorunlu ve tek şartıdır. Eğer karşıtlıklar arasındaki savaş olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Bu diyalektikteki karşıtların birliği ve çatışması ilkesidir. Kozmos, karşıtlıkların savaşının meydana getirdiği bir uyum armonidir. Ona gőre herşey akar ve sürekli değişir. Bunu ünlü “Aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar.” şeklinde ifade etmiştir. Aynı ırmağa iki kez giremezsiniz, çünkü ırmak akar ve değişir. Einstein’dan çok őnce onda herşeyin gőreli oldugu düşüncesi vardır. Bazı fragmanlarında bunu açıklamıştır: Ȍrneğin, deniz suyunun en temiz ve en pis olduğunu, balıkların onu içebileceklerini ve onlar için o kurtarıcı oldugunu sőyler ve kıyaslama yaparak insanlar için onun içilemez ve öldürücü olduğunu tespit eder.
Kant’ın “Arı Usun Eleştirisi” adlı kitabının “Aşkınsal Estetik” başlıklı bölümü filozofun deneyimin olanağı konusundaki görüşlerini ortaya koyduğu oldukça önemli bir bölüm olarak dikkat çeker. Deneyimin iki kurucu kavramı olarak uzay ve zaman kavramları deneyimin ortaya çıktığı görüsel alanın formlarıdırlar. Bu, görüsel alanda ortaya çıkan nesnelerin ancak uzay ve zaman belirlenimi altında deneyime konu edilebileceği anlamına gelmektedir. Burada, görünün, görüde ortaya çıkan nesnelerin ve duyumun nelere karşılık geldiklerini açıklamak adına Kant’ın kullandığı bazı temel kavramları ortaya koymak gerekmektedir. (Ekici:2005)
Kant aynı adlı yapıtında şőyle der: “Ancak zaman varsayımı üzerinedir ki, şeylerin bir ve aynı zamanda (eş zamanlı) ya da değişik zamanlarda (ardışık) olduklarını düşünebiliriz.”
Hegel ise, zaman’ı ‘orada’ olan ve bilince kendisini boş bir sezgi olarak sunan kavramın kendisi olarak tarif eder. Ona gőre, bu nedenle tin zorunlu olarak zaman içinde görünür, ve arı kavramını ele geçirmemiş olduğu, zamanı yok etmemiş olduğu sürece zaman içerisinde görünmektedir. Zaman öyleyse henüz kendi içinde tamamlanmış olmayan Tinin yazgısı ve zorunluluğu olarak görülür. (Hegel, 1986: 434)
Her varlığın temel biçimlerini uzay ve zaman, diye açıklıyan Engels, zaman dışında bir varlığın, uzay dışında bir varlık kadar büyük bir saçmalık olduğuna vurgu yapıyor, “AntiDühring” adlı yapıtında.
Lenin ise, “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” adlı yapıtında, Engels’in “AntiDühring” adlı yapıtından da yararlanarak nesnel gerçekliğin, yani bizim bilincimizden bağımsız hareket halindeki maddeyi kabul eden materyalizmin, kaçınılmaz; olarak, aynı sıfatla, uzayın ve zamanın nesnel gerçekliğini de kabul etmek zorunda olduğunu ve böylece, önce kantçılıktan ayrıldığını kantçılıkta, tıpkı idealizmde olduğu gibi, uzay ve zaman nesnel gerçeklikler değil, insan anlayışının biçimleri olduğunu saptar. (Lenin: 2013,169)
Althusser’e göre Hegel’in zamanı bir süreklilik ve tümlük içerir. Bunu parçalayan Althusser süreğen, ardışık, birbirine bağlı tarihsel-zaman konsepti yerine ayrımlı zamanların ve ayrımlı ritimlerin içinde yapılandırılan ve ampirik -gündelik- pratikle yani ideolojik zamanla ilgisi olmayan bir zaman konsepti önermektedir. Başka bir deyişle, her bir düzey için ayrı zaman konsepti üretilmeli ve yapılandırılmalıdır. Her düzey için üretilmesi gereken zaman konseptlerine yaşanan gerçeklik (an) kördür.(Barak:1999)
Heidegger’in “Varlık ve Zaman” başlıklı kitabının ana kavramı, insan varoluşu yerine kullanılan Dasein ifadesidir. Varlık’la daha asli bir alaka içinde olarak tanımlanan Dasein, Varlık sorusunu sormaya yönelen, kendi varoluşunun sonluluğu üzerinden bütün bir Varlık hakkında kurucu bir kaygı (Angst) duyabilen tek varolandır. Kitabın büyük bölümü, zamansallık ve zamansallığın ontolojik belirlenimleriyle ilgili Dasein analitiğidir. Heidegger‘in kitaptaki en temel fikirlerinden biri, zamanın Dasein için Varlığın ufku olduğudur.
“Dasein’in tarihselliğinin analizi bize şunu gőstermeye çalışmaktadır: sőz konusu varolan, ‘tarih içinde yeraldığı’ için ‘zamansal’ değildir, aksine o, kendi varlığının temelinde zamansal oldugu içindir ki, tarihsel bir varoluşa sahip olmuş ve sahip olabilecektir.” (Heidegger: 2008,400)
O, tarihten kurtulmanın olası olmadığını dile getirirken onun da mazide olup da etkisi hâlâ devam eden olduğunu belirtir. Ona gőre tarih aynı zamanda, ‘zaman içinde’ dőnüşmekte olan varolanlar bütününü de imlemektedir.
Heidegger, varlık zamansallığı sorgularken, varolana mazide kalmış diyebilmek için, onun artık mevcut olmaması gerektiğini savunur. Ona gőre şuradalığı asli olarak açıklığa kavuıturan tek şey ekstatik zamansallıktır.
Heidegger, Dasein’in akliseliminden hareketle varılan zaman anlayışının hiç de asli olmadığını daha ziyade sahih zamansallıktan neşet ettiğini şimdi açığa çıkartılmış olan zamansallığa asli zaman dememizin haksız olmayacağını saptar. (Heidegger, 2008: 349)
“Aynı şekilde ‘zaten’ dediğimizde, zaten hep fırlatılmış olarak var olduğu için var olan bir varolanın existensiyal zamansal varlık anlamını ifade etmiş oluruz. İhtimam-gőstermelik oldum-olasılık üzerine temellendiği içindir ki Dasein fırlatılmış bir varolan olarak varolabilmektedir. Dasein fiilen varolduğu ‘müddetce’ mazi olmuş değildir, fakat hep ‘ben şőyle oldum’daki oldum-olasılık anlamında bir olmuşluk içindedir.” (Heidegger, 2008: 347)
Zaman’ın bir başlangıcı ya da sonu var mı?
Klasik fizikte uzay ve zaman süreklidir. Kuantum Fiziğinde süreksiz ve kesiklidir. Bu bakımdan Klasik fizikte nesnelerin özellikleri sürekli birer değişkendir. Oysa ki Kuantum Fiziğinde tüm bu değişkenler süreksiz olup ani sıçrayışlarla bir durumdan diğerine geçiş olur.
Klasik fizikteki determinist yaklaşımın aksine, kuantum fiziğinde olaylar determinist olarak gelişmezler. Daima belli bir olasılık yüzdesi bulunur.
Termodinamiğin ikinci kanununda şöyle bir tanımlama yapılmaktadır. “Bir ısı kaynağından ısı çekip buna eşit miktarda iş yapan ve başka hiçbir sonucu olmayan bir döngü elde etmek imkânsızdır. (Kelvin – Planck Bildirisi)” Termodinamik bir terim olan Entropi bir sistem içerisinde mekanik işe çevrilemeyecek termal enerjiyi temsil etmektedir. Rastgelelik ve düzensizlik tanımlamalarının sıklıkla kullanıldığı bu yapı içerisinde düzensizliğin hiçbir zaman değişmediği ya da arttığı söylenir.
Bazı bilim insanlarına gőre, zaman ve entropi ilişkisi ise daha çok geri getirilemez durumları içermektedir. Basit bir örnek ile kırılan bir vazo ya da herhangi bir bardağı eski haline getirmek olası olmayacaktır. Düzen içerisinde yer alan bu cam bardak düzensizliğe uyum sağlayarak bozulmuş ve yapısını kaybetmiştir. Bazı diğer bilim insanları ise, geriye dőnüşün zamanın tersine simetrisi ve başka yollarla olası olduğuna vurgu yapıyorlar. Bunlara gőre, zamanın tersine simetrisi de olduğu, bunun tersine giden bir sürecin de bu yasalara uygun olduğu dile getiriliyor.
Gözlemlenebilir evren, aşağı yukarı 13,7 milyar yıl önce başladı ve o dőnemde entropi oldukça düşüktü. Zaman’ın başlangıcı, Big Bang’e büyük patlamaya kadar uzanır birçok bilim insanına gőre. Büyük patlamadan őnce, evrenin daha düzenli olduğu, ancak patlamadan sonra entropi’nin düzensizliğin giderek arttığına ve genişlemenin ise hızlandığına inanıyor astrofizikçiler son olarak. Zamanı büyük patlama ile başlatırsak, ondan őnce zaman kavramı yok muydu, ya da zamanın başka bir boyutu mu yaşanıyordu?
Peki zaman’ın bir başlangıcı varsa bir sonu da var mıdır? Bu soruya yine ‘evet olabilir’ yanıtını veriyor astronomlar. Bir teoriye gőre sonunda kozmos’a karadelikler (black hole) egemen olacak, var olan herşey galaksimizdeki karadelikler tarafından yutulacak ve sonra onlar da buharlaşacak, geriye uzayda orada burada dőnüp dolaşan küçücük parçacıklar kalacak. Hiçbir şeyin olmadığı bir evrende zaman’ın varlığını hayal etmek bile güçleşecek.
Columbia Űniversitesi’nden Brian Greene, zamanın çeşitli boyutlarına farklı bir bakış açısı getirerek, iki kişi arasında birisinin ‘şimdiki zaman’ olarak düşündüğü zamanı, diğerinin ‘geçmiş zaman’ olarak algılayabileceğini, ya da birisinin ‘şimdi’ olarak düşündüğü zamanı, diğerinin ‘gelecek zaman’ olarak algılayabileceğini dile getiriyor. Bőylece geçmiş ve geleceğin aynı derecede gerçek olduğu sonucuna ulaşıyor. (Greene, “O que é o tempo” video)
Max Tegmark ise, geçmişin geride kalmadığına, geleceğinse meydana geldiğini belirterek, geçmiş ve geleceğin şu an aynı şekilde var olduğu tezinde bulunuyor.
O zaman geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda var ise, ya da belki birbirine paralel ise, bu üç zamanı birden yaşamak, ya da zamanlar arasında yolculuk yapmak olası mıdır?
Yine bir teoriye gőre, eğer hareketin etkisi uzayın uzay noktalarına kadar uzatılırsa, düşük hızlarda bile “şimdi” tanımında değişiklikler meydana gelecektir.
Büyük bir paradokstur zaman
Bitirirken biraz da edebiyat ve mitoloji… “Aşklar ve Yalnızlıklar” adli kitabımda şőyle yazmıştım zaman üzerine bir denememde:
Büyük bir paradokstu zaman Yunanlıların Khronos, Latinlerinse Tempus dedikleri. Zaman paradokstu, őlüm tümdengelim, aşk ise tümevarım…
Kaldırıp kolundan zamanı uzaklara fırlatan o iri gőzbebeklerinde yakamozlar dans eden Kız, yine de zamanın büyüsünden ve yapışkanlığından kurtaramamıştı kendisini. Ama sanki zamanı durdurmak ister gibiydi.
Ama kaval kemiğinin altında bir anlık karıncalanmadır zaman…
Bir ihanet tanrısıydı zaman; acıyla, hüzünle ve sevinçle kandırıyordu őlümlüleri. Kız, Europides’in Troyalı Helenası’na benzemek istiyordu. Bütün felaketlerin nedeni Helena gibi zamanı kanatlarından yakalamayı ve kendi havadan yapılmış vücuduna hapsetmeyi düşlüyordu. Zamanı yadsıyordu tüm benliğiyle, geçmiş, şimdi ve gelecek yoktu. Zaman belki de őlümün kendisi ya da őlüm őtesiydi.
Zamanı yenen Kız, őlümü de yenmişti aşkında, külü, yaşamı ve sonsuzluğu da. Kız, Olimpos dağındaki hırçın tanrıçalar kadar korkulu ve ürkekti. Artık o bir tőze dőnüşmüştü. Hermetik bir sevdaya tutulmuş gibiydi. Tıpkı bir tőz gibi, var olmak için kendisinden başka bir şeyin varlığına ihtiyaç duymuyordu. Zamanın da… O artık őlümlü bir tanrıça değil, őlümsüz bir insandı…
Referanslar
Hawking, Stephen. “How to build a time machine”, 2010, dailymail.co.uk
Newton, Isaac. (1952) “Mathematical Principles of Naturel Philosophy”, Chicago, IL: Encyclopaedia Britannica, Inc.
Philip Turetzky, Nilüfer Yılmaz, “Mutlak ve İdeal Zaman”, teorivepolitika.net
Greene, Brian. “O que é o tempo”, video, youtube.com.
Agostinho, Santo. (2006) “Confissões”, 3. ed. Coleção Patrística; 10. São Paulo: Paulus.
Hegel. (1986) “Tinin Görüngübilimi”, Çeviren: Aziz Yardımlı, İstanbul, İdea Yayınları, s. 484.
Engels, Friedrich. (1975) “AntiDühring”, Sol Yayınları, 1975, Ankara.
Lenin, V.I. (2013) “Materyalizm ve Ampiryokritisizm”, Eriş Yayınları.
Heidegger, Martin. (2008) “Varlık ve Zaman”, Çeviren: Kaan H. Ȍkten, Birinci Basım, Eylül 2008, Agora Kitaplığı, İstanbul.
Kant, Immanuel. (1993) “Arı Usun Eleştirisi”, İdea Yayınları, İstanbul.
Turgut, Sadi. (2005) “Einstein’ın Mucize Yılı: Özel Görelilik”, Bilim ve Teknik: 42. Erişim tarihi: 5 Mayıs 2011.
Vikipedi.com
“Henri Bergson’un Felsefe Anlayışı”, felsefe.gen.tr
“İzafiyet Teorisi Nedir?”, fizikmakaleleri.com
Klein, Etienne. “Fizikçilerin Zaman’ı”, Çeviren: Mehmet Yılmaz, “Zaman Nedir” kitabı içinde, derindüşünce yayınları.
Turetzky, Philip. “Mutlak ve İdeal Zaman”, teorivepolitika.net
Ekici, Ekrem. (2005) “Kant’ın Zaman Anlayışı ve Hatırlama”, Kocaeli. lecturesymptomale.wordpress.com
Barak, Hatice. “Nesne ve Kavram Olarak Zaman”, Teori ve Politika Dergisi, Zaman ve Marksizm, Bahar 1999.
Anar, Erol. (2000) “Aşklar ve Yalnızlıklar”, Hera Yayınları, İkinci Basım, Ankara.
Wednesday, December 2, 2015
Eşitlik feminizminden farklılık feminizmine — Dicle Koğacıoğlu
Namus üzerine fark edebildiğimiz şeylerden bir tanesi ötekinin erotikleştirilmesi gibi geliyor bana. Kanun, yasa, hukuk denen şey —bu ister devletin yasası olsun ister Birleşmiş Milletler’in ister aşiretin yasası olsun— fetişleştiriliyor. Nükhet, Yılmaz Erdoğan’ın Sıla dizisi örneğini verdi. Burada töre bir kitaba indirgeniyor. “Töre böyle istiyor. Ne yaparsın?” deniyor. Burada unutulan bir şey var. Biz 83 yıldır modern hukukla yaşıyoruz. Modern hukukta da bir kitap var. Hiçbir zaman modern hukukta da gidip sadece kitaba bakılarak karar verilmez. Modern hukuk da her zaman bir strateji ve mücadele alanıdır. Her kanun textinin bir sürü anlamı var. Anayasa bir şey der; genel kanunlar başka bir şey der; yönetmelikler başka bir şey der; hukukçuların kanaatleri başka bir şey der; yerelde var olan kültürel kavramlar başka bir şey der. Her hukuk kararı bunların mücadelesidir. Bunu sık sık unutuyoruz. Sanki modern hukuk da, aşiret de tek bir şey demiş gibi hareket ediyoruz. Bunların hepsini kültür olarak tanımlamak ve kültürü bir mücadele alanı olarak görmek gerekir. Benim kültürle ilgili çalışmam kültürü bir mücadele alanı olarak tanımlamamla başlar. Kültür, ben ve öteki kavramları üzerinden dönen bir mücadele alanıdır.
“Bu bizim geleneğimiz” demek güç toplama mekanizmasıdır. Ben seni ezmek istiyorum; ama açıkça ben “seni ezmek istiyorum” demiyorum. Ama “geleneğimiz bu” diyorum. Bu, Max Weber’in çok bahsettiği gibi geleneksel baskınlık kurma yöntemi. Eskiden gelip çok uzun zamanlara kadar devam edecek olan ve senden benden bağımsız olduğu varsayılan bir gelenek hayal etmek. Kültürün stratejisini, kültürün bir mücadele alanı olduğunu gelenek siliyor. Bu, bütün toplumlarda olan bir baskınlık kurma yöntemi. Modern toplumlarda yeni bir baskınlık kurma yöntemi bulmak gerekiyor. Bu sefer hukuk bunun yerine geçiyor, — yine senden benden bağımsız olarak. Biz kamusal akılla birtakım şeylere karar veriyoruz. Kanun ise hepimizin kamusal akılla kabul ettiği ortak duruşumuzu simgeliyor. Modernlikten sonra hepimiz akıllı insanlar olmaya başladık. Akıl üzerinden egemenlik kurmaya ve aydınlanmaya başladık. Bunun en güzel egemenlik kurma yöntemi olduğuna inandık. Bu egemenlik kurma yönteminin temel taşı dışarıda bir hukuk. İlişkilerden, ilişkilerin stratejikliğinden, ilişkilerin iktidarından bağımsız bir hukuk. Bunun bizden bağımsız olduğunu akıl üzerinden kuruyoruz.
Hukuku bir çeşit baskınlık kurma yöntemi; geleneği de başka bir baskınlık kurma bağlamı olarak düşünebiliriz. Bu ortamlarda gelenek denildiğinde aslında iki şey söyleniyor. İki fantezi var: Bir tanesi geçmişten şimdiye kadarki devamlılık. Biz çok uzun zamandan beri aynı şeyi yapıyoruz düşüncesi. Kürtler üzerinden namusu tartışırken yaşanan savaşları, zorunlu göçleri hesaba katmıyoruz. Orada üretim biçimleri değişiyor. Ama bu değişimleri göz önüne almıyor namus kavramını değiştirmiyoruz; orada öylece duruyor.
İkincisi ise grup aidiyeti. Sen sensin, ben de benim. Hukukla yaşayanlar ya da gelenekle yaşayanlar gibi ayrımlar oluyor. Gelenek nedir sorusu kadar bana ilginç gelen diğer bir soru da ne zamandan beri geleneğin bu iki fanteziyi birleştirmeye başladığı sorusu. Geleneğin ne olduğunu ben tam olarak bilebileceğimizden emin değilim. Çünkü bu iki fantezi ile kuruluyor. Bu iki fantezi her zaman değişik baskınlık kurma yöntemlerinin üzerinde yükseldiği majör fanteziler. Ne zaman biz bu fantezilere gerek duyuyoruz ve ne zaman bu fantezileri değişen şekillerde uyguluyoruz. Gelenek meselesinin iki temel taşı; grup aidiyeti ve geçmişten beri devamlılık.
Feminizm, erkekler ve kadınların iki ayrı grup olduğunun ötesinde bir yeri teorize etmeye çalışıyor. Sadece erkeklerin kadınları nasıl ezdiğini değil kadınların kadınları ve erkeklerin erkekleri nasıl ezdiğini sorunsallaştırıyor. Kadın erkek ilişkiselliğinin aynı anda başka şekillerde başka yerlerde başka iktidarları nasıl meşrulaştırdığı ve yeniden ürettiği ve de bunun dönüş yolu olarak başka yerlerde yeniden üreyen iktidarların ekonominin, devletin kadın erkek ilişkilerini nasıl kurduğu ile ilgileniyor. Bu ikisi arasında ilişkiyi devamlı sorguladıkça güçleniyor. Bu ana fikirden hareketle kimlerin konuyu namus cinayeti kimlerin gelenek diye tanımladığını araştırıyorum bir süredir. İngilizce basılan makalemde farklı kurumların, —Avrupa Birliği, uluslararası kurumlar, AK Parti— nasıl farklı şekillerde geleneği kullandığını ve her birinin geleneği farklı şekillerde kullanarak kendine nasıl bir müdahale alanı yarattığını tartışıyorum. Feminist Yaklaşımlar‘a yazdığım makale sürecinde yoğun ve yorucu bir hukuk reform döneminde olduğumuzu gördüm. Modern ve onun tarafından baskı kuracağımız bu hukuku hiçbir şekilde anlayamıyoruz. Üç sene içersinde her şey o kadar çok değişmişti ki o makalenin aynısını tercüme edemeyip yeni bir makale yazmam gerektiğini düşünmüştüm.
Türkiye’de kuralların dönüşümüne bakmaya ihtiyaç duyuyorum. Kuralları ne üzerinden kuruyoruz ve bunu kurarken kadınları ve ötekileri nasıl tanımlıyoruz ve bunlar arasındaki ilişkiler nasıl? Bir zamanlar farkındaysak namus cinayeti denen şeyle bu kadar ilgilenmiyorduk. Konuyla bu kadar çok ilgilenmemiz en fazla 10 yıllık bir şey. Şu anda baktığımızda konu üzeri araştırma raporları, romanlar var. Konu sürekli medyada yer alıyor. Konu üzerine sürekli bir söylem üretme ve bunu duyma ihtiyacı var. Hatta bugün burada toplanmamız da buna örnek. Biz bu konuyu bileceğiz ve bunu çözeceğiz gibi bir arzumuz var. Bu yeni bir arzu. Eskiden bu arzunun başka bir konfigürasyonu şekillenmişti. Eskiden gelenek vardı. Bizden uzaktaydı. Orada bir köy var uzakta; gitmesek de görmesek de.
Hiçbir zaman gitmeyeceğimiz, çoğu zaman isim bile vermeyeceğimiz, isim bile verme ihtiyacı duymayacağımız ötekiler vardı. Onlara en fazla doğulu denirdi. O doğulunun hangi doğulu olduğu Süryani mi Kürt mü, Arap mı; nerden gelip nereye gittiği ile ilgilenmezdik. Zaten bilmek istemiyoruz. Bu konuda bilgi yok değil. Bilgi istenirse, üzerine iktidar kurulursa olur. Ama o konuda bir bilme olayımız yoktu.
Eskiden de kadınlar öldürülüyordu. Peki o zamanki denklem neydi diye düşünüldüğünde kalkınmacı devletin kuralsallığının bir zaman hayali olduğunu görüyoruz. Orada ötekiler var ve bu ötekilerin bir şekilde problemleri var. Ama varolduğumuz şu anda onlar için bir şey yapmamıza ya da onların isteklerini duymamıza gerek yok. Çünkü biz devlet ve millet olarak zaten ilerliyoruz. İlerlediğimizde de zaten bu sorun çözülecek. Bu, zaten feministlere de çok tanıdık gelen bir akıl yürütme. Ben ilk feminist olduğumda da kadın olarak bir şey söylediğimde hep bu cevapla karşılaştım. Şu anda sorun çıkartmayın nasılsa bir gün gelecek bunlar çözülecek. Şimdiki zaman, devletin ve milletin dolayısıyla o devlet ve milletin içinde durabilenlerin daha kolay paylaştığı bir zaman oluyor. Ötekilerin ihtiyaçları geleceğe havale ediliyor. Şimdiyle ilgili bir hak istenmiyor. O zamanlar başka bir toplumsal pazarlık da olduğunu unutmamak lazım: O da asimilasyon. Kalkınmacı devlet Kürtlere, fakirlere, Araplara, dindarlara asimilasyon sözü veriyordu. Kendi kültürünü al evinde yaşa ve bu kültürünle kamusal alana çıkma. Bu kültür Türk —sünni, Balkan, batılı bir kültür— olsun. Bu kültüre nötr diyelim ve hiç kimsenin kültürüymüş gibi yapalım. Sen de kendi kültürünü unut. Bunu unutursan ben de kendi kurumlarımı sana açarım. Devletin eğitim tekeli olduğu, devletin ana işveren olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Dolayısıyla siz bunları unuttuğunuz zaman ya da bunları kısıtlı bir şekilde yaşamaya karar verdiğiniz zaman en azından kamusal alanda yer alabilme sözü verilebiliyordu. Turgut Özal’ın başbakan olmasını belki sosyolojik olarak mümkün kılan şey buydu.
80’den itibaren iki ana değişiklik görüyoruz. Bir tanesi özellikle Kürtlerin bu denklemi bozmak istemeleri, çok farklı şekillerde tanınmak istemeleri oldu. Diğeri ise buna paralel olarak gelişen neo-liberallik. Neo-liberalliği ekonomik ve sosyal rejim olarak düşünürsek asimilasyon kalkınmacılıkla beraber giderken asimilasyon sözü yerine başka bir şey geldi. O da çokkültürlülük. Asimilasyon modeli Kıta Avrupası, Fransa, Almanya gibi yerleşerek sömürgeleştirenlerin modeli. Çokkültürcülük de asimilasyon hayalinden farklı olarak başka bir hayal: Sen farklı bir kültürdensin, siz hepiniz farklı kültürler olarak evlerinizde oturun. Ben hukuk olarak sizi farklı kültürlerinizle evlerinizde tanıyacağım. Peki hukuk sen nesin? Aaa ben beyazmışım, erkekmişim. Çokkültürlülük, başka bir etnisitesi ve kültürü olanı unutmanın başka bir yolu.
Şu an Türkiye’deki tartışmada çokkültürlülük, asimilasyondan kurtulma olarak konuyor. Çokkültürlülüğün de bir şeylere kültür deyip bir başkasını kültür yapmama haliyle çalıştığı çoğu zaman unutuluyor. Çokkültürlülük hayali de asimilasyoncu hayal gibi farklı sömürgeleştirme biçimlerinde çok korkunç şeylerin altına imza atmış hayaller. Asimilasyonist hayal, Türkiye’de kalkınmacılığın çöküşüyle ekonomik ve sosyal olarak çöktü. Şu an nöbetleşe yoksullukta da görülen şey ister zorunlu göçle, ister ekonomik göçle gelenlerin daha önceki gibi ister devlete ister göçmen ağlarına eklenerek yükselebilecekleri bir şey yok. Şu anda daha sert bir kapitalizm var. Aşağıda olanların aşağıda kalacakları ve muhtemelen de birbirlerine düşülerek yönetilecekleri bir dönemde yaşıyoruz. Bunun yanında çokkültürlü hayal geldi. Çokkültürlü hayalde, asimilasyoncu hayalde olmayacak şey sen farklılığını söylediğinde ve farklılığını tasdiklediğinde sana hak verir. Sen hakikaten Kürtsen, Ermeniysen, Arapsan farklılığını tasdik ettirmen gerekecek ve hakkını alacaksın. Bizdeki durum ise hiçbir bağlamda, hiçbir zorunlu göç ne de genel şiddet bağlamında hiçbir konuda bırakın Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Bu bir ayrımcılıktır” dediği karar yok. Çokkültürlü olunuyor ama çok kültürlü olunan gruplara ciddi anlamda maddi bir hak verilmiyor. Kendi dillerinde konuşma hakkı açıkça verilmiyor. “Evet konuşabilirsiniz” denmiyor. Sadece konuşma hakkını yasaklayan negatifliklerin sadece bazıları kaldırılıyor. Türkiye’de her türlü ötekinin şu an bir limboda yani belirsiz bir alanda olduğunu düşünüyorum. İki sözleşmenin ikisinin de sözü yok. İki sözleşmenin ikisi de bazen kalkınmacı, bazen çokkültürlü oluyor ancak maddi bir söz üzerine basamıyor. Biz çokkültürlü isek ben öğrencilerime “Kimler Kürt, kimler Alevi?” diye niye soramıyorum? Çünkü aslında bu hala bir leke. Bunu sorduğumda öğrencimin rahatsız olacağını hissediyorum. Kürt birisi radikal çevrelerden uzaklaştığı anda hemen kendisine şunu sorması gerekiyor. Karşımdaki bana hangi denklemle yaklaşıyor. Kalkınmacı-asimilasyonist mi, çokkültürcü mü? Bunun ırkçılığın daniskası olduğunu düşünüyorum.
Namus cinayetlerine dönecek olursam, şu anda namus üzerine bu kadar çok konuşuluyor olmasının nedeninin maddi bir hakka dönüştürülmemiş çokkültürlülük üzerinden konuşmamız olduğunu düşünüyorum. Her namus cinayetini konuştuğumuzda ırk ve sınıfı konuşmadığımız sürece bunun içerisinde yer alacağımızı düşünüyorum. Bunu da feminizm için problemli görüyorum. Feminizmin sözlerini ciddiye alıp onunla hareket edebilmeliyiz. Kürt hareketi içinde de kadınlar çok iş yapıyor. Dağda kadınlar var. İslamcı hareket içinde, Kemalist hareket içinde bütün işi kadınlar yapıyor. Baskın olan bütün hareketlerin içinde bütün işi kadınlar yapıyor. Ötekinin üzerine yeni bilgi üretme arzularımızla bir ötekine müdahale eden oluyoruz. Müdahale etmek için feministliğin yanında başka bir terim de kullanıyoruz. Feminist-Kemalist, feminist-İslamcı, feminist-Kürt… Böyle bir şeyin ikinci terimi olmak zorunda kalıyor kadınlık. Oysa ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet gibi bütün eşitsizlikleri beraber düşünüp feminizmin gücüne güvenerek sonuna kadar sorgulamak gerekir. Bu tartışma için Feminist Yaklaşımlar‘a çok teşekkür etmek istiyorum.
Feminizmle ilgili de bir şey söylemek istiyorum. Türkiye’de feminizm 80 sonrası, ara dönemde doğdu. Feminizmde iki ana dal var. Biri farklılık feminizmi, biri eşitlik feminizmi. Feminizm 80 sonrası doğduğunda tek farklılığı kadınlık olarak ortaya koydu. Yaptığı istemler olarak eşitlik feminizmidir. Kadınların erkeklerle eşit olmasını vurgular. Yasaları değiştirmek istemek buna bir örnek. Kemalizme bu kadar kolay eklemlenebilen akım eşitlik feminizmidir. Biz farklılıkları birbirimizle ve o farklılaşan kesimlerle konuşmalıyız. Farklılıkları tanıyan feminizmi kavramsallaştırmalı ve harekete geçirmeliyiz. Sadece kadın erkek farklılığını değil bütün farklılıkları eyleme döküp oradan dayanışmalar yaratmadıkça dünya kötülerin eline geçiyor.
Bu zamanda, bu çok kültürlü toplumsallıkta şöyle bir şey deniyor: “Bak, işte namus cinayetleri var, zaten farklılar.” Biz, gene egemen olanlar hatta çokuluslu bağlantılarla beraber şimdiyi paylaşıyoruz ve onlar, farklılıklarıyla düşüyorlar. Onlar geride kalmış, bir gün gelecek değil, onlar şimdi de varlar ama kendileri bu geleneklere, bu kötü şeylere, bu lekelere tutunarak şimdiki zamanda düşüyorlar. Namus cinayetinin bu olması bence çok ilginç. Mesela Gündüz Aktan, namus cinayetini töreye, töreyi Kürtlerin aşiret yapısına bağlıyor; aşireti de köleye bağlayarak olayı çözüyor. Ama Gündüz Aktan yalnız değil. Dolayısıyla bir strateji olarak namus cinayetlerinde nasıl farklı iktidar hükümlerinin kurulduğuna ve meşrulaştırıldığına bakmayı devamlı öneriyorum. Tabii bu namus cinayetleri ile ilgili bir şey yapmayalım demek değil ama bu tartışmayı açık tuttuğumuz sürece, zaten namus cinayetleriyle ilgili başka türlü baş etmeye çalışma yöntemleri bulabileceğimizi düşünüyorum. En önemlisi Nükhet’ten öğrendiğim, hattaFeminist Yaklaşımlar‘da vurguladığımın en başında “Biz, hepimiz bu namus, disiplin rejimi içerisinde yaşıyoruz” cümlesini hatırlamak. Biz uzaklarda birilerini ya da bizden çok farklı birilerini kurtarmak değil, biz hep beraber kurtulmaya çalışıyoruz. Feminizm bu…
12 Nisan 2008, Feminist Kadın Çevresi OfisiKültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi
Konuşmanın bu metni Amargi 15 (Kış 2009) sayısında “Dicle…” başlığıyla yayınlanmıştır. Son paragraflarda yapılan öneriye dayanarak mevcut başlık seçilmiştir. Feminisite’de aynı konuşmanın diğer konuşmalarla birlikte başka bir metni bulunabilir.
Subscribe to:
Posts (Atom)



