Thursday, October 22, 2015

ZENGİNLİK, FAKİRLİK VE ÖZEL MÜLKİYET -Fikret Başkaya

Neden yoksulluk var? Neden yoksulların sayısı sürekli artıyor ve artmak zorunda? Göreli ve mutlak yoksulluğun sürekli büyümesinin sebebi nedir? Neden hep “yoksullukla mücadeleden” söz edildiği halde yoksulluk çığ gibi büyüyor. Yoksullukla mücadele söylemi neyi gizliyor? Bunun doğrusu zenginlikle mücadele olması gerekmiyor mu? Eğer öyleyse neden hiç “zenginlikle mücadele” diye bir şey akıl edilmiyor?
Zenginlikle mücadele akla gelmiyor zira zengin ve zenginlik, bir tabu mertebesine yükseltilmiş durumdadır… Tabu söz konusu olduğunda, ondan söz etmek yasaklanır. Kimse ağzına almak istemez, almaya cesaret etmez… “Ayıbı açığa vurmanın âlemi yok” denecektir…
Bir şarkıcının iki saatte kazandığını, asgari ücretle çalışan biri nasıl olup da tam 11 yılda kazanabiliyor? Bir şirket patronunun veya yöneticisinin [ CEO’su densin] bir saatte kazandığı 2783 dolar neden sorun edilmiyor? Bu “yetenekli”, “akıllı”, “becerikli”, “işbitirici” kişi, saatte 2783 dolar kazanırken, çalıştırdığı işçiler de saate 28 cent kazanıyor… Hesap ortada… Aradaki yetenek, akıl, beceri farkını bir düşünün… Ve bir tek kişinin 74 milyar dolar servete sahip olduğu bir dünyada 1 milyar insanın açlıkla cebelleşmesine şaşmak niye? Soruları çoğaltmak mümkün ama aslında durum sanıldığı kadar karmaşık değil!
Malum, kelime ve/veya kavram çifti diye bir şey vardır.  İşte zenginlik ve yoksulluk kelimeleri bu gruba dahildir. Zenginlik olmadan yoksulluk olmaz veya yoksulluk olmadan zenginlik olmaz. Efendi ve köle, zalim ve mazlum, güzel ve çirkin, iyi ve kötü, sıcak ve soğuk, vb. kelime/kavram çiftine dahildir. Bu tür kelime ve/veya kavram çifti durumunda, çifti oluşturan kelime veya kavramdan her biri diğerini var sayar, ona gönderme yapar veya ima eder. Elbette burada bizi ilgilendiren zenginlik ve yoksullukla ilgili olarak belirleyicilik ilişkisine açıklık getirmek önemlidir. İlişkinin yönü, zenginden yoksula doğrudur. Zenginlik olduğu için yoksulluk vardır. 
O halde neden zenginlik var sorusuyla başlamak gerekecektir. Yoksulluk zenginlikten kaynaklanıyorsa, zenginlik nereden kaynaklanıyor? Zenginlik de özel mülkiyetten kaynaklanıyor. Eğer insanlar üretmek ve yaşamak için gerekli araçlara Faiz Cebiroğlu’nun dediği gibi “ortakça“ sahip olsalardı, özel mülkiyet diye bir musîbet toplum yaşamına musallat olmasaydı, zenginlik de yoksulluk da olmazdı. Tabii akla, mantığa, izâna, sağduyuya aykırı kapitalist sistem de geçerli olmazdı. Doğal yaşam tehdit altında olmazdı… Demek ki, insanlığın ve uygarlığın şimdilerde içine sürüklendiği sefil durumun gerisinde, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlara, yaşamı var eden ve sürekliliğini sağlayan kaynaklara küçük bir azınlık tarafından el konulması keyfiyeti yatıyor. 
Başka türlü ifade edersek, bu günkü kepazelik bir sapmanın sonucu… Birilerinin herkese ait olması gereken yaşam araçlarına el koyup, sahiplenmesi, başkalarının kullanımının yasaklanması, hukuk sistemiyle meşrulaştırılsa da, ne meşrudur, ne haklıdır ve ne mantıklıdır, ne de kabul edilebilir bir şeydir… O zaman geçerli hukuk sisteminin aslında neyi ifade ettiğini de tartışma gündemine getirmek gerekecektir. 
İnsanlık tarihinin büyük bölümünde özel mülkiyet diye bir şey bilinmiyordu. İnsanlar ortak üretip, ortak tüketip, ortak yaşamayı başarıyorlardı. Uygarlık belirli bir eşiği aştığında, gücü ele geçiren sınıflar, zor ve savaşla insanları köleleştirdi, kendilerine tâbî duruma getirdiler, her şeyin sahibi oldular, her şeye hükmeder duruma geldiler. Sadece birikmiş zenginlik, toprağın altı ve üstü değil, insan toplulukları da bir kralın, hükümdarın, prensin, sultanın, hanın… kulları, köleleri, tebaları durumuna geldi. Yaratılan zenginlik küçük bir azınlığın elinde toplandı. Bu güçlü olanın şiddete başvurarak topluluğa ait olması gereken yaşam araçlarına el koyması demekti. Sistem şiddete ve zora dayalı olarak kendini var ediyordu ama bir meşrulaştırmaya da ihtiyaç duyuyordu elbette… Bu amaçla ideolojik kölelik veya gönüllü kulluk devreye sokuluyordu… Geçerli durumun “Tanrı’nın arzusu olduğu, efendinin de Tanrı’nın iradesinin temsilcisi olduğu düşüncesi yerleştiriliyordu.
Kapitalizmin tarih sahnesine çıkmasıyla, önceki dönemdeki zorun, şiddetin ve kaba kuvvetin yerini para alacaktı. Elbette bu şiddetin sahneden çekildiği anlamına gelmiyordu. Zira egemenlik, tahakküm ve zulüm düzeni mutlaka iki şeye ihtiyaç duyar: Şiddet, zor, kaba kuvvet, baskı ve zulüm ve gönüllü kulluk veya ideolojik egemenlik. Zaten kapitalizmle birlikte ortaya çıkan burjuva düzeni, Eski’nin mirasçısıydı, önceki dönemde atılmış temeller üzerinde yükselmişti… Fakat, yeni sistemin paraya dayanması, zora, kaba kuvvete dayalı sistemden farklı bir nitelik taşıyordu, zira, para parayı çekiyor… Parası olan her seferinde daha çoğuna sahip oluyor, sürecin her ileri aşamasında sosyal eşitsizlik büyüyor, zengin-yoksul uçurumu derinleşiyor. Paraya dayalı düzen reel bir karşılığı olmayan, özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi söylemlerle meşrulaştırma yoluna gidiliyor. Özü itibariyle anti-eşitlikçi bir sistem olan kapitalizm geçerliyken, adaletten, barıştan, özgürlükten, insan haklarından, vb. söz etmek ikiyüzlülük değil midir? Herkesi herkese düşman etmeye göre kurgulanmış, emek sömürüsüne dayalı kapitalist sistemde barış mümkün müdür? Eğer gerçekten barış amaçlanıyorsa, adaletin amaçlanması, adalet amaçlanıyorsa da eşitliğin amaçlanması gerekir. Her kim ki, sosyal eşitlik için mücadele etmiyorsa, barış ve adaletten söz etmesinin bir kıymet-i harbiyesi yoktur… Kapitalizm geçerliyken özgürlük, sadece mülk sahibi sınıfların, sermaye sahiplerinin, paraya hükmedenler sınıfının özgürlüğüdür…
Özel mülkiyetin yüceltilmesinin gerisinde Batı burjuva düşüncesinde içkin bir anlayış bulunuyor ve bu anlayışın kökleri Greko-Romen ve Yahudi- Hrıstiyan ve burjuva gelenekte bulunuyor. Nitekim Eski Ahitde: “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı… “Verimli olun, çoğalın” dedi, “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun” dedi. Dikkat edilirse, “tüm canlılarla birlikte yaşayın, varolun” denmiyor, kendi dışınızdaki şeylere “egemen olun” deniyor… O halde herkese ait olanın özel mülkiyet konusu olması nasıl meşrulaştırılıp/ dayatıldı?
Bu işin de burjuva ideolojisinin ve liberalizmin en önemli teorisyenlerinden biri ve kendisi de bir burjuva olan İngiliz John Locke tarafından kotarıldığı anlaşılıyor. J. Locke, “ An Essay Concerning the True Orijinal Extend and End of Civil Government”, The Second Treatise of Civil Government adlı eserinde, Tanrı’nın insanlığa sunduğu kaynağın bir kısmının özel kullanıma, özel mülkiyete evrilmesininin, başkalarının kullanımdan dışlanmasının gerekçesinin ‘o kişinin harcadığı emekle’ açıklıyor. Özetlersek, Locke, ‘ birey çalışmasıyla, harcadığı emekle kamuya, topluluğa ait olan ama bir değeri olmayanı, değerli bir hale getiriyor ve tabii ona sahip olmayı da hak ediyor…’diyor.  Ve baklayı ağzından çıkarıyor: “Eğer kullandığımız şeyin gerçek değerini lâyıkıyla tahmin etmek istersek, farklı maliyetleri hesap edersek, emeğe ve doğaya ait olanı ayrıştırırsak, emeğin payının %99 olduğunu görürüz…” Daha sonra faizin devreye girmesi ve kapitalist sürecin olgunlaşmasıyla “paranın parayı çekmesi” süreci de hızlanıp derinleşecek, her şey çığırından çıkacaktı…
Artık sadede gelebiliriz. Gerçekten John Locke’un iddia ettiği gibi mülkiyet nerdeyse tamamiyle emeğe, bireyin tekil emeğine mi dayanır? Ya da böyle bir şey mümkün müdür? Farzedelim ki, son derece yetenekli, akıllı, becerikli, “işbitirici” biri, bir uçak kazası sonucu okyanusa düştü ve şans eseri ıssız bir adaya çıkmayı başardı. Bu kazazede dışarıyla bağ kurması imkânsızken neleri ne kadar yapabilir? Yaşamını nasıl sürdürebilir, neye ne kadar sahip olabilir? Bir kere günün çoğunu balık, salyangoz, yengeç, v.b. avlayarak ya da yenebilir bitki ve varsa meyveleri toplayarak geçirecektir. Taşları veya ağaçları birbirine sürterek ateş yakabilirse, avladıklarını pişirerek yiyebilir, kendine ağaçlardan ve otlardan bir baraka, belki ağaçlardan bir küçük kayık yapabilir… Zamanla bazı bitkileri sınırlı bir şekilde yetiştirebilir… Avlayabilirse hayvan derisinden veya bitkilerden örtünecek bir şeyler yapabilir… Bir gün adadan kurtulma umuduyla sevgilisine, eşine ve çocuklarına hediye edeceği deniz kabukları biriktirir… Daha fazlasını yapması pek mümkün değildir… Aynı kişi bir sanayi işletmesinin veya finans grubunun CEO’su olsaydı nelere sahip olabilirdi… Belki istediği her şeye… Demek ki, insanın neye sahip olacağı bireysel emek ve çabasından başka faktörlere bağlı, sadece kendi çabasından, yeteneğinden, ustalığından, becerisinden neşet eden bir şey değil… Başka türlü ifade edersek, emeğin hangi koşullarda harcandığı büyük önem taşıyor.
Değerin veya zenginliğin üç kaynağı vardır: 1. Doğanın katkısı; 2. Geçmiş nesillerin mirası olan bilgi, beceri teknik yetenek, alet-edevat, kültür, v.b. ; 3. Yaşayan neslin gerçekleştirdiği işbirliği
İşte bu gün emek verimliliğinin ve yaratılan zenginliğin gerisinde esas itibariyle bu üçü bulunuyor ve orada bireyin tekil katkısı ihmal edilebilir değilse de son derecede sınırlıdır. Bu da demektir ki, toplam ortak ürün doğanın, geçmiş ve mevcut nesillerin ortak çabasının ürünü olarak tezahür ediyor. Eğer öyleyse, herkese ait olması gerekenin özel sahışlar tarafından ele geçirilmesi, sahiplenilmesi, özel mülkiyet konusu yapılması, mantıklı, haklı ve âdil, meşru, dolayısıyla kabul edilebilir değildir… Lâkin hukuka uygundur… Yasaldır…
Özel mülkiyetin geçerli olduğu üstelik kutsandığı bir dünyada, ahlâktan söz etmek bir şeyi olmadığı yerde aramaktır zira özel mülkiyetle ahlâk bağdaşır değildir. Hem insanlığın ortak çabasının ürünü olan servet [zenginlik] küçük bir mülk sahibi kapitalist sınıf ve çevresi tarafından yağmalanacak, bir de oradaki devlete “hukuk devleti” denilecek ve etikten, insan haklarından, demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından söz edilecek… Bu durumun sürdürebilirliğine kim daha ne zamana kadar inanabilir?

Kaldı ki, belirli bir eşik aşıldığında maddi zenginlik bir refah unsuru olmaktan çıkar. Sahip olma, her seferinde daha çoğuna sahip olma tutkusu tarafından rehin alınmış bir insan, aslında sahip olduğu şeyler tarafından sahip olunan durumuna düşer. Bu, sahip olanın sahip olunması durumudur… Zira, artık o yola giren bireyin iradesi devre dışı kalmıştır. Bu bakımdan gerekli olanla, gereksiz ve vazgeçilebilir olan ayrımının yapılması önemlidir. Sahip olma dürtüsü de, farklı olma isteğinden bağımsız değildir. İnsanlar başkasının sahip olduğundan fazlasına sahip olmayı bir mârifet sayıyorlar. Okullarda verilen eğitim de “farklı olma”, “herkes gibi olmama” bilincini yerleştirmeyi amaçlıyor…
Kapitalist sınıf üç alt-unsurdan oluşuyor: 1. Sermaye sahipleri, [paraya sahip olanlar, hisse senedi sahipleri, faiz karşılığı borç verenler]; 2. girişimci [müteşebbis] denilen işletme yönetici ve sahipleri ve; 3. üretilen malları tüketiciye ulaştıran tüccarlar. İşte bu üçü çevresindekilerle birlikte toplumun üretici gücünü/kapasitesini, toplumsal servetin de en büyük bölümünü ellerinde tutuyorlar ve burjuva sınıfını oluşturuyorlar. Bilindiği gibi burjuva sınıfı sadece mülk sahibi sınıflardan ibaret değildir. Politikacılar, sivil ve militer bürokrasinin yükseklerindekiler, üniversite üyeleri, medyada etkin kesim, sanatçılar, eğelence sektörünün kaymak tabakası, vb. burjuva sınıfnı oluşturuyor. Üretim araçlarının ve yaşam araçlarının özel mülkiyetine sahip olmaları, mülksüzleştirilmiş, emeklerini satarak geçinen işçi sınıfının ve bir bütün olarak emekçi sınıfların emeğinin ürünü olana el koymalarına imkân veriyor.
Bu vesileyle mülkiyete dair kafa karışıklığının da aşılması gerekir: Birincisi, mülkiyetten söz edildiğinde bir kere özel mülkiyet kastediliyor; ikincisi, insanın yaşamı için gerekli olan üretim ve tüketim araçları mülk tanımı dışındadır. Arabaya sahip olmakla o arabayı üreten fabrikaya sahip olmak aynı şey değildir. Mülkiyet başkasının emeğini sömürmeye, başkasınının emeğinin ürününe el koymaya imkân veren, üretim ve yaşam araçlarına sahip olmaktır. Bir insanın ihtiyacanı mütevazı düzeyde sağlayan üretim ve yaşam araçlarına sahip olmak mülkiyet değildir…
İnsanlığın ortak serveti [zenginliği] ve yaşam kaynağı olanın özel şahışlar tarafından sahiplenilmesini haklı gösterecek hiç bir haklı ve mantıklı gerekçe yoktur. Öyleyse özel mülkiyetin tasfiyesini amaçlayan, ‘genel toplum yararını’ veya “insanlığın ortak iyilğini” esas alan bir rotaya girmek için de hiç bir engel yoktur…
Fikret Başkaya

Monday, October 19, 2015

Türkiye’nin ‘IŞİD’i

Nuray Mert
19 Ekim 2015 Pazartesi
Ankara faciasının ardındaki sır perdesi, değil çözülmek, aralanmadı bile. Doğrusu aralanmasını da beklemiyorum, zira, bu fazlasıyla karanlık bir olay, olaya ilişkin haber yapmak yasak, dahası en temel bazı sorular üzerinde yeterince durulmuyor.
Bunlardan biri, IŞİD denilen örgütün neden Türkiye’de yaptığı eylemleri sahiplenmediği sorusu. Yaptığı katliamları, işlediği cinayetleri kaydedip, “reklam” aracı yapan örgüt, nedense Türkiye’de kendisine atfedilen Suruç ve Ankara katliamlarında bambaşka davranıyor. Diğer bir konu; canlı bombalar konusunun hâlâ tam açıklığa kavuşmamış olması. Yok kimler oldukları konusu değil, daha önemlisi, kimlerle ilişkili oldukları, ama ondan önce iki canlı bombanın bedenine sarılı bombaların bu ölçekte tahribat yapıp yapamayacağı gibi “ayrıntılar”.
Bu olayın ardından epey laf dolaştırıldı, sonra PKK veya DHKP-C ’ye fatura edilmeye çalışıldı ama sonunda “IŞİD işi” çıktı. IŞİD bağlantısı pek çok insan için “yeterli bir izahat” olarak kabul edildi. Hatta, IŞİD konusu nihayet “ciddiye” alınmaya başladığı için memnuniyetle karşılandı. Doğrusu IŞİD’in Türkiye yapılanması konusu kendi başına tabii ki çok önemli, ama bu “IŞİD işi” sanıldığından daha karmaşık bir iş.
En büyük tehlike
IŞİD gibi bir yapının Türkiye’de dal budak salması gerçekten de, doğrudan Türkiye’nin Suriye’de rejimi değiştirmek için radikal gruplar ile yakın temas kurmasının bir sonucu. Ama daha kötüsü var; bu tür gruplar ile ilişkilere, pek çok başka ülke örneğinde olduğu gibi, iç siyaset çerçevesinde de işlev yüklenebiliyor. Pakistan’ın, Afganistan’da yaşanan savaşta desteklediği radikal İslamcı gruplar, şiddeti Pakistan’a taşımakla kalmadı, iç siyasetin dengeleri de etkiler hale geldi. Dahası, Pakistan devleti, istihbaratı ile ilişkileri Keşmir meselesi çerçevesinde sürüyor. Yemen’de, Arap Baharı’ndan sonra ülkesinden kaçmak zorunda kalan Bin Ali, 11 Eylül sonrası bir yandan “radikal gruplara karşı mücadele” adına ABD yardımı alıp, diğer yandan kendi muhaliflerine karşı, Yemen’de yuvalanan radikal örgütler ve özellikle Kaide’yi kullanıyordu. Bir ülkenin başına gelebilecek en büyük tehlike böylesi ilişkilerin varlığıdır.
Derin ilişkiler
Türkiye daha önce de, başka ülkelerin İslamcı örgütlerine ev sahipliği yapmış, bazı karanlık işlere girmişti. Mesela Rusya’ya karşı Çeçen militanlara, Uygurlara ev sahipliğini yapmıştı, hâlâ yapıyor. Orta Asya Türki cumhuriyetlerde mevcut rejimlere karşı mücadele veren Özbek İslamcıları ve diğer pek çok grup Türkiye’de barınak bulabiliyor. İstanbul’un bazı semtlerinde, bu grupların önde gelen isimlerine karşı suikast düzenleniyor, hesaplaşma cinayetleri işleniyor, ama bu konu kimsenin uzun boylu dikkatini çekmiyor. Yine de, AK Partisi hükümet ve devletinin, Suriye siyaseti çerçevesinde radikal gruplar ile ilişkinin seviyesi daha önceki hiçbir örnekle kıyaslanamaz. Şimdi tüm kuşkular, bu ilişkilerin derinliği konusunda yoğunlaşıyor.
IŞİD’in Türkiye’de yaptığı iddia edilen eylemlere sahip çıkıp açık açık mesajının ne olduğunu ilan etmekten kaçınması konusunu sorgulamak tam da bu nedenle önemli. Bu soru, “iktidarın IŞİD’i görmezden gelmesi” veya “kayırması” gibi iddialardan daha vahim bir yere işaret ediyor. Sanki, IŞİD’in Türkiye yapılanması diğerlerinden “farklı” gibi, acaba neden?
Kimsenin doğrudan soramadığı soru şu; “AK Partisi, Suriye’de rejim değişikliği adınadesteklediği radikal grupları, gelinen noktada, doğrudan veya dolaylı biçimde kendisine muhalif olanlara ve tabii en başta Kürt siyasetine karşı kullanıyor olabilir mi?” AK Partisini de en çok kızdıran soru veya iddia veya ima bu! İstedikleri kadar kızsınlar bu soruya açıklık getirmek durumundalar, bunu yapmaktan kaçtıkları ölçüde susturma, bastırma siyasetlerine sığınmak durumundalar, mesele bu.


Thursday, October 15, 2015

“Ne Olacak”cılık

Önce devrimci teori ve ardından ideoloji öldürüldü. Sonra medyumlara, cinci hocalara inanılmaya başlandı. Özellikle eğitim görmüş kesimler, yaşadıkları sorunların “nedenleri”ni psikologlarla ararken, “ne olacağını” medyumlardan, cinci hocalardan öğrenmeye çalıştılar. 90’ların başları medyumların, cinci hocaların yükseldiği, her türlü hurafenin el üstünde tutulduğu, dinciliğin, tarikatçılığın, cemaatciliğin giderek yaygınlaştığı bir dönem oldu. Her sorunun, her sıkıntının, her derdin dermanı hocalarda, şeyhlerde, şıhlarda aranır oldu. Bu da dinciliğin yaygınlaşmasına ve siyasal islamın güçlenmesine yol açtı. 
      “Allahın dediği olur”a, başa gelenlerin ve geleceklerin “alın yazısı” olduğuna ilişkin inanç siyasal islamcılığı iktidara doğru taşırken, bir tarafıyla maddeci (materyalist değil), bir tarafıyla pragmatist anlayışlar ve yaklaşımlar baş tacı oldu. 
      Ne kadar “Allahın dediği olur”a, “alnımıza ne yazılmışsa o olur”a inanılırsa inanılsın, yine de “maddiyat”, “ahrette iman, dünyada mekan”ın ayrılmaz bir parçası olmayı sürdürdü. 
      Bu “maddiyatçılık”, her ne kadar 80’lerin başlarında “bankerliği” keşfetmişse de, 90’ların ortasından itibaren borsanın keşfiyle birlikte “zirve” yaptı. Borsa, dolar ve altın, bu “iman sahibi” “maddecilerin” gözdesi olup çıktı. “Ne olacak bu memleketin hali”nden daha çok, “ne olacak bu borsanın hali” sorusu sorulmaya başlandı. Ama soru böyle de olsa, “maksat”, borsada hangi hisse senedinin fiyatının artacağını, hangisini almanın kârlı olacağını önceden bilmekti. Dünyada ve ülkedeki siyasal gelişmelerin borsa üzerindeki etkisi, siyasal gelişmelerin insanların ve ülkelerin geleceğindeki etkisinden çok daha fazla önemsenir oldu. 
      Repolar, ters-repolar keşfedildi. Eldeki her türlü “varlığı” paraya çevirip hisse senetlerine, hazine bonolarına yatırmak, “geleceği bilme” arzularını daha da pekiştirdi. Geleceği, daha doğrusu hangi hisse senedinin yükseleceğini, doların ne yönde gideceğini bilmenin getirisi olduğu sürece bu arzu sürüp gitti. 
      Yanlış öngörülerden yola çıkanlar, “geleceği bildiği” varsayılanların (televoleci ekonomistler gibi) bildiklerinin boş olduğunu görenler, ellerindeki her şeyi kaybettikçe “allah”a döndüler. Ne de olsa “Allah ne takdir ettiyse o oluyordu”. Kayıpları telafi etmenin yolu da “allah”a inanmaktan geçiyordu. 
      Yine de “allah”, varlık sahiplerinin ya da ellerinde-avuçlarındaki her şeyi satarak varlık sahibi olmaya kalkışanların hangi hisse senedine para yatırmaları gerektiğini, doların yükselip yükselmeyeceğini, altının değerinin artıp artmayacağını “alınlarına” yazmadığı için, çareyi, gazetelerin ekonomi sayfalarında, televizyonların ekonomi programlarında, daha da önemlisi ekonomist köşe yazarlarında aramaya koyuldular. 
      İşyerlerinin özelleştirilmesinden pay kapmak isteyen işçiler ve devlet kağıtlarına para yatırmanın çok kârlı olduğunu düşünen devlet memurları yepyeni bir dünyanın kapısından içeri girdiler. Özelleştirilen işyerlerinin giderek kapanacağı, işlerinden atılacakları işçilerin bile umurunda değilken, açılan yeni kapıya olan itimat ve ihtimam daha da arttı. 
      19 Şubat 2001 gününe gelindiğinde, tüm “maddiyatçılar” ellerindeki kağıtların birden buhar olduğunu, tüm varlıklarını kaybettiklerini gördüler. Kandırılmışlardı. Bunun cezasını da mecliste bulunan tüm partilere kestiler. Maddiyat kaybetmişti, ama “maneviyat” olanca haşmetiyle karşılarına çıktı. 
      Şimdi sıra şeriatçı, islamcı AKP’deydi. Yine ekonomi köşe yazarlarından, televizyon yorumcularından öğrendikleriyle, “istikrarlı” bir ülke olabilmek için “tek parti iktidarı”nın olmazsa olmaz olduğunu bellediler. “Tek parti iktidarı”nda herşey güllük gülistanlık olacaktı, aldıkları hazine bonoları, hisse senetleri öyle bir gecede buharlaşmayacaktı. Ülkenin “istikrarı”, borsanın istikrarı demekti ve bu da ancak AKP iktidarıyla olurdu. 
      Böylece AKP’nin açık ara seçim “zaferleri” süreci başladı. Zaten “allah korkusu” taşıyan bu dinciler hak yemezlerdi, garibanın ekmeğine göz koymazlardı. Üstelik şeker, un, kömür dağıtarak garibanlara yardım bile ediyorlardı. 
      Özelleştirmeler sonucunda işyerleri kalmamış işçiler, sayıları giderek azalan devlet memurları ve “doğrudan gelir yardımı” adı altında üretmeden “para” sahibi olan köylüler, maddiyat uğruna maneviyatın peşine takıldılar. 
      Sonuçta, maneviyatın peşine takılanlar, garibanlar, “cahil-cühela” takımıydı. Bunların böylesine aldatılması, kandırılması çok “doğal”dı. Doğal olmayan ise, eğitim görmüş kesimlerin aynı teranelerle maneviyatçıların peşine takılmasıydı. 
      AKP’nin “AB’ye gireceğiz” söylemiyle Avrupalı olma hayaline kapılan eğitim görmüş kesimler, yani küçük-burjuva “aydın”ları, bu yolla zahmetsiz biçimde iyi bir yaşam kuracaklarını hesaplarken, AKP ihaleleriyle “ihya” edilen küçük-burjuvalar ise, bakkallıktan marketçiliğe sıçramanın hazzını yaşıyorlardı. 
      Ülkede tek parti iktidarı hiç yıkılmazcasına yerleşmiş göründüğünden, artık çok daha güvenli biçimde borsaya para yatırabilecekti. Bütün birikimleri 2001 kriziyle “sıfırlanmış” olan işçiler ve memurlar kredi kartlarıyla, tüketici kredileriyle, konut kredileriyle ve hatta tatil kredileriyle yeni bir “birikim”in kapısını açtılar. Kredi kartlarıyla sağladıkları yeni “birikimlerini” bir kez daha, ama daha güvenli biçimde “değerlendirmeye” yöneldiler. 
      Kimisi bir kez daha borsada şansını denemeye karar verirken, kimisi konut sektöründe rantiye olmanın hesaplarını yapmaya başladılar. Her ne kadar arada inişler-çıkışlar olsa da, krizler “teğet” geçip gitti. Hiç kimse bu işin sonunun ne olacağını düşünmediği gibi, bu “suyun” kaynağının ne olduğunu da sormadı. ABD’deki “mortgage krizi”nin sonucu olarak ortaya çıkan 2010 krizini AKP’nin engin öngörüsüyle ve Ali Babacan’ın marifetiyle kolayca atlattılar! Bu “atlatmanın” ülkeye maliyetinden çok, kendi paralarının akibeti onları ilgilendiriyordu. 
      Bu ortamda ve bu havayla çocuklar üniversitelere gönderildi. Dört yıllık klasik üniversitelerin yanında ve yanı başında açılan “iki yıllık üniversiteler” en gözde bölümler oldu. Milyonlarca öğrenci “iki yıllık üniversite”ye girmenin heyecanı ile mutluyken, üniversite sınavlarının lise birinci sınıf dersleriyle sınırlandırılmasından da aileler mutlu oldular. Üniversite sayıları onlarla ifade edilirken, ellilere, yüzlere ve yüz ellilere ulaştı. Her bölümden her cinsten on binlerce öğrenci mezun edildi. Bu mezunların nerede ve nasıl iş bulacağı ise kimsenin umurunda olmadı. 
      Hiç şüphesiz, bütün bu olayların ve gelişmelerin gerçek niteliğini, ülkeye ve insanlara neye mal olacağını bilenler elbette vardı. Ama bir kez toplum şirazesinden çıkmıştı ve bu kesimleri de içine almakta fazla gecikmedi. 
      “Bilenler”, kendilerini “marksist” görüyor olsalar da, “solcu” gibi görünüyorlarsa da, “makro iktisat”tan “mikro iktisada” transfer oldular. Gazetelerde, televizyonlarda borsanın, doların ve altının “teknik analizi”ni yapan bu “bilgiçler”, bir yandan kariyer sahibi olurken, diğer yandan para sahibi oldular. 
      Bunların sonucu ise, on yıllardır süren “kahinlik” beklentilerinin güçlenmesi ve yaygınlaşması oldu. Gelişen siyasal olaylar yer yer “ne olacak bu memleketin hali” sorusunu öne çıkartırken, beklenilen yanıt kahinlikle ilgiliydi, ne olacağının bilinmesiyle ilgiliydi. “Allahtan başka” kimsenin bilemeyeceği söylenen “gelecek”, bir kez daha kahinlik, medyumluk işi haline dönüştü. 
      Bilinmek ve öğrenilmek istenen, sadece “ne olacağı”ydı. Eğer “ne olacağı”nı önceden bilebilirlerse, ona göre “pozisyon” alacaklardı. Hiç kimse olacak olanın olması gereken olup olmadığına bakmadığı gibi, olacak olanın iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz olmasına da bakmadılar. Dahası olumsuz, kötü olacak olanın olmaması için de bir şey yapma isteği ve eğilimi de ortadan kalkmıştı. 
      İnsanları, halkı, kitleleri aydınlatması, bilinçlendirmesi gerekenler de bu ortama ve havaya uydular. Kendilerine devrimci diyenler de, “komünist” diyenler de, hatta “marksist-leninist ve de komünist” diyenler de, bu ortamda ve bu hava içinde ajit-prop bir söyleme yöneldiler. Devrimci teorinin defteri çoktan dürülmüştü, ideoloji ise, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmışlığıyla birlikte zaten ölmüştü. Silahlı devrimci mücadele, zaten 12 Eylül’le birlikte “yenilmiş”ti. Artık varolmak, varolmaya çalışmak “sol”un tek amacı haline gelirken, dünyayı değiştirmek sadece “anti-küreselleşme” söylemlerinde sözü edilen bir “şey” haline geldi. 
      Böylece “sol”un giderek artan bir legalizasyon süreci başladı. Amaç, bir yandan “devlet”in her türlü baskı ve şiddetinden uzak kalmak, diğer yandan “legal olanaklar”dan yararlanmak oldu. Steril ortamlarda varlık göstermek, belli mekanlarda “kültür” yapmak, belli mahallelerde gövde göstermek, 2-3 kişilik “medyatik” eylemlerle manşetlere çıkmak başlı başına “eylem” haline geldi. Birbiri ardına kurulan legal partilerle ve legal partiler arasında kurulan “bloklar”la seçimlere katılmak bu “eylemliliğin” doruk noktası oldu. 
      Kimileri “stratejik hedef”lerle yetinerek, ülkedeki somut siyasal gelişmeleri bir yana bırakarak “silahların propagandası”na yönelirken, kimileri de illegalite ile legalitenin melez bir karışımını uydurarak “siyaset” yaptı. Ama her durumda, bazı istisnalar dışında, hemen hemen tüm sol legalize oldu ve “Kürt özgürlük hareketi” yandaşı kesildi. 
      “Kürt açılımı”, “barış görüşmeleri”, “müzakere süreci” başladı. İlk günlerdeki çoktan terk edilmiş “klasik sol” bakış açısıyla bunlara “mesafeli” duranlar, “Osmanlıda oyun bitmez” diyenler, “sürecin” nasıl geleceğini keşfetmeye çalıştılar. “Kürt sorunu”nun “barışçıl” yoldan ve şeriatçı AKP aracılığıyla çözülebileceğine olan inanç giderek arttı ve sonunda inanç olmaktan çıkıp iman haline geldi. 
      AKP iktidarı koşullarında “memleketin hali” pek de umursanır olmadığı gibi, “merak” konusu bile olmadı. 
      Bu ortamda 2010 referandumu yapıldı ve 2011 seçimlerini AKP, bir kez daha açık ara kazandı. 
      Bu sıra ülkenin ekonomik, toplumsal ve siyasal yapısı, kimsenin umurunda olmasa da, kendi yolunda ve kendi yasalarıyla olacak olana doğru ilerlemeyi sürdürdü. Kendi gücünün zirvesinde olan AKP’nin giderek şeriatçı “dava”sını daha fazla öne çıkartması ve bu yönde icraatlara başlaması bu süreçte belli bir kırılmaya ve kaygıya yol açtı. Böylece Haziran 2013’e, Gezi Direnişi’ne gelindi. 
      Her ne kadar insanlar ve “solcular”, ne olacağını bilme derdinde olsalar da, olacak olanın olmaması için bir şey yapma derdinde olmadılar. Olmadıkları için de, “ne yapmalı” diye bir soruları da yoktu. Gezi Direnişi bu hava içinde başlayıp sonlandı. 
      Artık bir şeyler kırılmıştı. AKP’nin gücünün zayıflıkları yavaş da olsa ortaya çıkmaya başlamıştı. Artık bu gücü kırmanın zamanı gelmişti. Ama sadece geleceğin “ne olacağı”nı bilmekle yetinenler, böylesi bir zamanda “ne yapılacağı”nı bilebilecek ve düşünebilecek durumda değillerdi. Herşeyleriyle legalize olmuş “sol”un legalite dışında “bir şeyi” düşünebilmesi de olanaksızlaşmıştı. 
      Soru yine aynıydı: Ne olacak? 
      Bir kez daha kahinlik, medyumluk revaç buldu. “Ne olacak” sorusuna, bir dizi senaryolarla, onlarca olasılıklarla yanıtlar verilmeye başlandı. Şöyle olursa böyle olur, böyle olursa şöyle olur türünden köşe yazarlarına özgü bir dil ve söylem gelişti. “Ne olacak” sorusu, günlük gazete manşetleriyle değişen bir “değişken” olarak ortalıkta dolaşmayı sürdürdü. 
      İçinde yaşanılan somut koşulların somut tahlilinin yerine günlük olaylara “endeksli” yazılar solun tek “besin” kaynağı haline geldi. Hararetli televizyon tartışmaları teorik ve ideolojik polemiklerin yerine geçti. İdeolojisizliği politikasızlık izledi. Devrimci mücadele çoktan unutulduğundan, devrimci mücadelenin taktiklerine yön verecek durum tahlilleri zaten unutulmuştu. Devrim stratejisi de, dünyanın ve ülkenin tahlili olmaktan çok, “taktik hevalım” mantığı içinde öylesine konuşulan bir “şey” haline geldi. Dünyayı değiştirmek yerine yorumlamakla yetinenler bile mumla aranır oldu. İçinde yaşanılan koşulları anlamakta zorlanıldıkça, “ne olacak” sorusu daha fazla sorulmaya başlandı. 
      Bununla da yetinilmedi. “Ne olacak” sorusu, giderek “mikro”laştı. Her seçim öncesinde seçim sonuçlarının “ne olacağı” merakı başlı başına siyaset konusu olmaya başladı. 7 Haziran seçimlerinde görüldüğü gibi, “HDP barajı geçecek mi” türünden sorular, HDP’nin barajı geçebilmesi için ne yapması gerektiği sorusunu bile gölgede bıraktı. 
      Böylesi bir ortamda “seçimlerde devrimci tavır ne olmalıdır” sorusu buharlaşırken, “bu seçimde hangi partiye oy verilmeli” sorusu da pek sorulmaz oldu. Kendi programının ve söyleminin herhangi bir yerinde “sosyalist” sözcüğü geçmeyen bir parti, bu ortam içinde kolayca “sol” ve “sosyalist” parti olarak “algı”latıldı. 
      Böylece solda ajit-prop söylem egemen olurken, seçimlerle “bir şeylerin değişebileceği” beklentisi her yanı sardı. 
      Devrim yapmak rafa kaldırıldı. Kimilerinin film malzemesi haline getirdiği gibi, devrim, devrimcilerin ve halkın sabah kalktıklarında öğrendikleri bir “şey” olarak sunuldu. Devrimin “olurluğu” bile “ne olacak” sorusunun “kapsama alanı” içinde yer almıyordu. 
      Devrim yapmak bir yana konulunca, devrim için örgütlenmek de, kitleleri bilinçlendirmek de bir yana konuldu. “Ne olacağını” bilme isteği politik pasifizme yol açtı. 
      Devrimci örgütlenme geriledikçe, devrimci mücadele de o ölçüde geriledi. Devrimci örgütlenmeyi geliştirmek ve harekete geçirmek de o kadar zorlaştı. Devrimci örgütlenme ve devrimci mücadele zorlu ve yoğun bir çabayı ve zamanı gerektirir hale geldi. Çaba göstermekten uzaklaşanlar ya da bir şeylerin hemen olmasını isteyenler, çabanın yoğunluğu ve zamanın uzunluğu karşısında karamsarlığa kapıldılar. Böylece devrimci mücadele biraz daha geriye itildi. Devrimci mücadelenin güç kaybetmesi ve geriye itilişi arttıkça, onu örgütlemek o ölçüde daha fazla çabaya ve zamana ihtiyaç duyar hale eldi. 
      Böylece içinde yaşanılan somut tarihsel koşullarda “ne yapmalı”yı konuşmak yerine, “ne olduğunu” tahlil etmeye ve anlamaya çalışmak zorunda kalındı. 
      Devrimci örgütlenme gerilememiş olsaydı, bugün bütün bunları konuşmak yerine, “eldeki mevcut güçlerle ne yapılması gerektiği” sorusu konuşuyor olurduk. Eğer bugün, eldeki mevcutt güçlerle ne yapmalı sorusunu konuşamıyorsak, bunun temel nedenlerinden birisi de “ne yapmalı” yerine, kahinlikten muzdarip “ne olacak” sorusunun sorulmasının bir alışkanlık haline gelmiş olmasıdır. Bu koşullarda 777 bin kilometre kare ve 72 milyonluk bir ülkede devrim yapmak için daha fazla çaba göstermekten ve zamandan başka bir araç, yol yoktur. 

ALINTI: http://www.kurtuluscephesi.com/kurcep1/kc146_1.html

Monday, October 12, 2015

Rusya’nın Suriye atağı

TÜLAY HATİMOĞULLARI
Rusya’nın Suriye hamlesi birçok kesim tarafından şaşkınlıkla izleniyor. Rus geleneğine uygun bir soğukkanlılıkla alt yapısı hazırlanmış bu adım Ortadoğu’daki dengeler açısından oldukça önemli. Suriye ordusunun yorgun düştüğü, Hizbullah ve dolayısıyla İran’a göbekten bağlanmaya başladığı bir süreçte, Rusya’nın bu atağı Suriye’yi çok rahatlatacağa benziyor. Bu gelişmenin akabinde Çin’in de Suriye’ye askeri gemiler sevk etmesi, küresel güçlerin Ortadoğu’da fiziki olarak da sahneye çıktığını gösteriyor.
Enerji Alanındaki Gelişmeler
Ortadoğu’nun tarih boyunca savaş bölgesi olmasının en önemli sebeplerinden biri petrol ve doğal gaz zengini bir bölge olmasıdır. Emperyalist güçlerin Ortadoğu’da yüz yıllardır sömürdükleri enerji kaynakları yeniden, değişik bölgelerde zuhur ediyor. “Arap Baharı”nı arkasına alarak emperyal güçlerin Suriye’de başlattığı vekâlet savaşının önemli nedenlerinden biri de budur. Sıklıkla ifade edildiği gibi Suriye, enerji kaynaklarının açığa çıkarılması, sevkiyatı ve daha önemlisi güvenliği açısından stratejik bir öneme sahiptir.
2008’de Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz yataklarının varlığı tespit edilmişti. Bunun üzerine Doğu Akdeniz’de etkisi ve yetkisi olan devletler seferber oldu. Öyle ki bu bölgede mevcut olan enerji kaynaklarının Avrupa’nın tamamının 100 yıllık enerji ihtiyacını karşılayabilecek düzeyde olduğu düşünülüyor. Mısır, Türkiye, Lübnan, Suriye, İsrail, Gazze Şeridi, Kıbrıs’ın kuzey ve güneyi bu enerji kaynaklarında kendini hak sahibi olarak görüyor. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) isimli deniz alanları, ülkelerin kendi aralarında belirleyeceği bir anlaşmayı gerektiriyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Mısır, Lübnan, İsrail MEB alanlarını belirleyerek sondaj çalışmalarına çoktan başladı.
Bu tabloda emperyalist güçler ve bölgedeki taşeronları bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmek istiyor. Doğu Akdeniz’in enerji planı Mısır’dan Samandağ’daki Türkiye-Suriye deniz sınırına kadarki bölgeyi içeriyor. Tek kutuplu dünyanın yerini çok kutupluluğun almış olması bu paylaşımlarda farklı figürlerin de ortaya çıkmasına sebep oluyor. Gelişmelere bağlı olarak küresel sermaye yeni ittifak arayışlarına girse de kutuplardan birinin başını ABD ve ayrılmaz müttefiki İsrail, diğerinin ise Çin-Rusya ortaklığı ve bölgesel müttefikleri İran çekiyor. “Arap Baharı” furyasıyla Libya, Mısır, Irak’ta yaşanan siyasal gelişmeler ve oluşturulan çeşitli yönetimler bu kutupların güç savaşının sonuçlarıdır.
Rusya’nın Suriye Hamlesi
Rusya 2011’de Suriye işgali başladığından beri Suriye’nin yanında yer aldı. Rusya zaman zaman verdiği demeçlerde Esad’ın reformlar yapması gerektiğini vurgulasa da diplomatik alanlarda Suriye hususunda sürekli Esad’lı çözümden yanaydı. Cenevre Konferansı’ndan sonuç alınamadığını görünce yeni arayışların önünü açarak Moskova Konferansı’na ev sahipliği yaptı. Uluslararası dengelerin sıklıkla değiştiği atmosferde “Moskova Suriye’den vaz geçti” yargısını her defasında boşa düşürdü.
Sovyetler Birliği-Suriye ilişkileri kadimdir. Bu ilişkiler 1956 yılında iki ülke arasındaki askeri-teknik alanlarda yapılan ortaklıklarla şekillenmeye başlamıştı. 1971’de imzalanan anlaşmayla Tartus Limanı Sovyetler’in kullanımına açılmıştı. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra elinde yalnızca Ukrayna’nın Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin Sivastopol (Akyar) Limanı ile Tartus Limanı kalmıştı. Tartus Limanı, yakın zamana kadar Rus gemileri ve askeri donanması için yakıt ikmal, onarım vb. için sınırlı biçimde kullanılmıştı. 2008 Rus-Gürcistan savaşından sonra Rus donanması yenilenmeye ve geliştirilmeye başlandı. Bundan Tartus Limanı da nasibini alacaktı.
Tartus Limanı Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki varlığı için en önemli mevzidir. Rusya’nın burada insiyatifini arttırma planı geçmişten beri vardı. Rusya bununla da yetinmeyip Lazkiye’de askeri üs kurma gibi kritik bir hamle gerçekleştirdi. Bu hamlenin zamanlamasını Suriye’deki gelişmeler ve Rusya’nın kendi koşullarının ortak noktada kesişmesi belirlemiştir.
Rusya Lazkiye’nin Ceble İlçesi’nde bulunan Basil Esad Uluslararası Havaalanı’nda hummalı bir genişletme çalışması başlattı. İddiaya göre 3 bin Rus personelin yoğun olarak çalıştığı havaalanı askeri olarak da güçlendiriliyor. Burada hava savunma sistemi de kuruluyor. Aynı zamanda Suriye’ye çok sayıda askeri uçak, gelişmiş tanklar sevk ettiği ifade ediliyor. Bununla da kalmayıp büyük gemiler için yetersiz kalan Tartus Limanı’na destek olarak da Lazkiye’nin Rimeyli mıntıkasındaki limanı da geliştirip faaliyete geçirecek.
Rusya’nın Suriye’deki yeni askeri konumlanışının birden çok nedeni var:
Sıcak denizlere açılan tek kapısı olması; Ortadoğu’da değişen dengeler içinde kendi güvenliğini denizden ve karadan sağlama planı; bölgede güç kazandıkça silah ticaretinde de rolünün artacak olması; Doğu Akdeniz’de doğal gaz ve petrol aramada Rus şirketlerinin önünü açma; aynı zamanda buradaki enerji kaynaklarında söz sahibi olma.
Ayrıca ileriki süreçlerde Rusya’nın başına bela olma olasılığı yüksek bir sorun var ki, o da Suriye’deki muhalif güçler içindeki Çeçenler ve diğer Kafkas halklarından cihatçı/selefi militanların kayda değer varlığıdır. Rusya bu hamle ile bu militanların Rusya’ya dönüp zarar vermesini de engellemek istiyor. Hatta bu gerekçeyi abartarak meşruluk kazanmak için neredeyse yeni açılımının en önemli sebebi olarak sunuyor. Rusya’nın Lazkiye Askeri Üssü aynı zamanda ABD’nin İncirlik Askeri Üssü’nü karşı güçle dengelemeyi, onun etki alanını daraltmayı da hedefliyor. Birçok amacı barındıran bu adımla Rusya, ABD’nin önüne geçmiş durumda.
İran
İran başından beri Suriye savaşının, emperyalist ve bölgesel yayılmacı ülkelerin bu ülke topraklarında yürüttüğü vekalet savaşı olduğunu ve IŞİD, Nusra gibi güçlerin taşeron olarak kullanıldığını savundu. Suriye’ye en açık, güçlü ve doğrudan askeri desteği çoğu zaman Hizbullah aracılığıyla da olsa verdi. Güçlü, derin devlet geleneği ve yeteneği ile bugüne kadar gelmiş, bölgenin en köklü ülkesi olan İran, Suriye denkleminde küresel güçler karşısında tek başına başarılı olamayacağının farkında.
Yakın zamanda Almanya, ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin ve İran arasında nükleer anlaşma sağlanmıştı. Bu anlaşmanın hemen akabinde Suriye konusunda Rusya ile İran kaldıkları yerden devam etti. Ve karşımıza Rusya’nın askeri hamlesi çıktı. İran ve Rusya’nın İpek Yolu ittifakı önemli oranda yol almışa benziyor.
ABD ve İsrail
Bölgede uzun yıllardan beri oyun kuruculuğu yapan iki ülke. Rusya ve İran’ın Suriye’de artan insiyatifine şiddetle karşı çıkacak olan ve ipleri yeniden eline daha sağlam almak için her türlü girişimi yapacak olan ülkeler. ABD ve İsrail Rusya’nın son atağını gerginlikle izledi. Hatta ABD Dışişleri Bakanı’nın Rusya Dışişleri Bakanı ile yaptığı görüşmede Suriye’de Esad ile yola devam etmenin çözüm değil çözümsüzlük yaratacağı vurgusu, aslında Rusya’nın son hamlesinden duyulan rahatsızlığı yansıtmaktadır.
IŞİD’in Kobane saldırıları sırasında ABD önderliğinde IŞİD ile mücadele etmek üzere koalisyon güçleri oluşturulmuştu. Ancak ABD IŞİD’in üslerini tek tek bilmesine rağmen sınırlı sayıda ve etkide bombardıman gerçekleştirdi. Bu durum hiç kimsenin gözünden kaçmamış olacak ki Lavrov bu tespiti kamuoyu ile paylaştı. ABD’nin bu tutumunun nedeni, IŞİD tarafından iyice hırpalanmış, İsrail’in güvenliği için tehlike olmaktan çıkmış, bölgede etkinliğini yitirmiş bir Suriye istemesiydi. Ancak şimdi ABD’nin bu planını bozacak büyük bir güç devreye girdi.
Aynı gerilim İsrail için geçerli. Suriye kendi savunmasını yapmakla meşgulken İsrail Golan Tepeleri üzerinden sözde muhaliflere her anlamda destek sağladı. Zaman zaman Suriye’ye operasyonel müdahaleler dahi yaptı. Şimdi ise karşısında gelişmiş hava savunma sistemine, tanklara, savaş uçaklarına sahip; Rus ve İran istihbaratından/stratejik aklından faydalanan moral ve güç kazanmış bir Suriye var.
Kırılacak Hayali Kalmayan Türkiye
Türkiye, Suriye konusunda başından beri yenilgi üzerine yenilgi yaşayan bir politika izledi. Uluslararası dengeleri ve bu karmaşa içinde Suriye’nin rolünü yeterince hesaplayamadı. Cihatçı/tekfirci güçlere kapıları ardına kadar açtı. Her türlü desteği sağladı. Strateji merkezlerine ev sahipliği yaptı. Eğitti, donattı savaşa gönderdi.
Türkiye, Suriye’de savaşın başladığı ilk günden beri Suriyelileri Türkiye’ye gelmeleri konusunda teşvik etti. Bunu “insani” sebeplerle yapmadığı su yüzüne çıktı. Amaç kılıfını bularak Rojava paralelinde tampon bölge kurmak ve Suriyeli sığınmacıları buralara yerleştirmekti. Böylece Türkiye’deki Kürt bölgesi ile Rojava’yı fiilen ayıracaktı. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Türkiye bu alanda başarısız olmanın yanı sıra oldukça ciddi bir problem olan mültecilik sorunu ile karşı karşıya kaldı.
Eğit-Donat Projesi’nin başarısızlık yaşaması da Türkiye’yi hayal kırıklığına uğratan diğer meselelerden biridir. ABD Merkezi Komutanlığı (CENTROM) 25 Eylül’de yaptığı açıklamada bu projenin başarısızlığını ima edilip yeniden gözden geçirilmesi gereken durumların oluştuğunu ifade etti. Türkiye bu projenin en önemli rol üstlenicisiydi ve elinde patladı.
Davutoğlu yeni yaptığı açıklamalarda “güvenli bölge” önerisini yineledi. Cerablus ve Azez arasında 100 bin kişilik kentler kurup, mültecileri buralara yerleştirmeyi öneriyor. Sınırları güncellenerek ifade edilen “Güvenli bölge” fikri Rusya’nın son hamlesiyle beraber daha da imkânsızlaşıyor.
Türkiye’nin ısrarla demokratik yöntemlerle çözüme kavuşturmaktan kaçındığı Kürt sorunu bölgede de karşısına çıkmaktadır. Ve Türkiye’nin hareket alanını daraltmaktadır. Kürtler; Suriye’de, Irak’ta hatta Türkiye’de IŞİD’e karşı ciddi anlamda mücadele ederek ve somut başarı kazanarak bölgede nüfuzunu, dünyada meşruiyetini genişletti. Türkiye bu gerçekliği gören bir açıdan yaklaşmak yerine Dolmabahçe Mutabakatı’nı rafa kaldırarak Kürtlere fiilen savaş açtı.
Bütün bu yanlış politikaları nedeniyle Türkiye bölgede ciddi insiyatif kaybı içinde. Rusya’nın son hamlesini şaşkınlıkla izleyen Erdoğan’ın “Suriye sorununun çözümünde geçiş süreci Esad’lı olabilir” açıklaması bütün bir Suriye politikasının açık iflasının itirafıdır.
(Bu yazı Ortadoğu Arap Halkları Araştırma Enstitüsü’nün sitesinde yayınlanmıştır)


Thursday, October 8, 2015

Leyleklere selam olsun!


FEHİM TAŞTEKİN


Rusya dedi ki uçuşa yasak bölge istiyordun, al sana uçuşa yasak bölge! Angajman kurallarını uçan kuşlara kadar genişletenlere kalan birkaç bardak üst üste soğuk su içmek! Ancak soğutur!
Hevesler kapasitenin üzerine sıçramaya görsün! O zaman uluslararası alanda her duvara tosladığında "Kimse gücümüzü test etmeye kalkışmasın" demekten başka elinden bir şey gelmez ve kendi kifayetsizliğinle başbaşa kalırsın.
Şimdi afallamış halde soruyorlar: "Rusya'nın niyeti ne?"
Önce 'Sadece IŞİD'i değil Fetih Ordusu'nu da vuruyor' diye ters köşe oldular. Rusya ardı ardına Türkiye'nin hava sahasına girince de "Hava sahamızı ihlal ediyor, tehlikeli bir oyun oynuyor" diye NATO'nun kapısını çalıyorlar.


RUSYA NE Mİ YAPIYOR?
Rusya sadece hava sahasını ihlal etmiyor, uçaklarındaki radar kilitlerini ve karadaki füze savunma sistemini devreye sokarak Suriye hava sahasınını tekeline alıyor. Yani senin 4 yıldır müttefiklerine hadi gelin oluşturalım diye bastırdığın uçuşa yasak bölgeyi fiilen kendi inşa ediyor. Senin binlerce TIR silahla tahkim ettiğin silahlı gruplar için istediğin güvenli bölge uygulamasını Rusya bu grupları temizlemek için yapıyor. Sen yabancı bir ülkede silahlı milislerle hukuk dışı bir vekalet savaşı verirken Rusya bütün bunları uluslararası hukuk açısından meşru bir güç olarak yani Suriye'yi BM'de temsil eden Şam yönetiminin izniyle yapıyor. Burada uluslararası hukuk Rusya'dan yana.
Ha hava sahasıan girilmesi ve F-16'ların radar kilidiyle tacizi! Evet egemenlik haklarının ihlali. Lakin uluslararası dostlarımıza bu konuyu açtığımızda gülümsüyorlar: "Siz her gün Irak hava sahasını ihlal etmiyor musunuz?"
Sakın "Bizim gerekçemiz sağlam, biz terörle mücadele ediyoruz" demeyin, zira Rusya da aynı argümanı kullanıyor.


RUSYA BAŞKA NE YAPIYOR?
Suriye'deki vekalet savaşı aynı zamanda Rusya'nın Ortadoğu'daki çıkarlarına karşı açılmış bir cepheydi. Rusya şimdi Ortadoğu'daki müttefikini sağlama alıyor yani kendi çıkarlarını koruyor. "Birimiz hepimiz hepimiz birimiz için" sloganı Kuzey Atlantik şövalyelerinin tekelinde değil ya. Rusya ile Suriye arasındaki ortak savunma anlaşmalarının nakaratı da bundan gayri değil.
Rusya ne yaptı? Türkiye’nin 2012’de düşürülen Türk jetine misilleme olarak Suriye ordusunun sınır bölgelerinde operasyon yapmasını engelleyecek şekilde ilan ettiği angajman kurallarıyla oluşturduğu koruma rejimini yıkmış oldu. Sonuçta Türkiye daha önce Suriye'ye ait bir uçak, bir helikopter ve bir insansız hava aracını düşürerek ciddiyetini gösterdiği angajman kurallarını Rus uçaklarına uygulayamadı. Angajmanın ciddiyeti kalmadı. Artık geçmiş olsun, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Uçan kuş bile olsa, kim Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını ihlal ederse, gereken müdahalede bulunulur” cümlesini bir 'gülümsetme butonu' olarak masanıza iliştirebilirsiniz. Sınır aşan leyleklere  de selam olsun!
Ankara'nın korktuğu senaryo lojistik, militan ve silah desteğini Türkiye üzerinden alan silahlı grupların sınırlarımıza süpürülmesiydi. Rusya bunu yapacağını da gösterdi. Sadece IŞİD ve Nusra değil Körfez-Batı destekli tüm silahlı gruplar hedef listesinde. Ruslara göre sahada ılımlı grup kalmadı. Yani iki nota yedi ve NATO'dan uyarı geldi diye kendini tutmaya niyeti yok.
Rusya demiş oldu ki Suriye içindeki operasyonlar Türkiye sınırlarına kadar genişleyecek. Tam da hükümetin endişe ettiği gibi Rus operasyonlarından kaçışlar başladı. Mesela Rus bombardımanın başlamasının ardından 1 Ekim’de 15 militan sırt çantalarıyla birlikte Suriye-Türkiye sınırında Turfanda köyünden Han Yolu’nu takip ederek Antakya istikametine geçiş yaptı. Bölge sakinleri jandarmaya haber verdi, daha sonra bu kişiler askerler eşliğinde kayıplara karıştı.
Yine 3 Ekim’de Yayladağı tarafından Türkiye’ye geçiş yapan bir otobüs saat 23.00 civarında Hatay’ın Defne ilçesine bağlı Harbiye semtinde bir otomobile çarparak durdu. Ön ve arka plakaları farklı olan otobüs ve içindekiler şüphe çekti. Otobüsten inen kişiler çantalarını alıp sokaklara dağılmaya başlayınca halktan müdahale geldi. ‘Cihatçılar Harbiye’de’ dedikodusuyla olay yerinde kalabalık arttı. Olay yerine gelen polis yolcuları bir okula götürerek koruma altına aldı. Daha sonra takviye güçler gelip kimliği belirsiz bu kişileri bölgeden uzaklaştırdı.
Rusya’nın Halep, İdlib ve Rakka taraflarına baskıyı arttırdıkça Hatay, Kilis ve Gaziantep taraflarına doğru bu türden militan akışı kaçınılmaz olarak yaşanacak. Yani gidiş yolları dönüş yollarına dönüşecek.
Rusya daha ne yapıyor? Batılı muhataplarına yani NATO'ya "Yeter" diyor. Batı yakasından gelen Rusya'nın nüfuz ve çıkar hamlelerine yönelik oyunların intikamını alıyor. Ardı ardına, kararlı ve soğuk. 2008'de Gürcistan üzerinden Kafkasya'da açılan savaşta dirsek çıkıp Güney Osetya ve Abhazya'yı tanıması ilk yanıttı. İkinci intikam 2014'te Ukrayna'da alındı. Kırım tekrar Rusya'nın egemenlik alanına döndürüldü. Suriye üçüncüsü.
Rusya, ABD'nin Avrupalı müttefikleriyle domine ettiği dünya siyasetinin sürdürülemeyeceğini göstermek için fırsatları kaçırmıyor. Batılı hasımlarına bir nevi "Afganistan'da batırdınız, Irak'ı cehenneme çevirip çekip gittiniz, Suriye'yi terör üretme çiftliğine döndürdünüz, sıranızı savdınız çekilin, oyun sırası bende" diyor. Dikkat edin dünyanın uyanan devi Çin de 'hard power' tarafını görünür kılmaya çalışırken Rusya'nın Ortadoğu'ya dönüş hamlesine sessiz sedasız eşlik ediyor.
Özetle Suriye artık küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir şov sahnesi.

Saturday, October 3, 2015

Değişen Suriye denkleminde kaybedenler: Rüzgar eken fırtına biçer – Hamide Yiğit

“Türkiye Suriye’ye ihraç ettiği savaşın geri dönüş ile karşı karşıyadır. Suriye’de ektiğini şimdi biçme zamanı. Türkiye’de özgürce dolaşan silahlı savaşçıların Türkiye’den Suriye’ye gidişi olduğu gibi dönüşü de olacaktır”
Suriye savaşında güç dengelerinin değiştiği bugünlerde en çok konuşulan konu, Erdoğan’ın düne kadar “Esed’i meşru görmüyorum, ne şimdi ne de Suriye’nin geleceğinde O’nun bir yeri olduğunu kabul etmiyorum” tekerlemesinden, tarihe geçecek olan meşhur “Suriye’de geçiş sürecinde belki Esed ile gidilme gibi bir şey olabilir” gevelemesine nasıl geldiğidir.
Erdoğan’ın Moskova’ya gerçekleştirdiği bir ziyaretle aniden Suriye politikasını değiştirmesinin basit bir açıklaması olmalı diye düşünenler olduğu gibi, bunu derin ve karmaşık bulanlar da vardır. Oysa rahatlıkla söylenebilecek tek şey, Erdoğan’ın Suriye politikasının iflas ettiğini kabul etmeyip Türkiye’de sergilediği o kibirli halinin Moskova’da beş para etmediğini anlamasıdır. Çıkışta, öğretmeninden azar işiten bir öğrenci pozisyonunu andıran haliyle kameralara sadece geveledi denilebilir. AKP’nin bütün gücüyle yüklendiği Suriye savaşında elde sıfır bile bırakmayıp eksilere düştüğü bir dönemde Erdoğan’ın bu ani dönüşünün sebepleri ne olabilir? Biriken birçok sebep olabileceği gibi bu “çark etme” için ileri sürülen genel kanaatler şu yöndedir:
Yalnız kalma korkusu
Birincisi; Erdoğan’a rol verip “önden buyur” diyen bütün tarafların Suriye politikasında değişikliğe gittikleri bir süreçte AKP’nin kendi eliyle yarattığı ve kontrol edilemez boyuta getirdiği cihatçı terörle baş başa kalacağı endişesi önemli bir sebeptir. Çünkü Erdoğan, Suriye’ye karşı cihatçı gruplara sınırsız destek verirken bu projenin yarım kalacağını ve Türkiye topraklarını mesken edinen onca cihatçı birikimin kendi elinde patlayacağını hesap edemedi. Sadece bu “mücahitlerin” Suriye yönetimini devirip “iktidarcıklar” kuracaklarını ve bu iktidarcıkları da kendisinin belirlemeye devam edeceğini hesapladı. AKP açısından yeni Osmanlıcılık hayalleri yıkıma uğradıkça, asgari düzeyde de olsa illaki gerçekleştirme hırsından dolayı bu cihatçı gruplarla kurulan ilişkinin kontrolsüzlüğü de başlı başına bir sorun haline gelmiş durumdadır. Bu yüzden bütün bunların faturasını en ağır ödeyecek olan ülkenin Türkiye olduğu açıktır. Erdoğan bu faturanın ağırlığını tek başına taşıma riskiyle karşı karşıya kalacağını bildiği için müttefikleriyle yükü paylaşma umudunu yitirmemek adına “Esad’lı çözüm” korosuna cebren dahil oldu denilebilir.
İkinci olarak, Almanya’dan başlayan ve Fransa’yla devam eden; “geçiş sürecinde Esad çözümün bir parçası olmalıdır” biçiminde tezahür eden Suriye politikasındaki dümen kırmanın Erdoğan üzerinde yarattığı hayal kırıklığı ve çaresizlik hali etkendir. AKP elbette ki bu durumda tek başına “Esed’le zinhar olmaz” inadını sürdüremezdi. Belli olan şu ki, bugüne kadar gözünü karartıp hesapsızca Suriye bataklığına daldığı gibi, yine aynı hesapsızlık ve gözü karalıkla; “ben Esed’i yıkıp Emevi Camii’nde namaz kılana kadar durmam!” diyemeyecek kadar yalnızlaşmıştı. Bu durumda Erdoğan’a tek şey düşer, o da tez zamanda çark etmektir…
Bu çark etmenin yalnız kalma korkusundan mı, yoksa Suriye karşıtı küresel ittifakın “birlikte yürüdük, birlikte mola veririz” mutabakatından mı kaynaklandığı konusu irdelenmeye muhtaçtır. Ancak özellikle Arap basınında ağırlık kazanan görüş, Erdoğan’ın kendi eliyle yarattığı tehlikeyle baş başa kalma korkusu ve eninde sonunda ödemek zorunda kalacağı ağır bedeller konusunun ağır bastığı yönündedir.
Putin ne dedi de Erdoğan’ın dili dolandı?
Bu arada Putin’in Erdoğan’ı hangi argümanlarla “ikna ettiği” ve çıkışta ahkam kesen lider pozisyonuyla birlikte Türkçesini de unutturan hangi yaşanmışlığın o cümleleri kurdurduğu merak konusudur. Buna dair ağırlık kazanan bir ihtimal, Putin’in doğalgaz kozu olabilir. Bu konuda Rusya’nın Türkiye’yi adeta cezalandırdığı Güney Akım projesindeki ataklarını hatırlayalım.
Rusya, 2006 yılında güney istikametinde en iyi ortak ve müşteri ilan ettiği Türkiye’yi 2010 yılında Güney Akım transit doğalgaz boru hattını projesinde bir çırpıda çizmişti. Türkiye yerine Bulgaristan-Sırbistan hattını tercih ettiğini ilan eden Rusya bu hamleyle, ABD’nin kendisine karşı geliştirdiği NABUCCO projesinde oynadığı rolden dolayı Türkiye’yi adeta cezalandırmıştı. Ancak daha sonra bu proje fazla maliyetli olduğu gerekçesiyle iptal edildi. Lakin Rusya’nın geçmişteki bu restinden anlaşıldığı üzere Türkiye’yi cezalandırma yöntemlerini uygulayan bir ülke olarak bu günlerde yine doğalgaz boru hattı restini çekmiş olma ihtimali göz ardı edilemez. Zira şu anda Rusya’nın Türkiye ile Mavi Akım-2 projesi devam etmektedir. Putin Güney Akım Boru Hattı Projesi’ni bir çırpıda bitirip, bunun yerine Türkiye’ye uzanacak 63 milyar metreküplük yeni bir boru hattı olan Mavi Akım-2 projesini açıklarken, aynı şok edici hamlelerini sürdürmüş oldu. Güney Akım’ın yerine inşa edilecek ve Rusya’dan başlayıp Türkiye’nin Yunanistan sınırında son bulacak olan bu projeyle Rusya, hem Türkiye üzerinden Avrupa’ya mesaj verdi, hem de deyim yerindeyse AKP’yi pohpohladı. Nitekim AKP tarafından bu proje; “Türkiye’nin AB içinde stratejik önemini arttıran bir hamle” olarak sunuldu. Geçtiğimiz yıl Putin’in Ankara ziyaretiyle gündeme gelen bu proje hala ortada durmaktadır ve bir restleşme konusu haline gelmiş olabilir. Zira Rusya gazına yüzde 60 oranında bağımlı olan Türkiye için Rusya’nın doğalgaz restinin her konuda caydırıcı etkisi olabileceği ihtimali göz ardı edilemez.
Cihatçılarla baş başa kalıp mahkemeye düşmek
Üçüncü konu da Türkiye’nin cihatçılara verdiği destek ve Çeçen cihatçılar sorunudur. Türkiye’nin başta ABD olmak üzere, adı “Suriye dostları grubu” olan ittifakın bilgisi dahilinde sınırlarını cihatçılara açtığı biliniyor. Ancak elini ateşe sürmeyip uzaktan savaşı yöneten bu müttefiklerin, kendini Suriye ateşinin içine atan Türkiye’yi her an bir başına bırakabileceklerini daha önce gösterdiler. Nitekim ABD ve Batı’nın IŞİD’i “bütün dünya için en büyük tehdit” olarak ilan etmeleriyle birlikte Türkiye’nin cihatçılara verdiği destek dış basında yer almaya başladı. ABD basını Türkiye’nin cihatçılara verdiği silah ve lojistik destekleri gündem yaparak konuyu, neredeyse “uluslararası mahkemelerde yargılanmasını” talep edecek boyutlara taşıdı. Nitekim Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından, Türkiye hakkında inceleme başlatılması adımı bundan sonra geldi.
Her ne kadar Türkiye’nin cihatçılara verdiği destek biliniyor olsa da, arkasında bilgi-belge bırakmadığını düşünen Türkiye, bütün suçlamaları kulak arkası ederek bu desteği devam ettirdi ve hala aynı düzeyde sürdürüyor. Silah dolusu TIR’larla ilgili belgelerin ciddi sıkıntıya yol açacağı bilindiği için olağanüstü bir çabayla herhangi bir delil oluşturulmasını engellemek için aleni müdahalede bulunulması bundandır. Lakin Erdoğan’ın aklına gelmeyen şey, Rusya’nın elinde deliller olabileceğidir. Hatırlayalım; Suriye’ye askeri müdahalenin gerekçesi olarak Birleşmiş Milletler’e (BM) getirilen Doğu Guta kimyasal saldırısıyla ilgili argümanları anında çürütüp geri püskürten Rusya’dır. Rusya’nın BM’ye sunduğu deliller ışığında bu kimyasal saldırıyı muhaliflerin gerçekleştirdiğine dair “kanaatler” güçlendi. Nitekim sonradan böyle olduğu da ortaya çıktı. Basına yansıyanlardan anlaşıldığı kadarıyla kimyasal saldırıyla ilgili Rusya tarafından BM’ye sunulan somut deliller, cihatçı hareketlerine dair uydudan çekilmiş fotoğraflardır. Türkiye sınırlarındaki silah ve cihatçı transferine dönük hareketliliğe ait uydu görüntülerinin Putin’in elinde olduğunu tahmin etmek zor değildir. Türkiye aleyhindeki bu deliller, Putin’in kozu olabilir.
Çeçen cihatçılar meselesi
Bir diğeri de Çeçen cihatçıların Türkiye topraklarında eğitilip silahlandırılarak Suriye cihadına gönderilmesi meselesidir. Rusya ve Çin’in yakından izledikleri Uygur Türkleri, Çeçen, Özbek, Tacik vb. cihatçılardan dolayı AKP’yi suçlayacak bilgi ve belge topladıkları tahmin ediliyor. Örneğin Çin, Uygur Türklerine sahte pasaport düzenleyen 10 TC vatandaşını tutukladığında, Türkiye’yi bu açıdan takibe aldığının mesajını vermiş oldu. Özellikle Doğu Türkistan İslam Partisi konusunda Çin’in kendisiyle doğrudan ilişkisi olan bir cihatçı örgütlenmeyi de izliyordu. Arap basınında Rusya ve Çin’in başını ağrıtacak bu grup için; “Erdoğan’ın Angimasyunları” (ölüm mangaları) başlıkları atıldı. Hatırlanacağı üzere Fetih Ordusu’nun Cisril Şuğur’u ele geçirmesinde ortaya çıkan ve özellikle Türkiye’deki İslamcı medya tarafından öne çıkarılan Doğu Türkistan İslam Partisi, gündem oldu. Bundan sonra dikkatler, Çin’den başlayıp, Rusya’nın arka bahçesinden toplanan Çeçen, Tacik, Özbek ve Uygur cihatçılarına yöneldi. Kendi ülkeleri için potansiyel tehdit haline gelen bu cihatçı gruplardan dolayı hem Rusya hem de Çin’i harekete geçirici bir sebep olarak AKP’nin bu “düşmanca” tutumu gösterilebilir. Belki de Ruya’nın elindeki delillerle uluslararası mahkemelerde Erdoğan’ın yargılanmasına karşı garanti vermiş olabileceği de akla gelmiyor değil.
Rusya’nın AKP eliyle büyütülen bu potansiyel ile ilgili ciddi kaygıları olduğu açıktır. Ve her ne kadar Çin, “Suriye’nin içişlerine müdahale etmeyi düşünmüyoruz” dese de, Suriye’de büyütülen ve kendisi için tehdit haline gelebileceği açık olan cihatçı Uygur Türkleri sorunu, öyle ya da böyle mutlak surette çözülmesi gereken bir problem olarak önünde duruyor. Doğrudan olmasa bile, Çin’in cihatçıların Suriye’den geri dönüşlerine dair bir hamle hazırlığı mutlaka vardır. Gidişata göre Çin’in bu sebepten dolayı Suriye sahasına fiili müdahalesi de beklenebilir.
Rusya sahaya inerken ABD’yi kendi silahıyla vurdu: IŞİD’e karşı savaş…
ABD Suriye ve Irak’a fiil müdahalenin gerekçesi olarak IŞİD’i öne çıkarırken, çok abartılı ve aslında pek kimseye samimi gelmeyen bir söylem kullandı; “IŞİD bütün dünya için en büyük tehdittir ve derhal durdurulmalıdır!” Ama ABD’nin gerçekten IŞİD’i yok etmek ya da durdurmak gibi bir programı olmadığı bilinen bir şeydir. Bunun böyle olduğunun göstergeleri nelerdir diye bakacak olursak; Birincisi, IŞİD’in ABD işgali altındaki Irak topraklarında doğduğu, Suriye’ye Nusra Cephesi koluyla girdiği ve başta Nusra Cephesi olmak üzere adı ne olursa olsun Suriye’deki cihatçı grupların hemen hepsinin IŞİD gibi El Kaide ve Müslüman Kardeşler’in bağrından çıktıkları gerçeği ortadayken, ABD ve müttefikleri IŞİD’i durdurmak için kılını kıpırdatmadılar ve bir canavara dönüşmesini adeta beklediler.
İkincisi; ABD sözde IŞİD’e karşı koalisyon oluşturdu. Ama bu koalisyon, başından itibaren Suriye’nin üzerine IŞİD ve yavrusu Nusra Cephesi gibi El Kaideci unsurları destekleyenlerden oluşturuldu. Yani “IŞİD ve türevlerini var edenlerin IŞİD’e karşı savaşı” söz konusudur. Elbette ki bu koalisyonun IŞİD’i bitirmek gibi bir hedefi olmadığı açıktır. Nitekim 40’a yakın ülkenin güç birliği ile sözde IŞİD’e karşı yürütülen savaş bir yılını tamamladı, ama IŞİD ne ortadan kalktı ne de geriletildi. Ve hala aynı koalisyon tarafından sürekli olarak IŞİD tehlikesi dile getirilmektedir. Özellikle ABD’nin 9 ay sonra açıkladığı IŞİD’e karşı savaşın maliyeti tablosundan bunu daha net görebiliyoruz. Beyaz Saray’ın açıkladığı rakamlara göre IŞİD’e karşı 9 ayda yapılan hava operasyonlarının günlük maliyeti 5 milyon dolardır ve bu süre boyunca 6 bin 200 hava operasyonu gerçekleşmiştir. Eğer bomboş çölleri bombalamadılarsa, her operasyonda en az bir hedef vurulmuş olsa, IŞİD’in en az 6 bin mevzisini kaybetmiş olması lazımdı ki, bu gidişle IŞİD şimdiye kadar bitirilmese bile, en azından hala en büyük tehdit olarak ABD’nin diline dolayamayacağı kadar geriletilmiş olurdu. Ama ABD medyasının da rapor ettiğine bakılırsa bu süre içerisinde Pentagon’un açıkladığı “IŞİD’e karşı başarılar” hanesinde sadece üç şey yer almıştır. Birincisi Irak ordusuna verilen destekle Irak’ta vurulan IŞİD hedefleri, ikincisi YPG’ye verilen destekle “Kobane’nin IŞİD’ten kurtarılması” ve üçüncüsü de sözde IŞİD’in kasası olan Ebu Seyyaf’ın öldürülerek karısının tutuklanması!… IŞİD’i bitirmeye niyet eden ve bunu fazlaca abartarak  propaganda eden ABD için bu “başarılar” her şeyi açıklıyor. ABD IŞİD’i sadece gerekçe olarak öne sürüyor ve Rusya da tam olarak ABD’nin bu gerekçesini eline alıp büktü ve ABD’ye karşı kullandı; “Madem ki IŞİD’i bitirmek istiyorsunuz, hem ben de varım, hem de bu iş Esad’sız olmaz!..” tavrını koyarak, fiilen Suriye sahasına bu gerekçeyle indi.
Her ülkenin kendine göre “IŞİD’e karşı savaş” formatı farklıdır
Batı ülkelerinin sırayla Esad’lı çözüm ve IŞİD’e karşı mücadele açıklamaları oldu. Bu ülkelerin her biri IŞİD’e karşı savaş şablonunu kendi içerikleriyle doldurmaktadır. Bu yüzden özellikle Batı için “Esad’ın muhatap alınması” noktasına varan tutum alışların arkasındaki kendi gerekçeleri, “acilen” siyasi çözüm sürecine geçilmesi taleplerini beraberinde getirdi. Baştan söyleyelim ki, Batı için bu süreç gerçek anlamda aciliyet gerektirmektedir, çünkü mülteci krizinden dolayı içine düştükleri kaygı düzeyi, acil önlem almayı gerektirecek kadar yüksektir. Her şeyden önce artan  mülteci krizinin yine Suriye’ye müdahalenin bir gerekçesi haline getirildiğinin ve bu krizi araçsallaştıranların başında Türkiye’nin yer aldığının altını çizelim. Türkiye hep ısrarla dile getirdiği Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge konusunda da  mülteci kartını öne sürdü. Başbakan Başdanışmanı Dr. Murtaza Yetiş, mülteci sorunun çözümü için şunları söyledi: “Türkiye’nin baştan beri bahsettiği gibi içeride güvenli bölge oluşturmamız gerekir… Orada yaşanabilir alanlar oluşturmak suretiyle yeni yaşam alanlarının oluşturulması gerekir.”[1] Keza Davutoğlu da “güvenli bölgede, her biri 100’er bin mülteciyi barındıracak 4 kent kurma” hayallerini sundu. Burada mültecilerin dramı üzerinden birtakım hesaplar yapıldığı ve planlı bir şekilde AB ülkelerine doğru mültecilerin yönlendirildiği şüphesi de vardır. AKP’nin bu insanlık dramı üzerinden Esad üzerinde baskıyı arttırmayı hedeflediğini, kapılarına dayanan mülteci krizinden dolayı AB ülkelerinin de “mülteci sorunu Esad giderse çözülür” yönündeki baskılarını arttırdığını gözlemledik. Ancak bilerek ve isteyerek yaratılan bu krizin ters teptiğini görüyoruz.
Batı için mülteci krizinin yarattığı bambaşka kaygılar vardır. AB ülkelerinin mültecilerin yaratacağı sosyal ve ekonomik krizin yanı sıra, mülteci adı altında cihatçı akışından son derece kaygı duydukları açıktır. Bir zamanlar Türkiye, sınırlarını cihatçı geçişlerine açık tuttuğu için kendisine yönelen eleştirilere karşı “sınırdan geçenlerin hacı mı cihatçı mı olduğunu biz bilemeyiz” savunması yapmıştı. Ama gerçekten sınırlar denetlenmek istenseydi, hacı ile cihatçı ayırt edilemez değildir. Fakat Avrupa için bu mülteci akınında geçiş yapanların “mülteci mi cihatçı mı” olduğunun ayırt edilmesi o kadar kolay değildir. Nitekim daha birkaç ay önce Libya’dan Avrupa ülkelerine “mülteci kılığında el Kaidecilerin yoğun geçiş yaptıklarına” dair bilgiler basında yer almıştı. Libya hükümetine güvenlik danışmanlığı yapan Abdül Beşit Harun, IŞİD militanlarının göçmen tekneleri üzerinde hakimiyet kurduklarını, “örgütün aynı zamanda militanlarını Avrupa ülkelerine sokmak için de kaçak göçmen teknelerini kullandığını”[2] söyledi. Bunun üzerine AB de mültecilerin denizin ortasında vurulacaklarını açıkladı. “Fransa, İngiltere, İspanya ve Litvanya’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sunmaya hazırlandığı taslak, İtalya komutasında 10 AB ülkesinin askeri bir ittifak hazırlayarak, Libya’dan kalkan göçmen teknelerinin önceden tespit edilip vurulmasını öngörüyordu.”[3] Libya cihatçılarının Batı’ya geri dönüşlerinden kaygılı olan Avrupa ülkeleri, şimdi de yoğun olarak Suriye’den mülteci akınıyla birlikte “cihatçı mültecilerin” olabileceği kaygısına kapılmış durumdadır. Bunun için acilen siyasi çözüm ve mülteci sorununa da acil çözüm atağı için harekete geçtiler.
ABD’nin IŞİD’e karşı savaşının anlamı ise, “sol gösterip sağ vurmak” gibi bir şeydir; asıl hedefi IŞİD değil, Suriye yönetimidir. Niyet, IŞİD’i bahane edip silahlı muhalifleri hem daha çok silahlandırmak, hem de ortada bir “IŞİD tehdidi” olduğu gerekçesiyle “muhalif grupları” aleni destekleyerek Suriye yönetiminin üzerine salmaktır. Eğit donat projeleri de bu kurguyla geliştirildi. Bunun gayet farkında olan ve Suriye üzerinden kendi çıkarlarına dönük yürütülen bu savaşa Rusya tam zamanında müdahale etti denilebilir.
Öte yandan Rusya’nın Suriye savaşına dahil olmasının en fazla ABD’yi ve Türkiye’yi kaygılandırdığını görmekteyiz. Çünkü ABD çok iyi biliyor ki Rusya’nın hedefinde sadece IŞİD değil, IŞİD ve türevi olan bütün silahlı gruplar olacaktı. Nitekim Rusya’nın hava operasyonları ilk gün Humus’un kuzeyini hedef aldı, sonra bunu Hama, İdlib ve Halep izledi. Yani ilk hedef Nusra cephesi’nin başını çektiği Fetih ordusu oldu. Bu Fetih ordusu bileşenleri içinde Çeçen cihatçıların olduğu biliniyor. İkinci günü IŞİD hedeflerini vurdu. Ama “Rusya’nın IŞİD’i hedef almadığı” yönünde ABD’den sesler yükselmeye başladı. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Rusya’nın Suriye’de muhtemelen IŞİD güçlerinin bulunmadığı alanlara hava saldırısı yapmış göründüğünü söyledi. Sonra “bir yetkili” Rusya’nın IŞİD’i değil, ÖSO’yu vurduğunu söyledi, ardından “Tevhid ve Cihad” grubunun hedef alındığı dillendirildi. Kafkasya’dan Suriye’ye gelen cihatçılardan oluşan “Çeyşul Muhacirin ve el-Ensar grubu” ile çoğunluğunu Tacik ve Özbek cihatçıların oluşturduğu “Tevhid ve Cihad” grubu’nun Fetih ordusu içinde olduğu ve Rusya uçaklarının hedefindeki Hama-Humus-İdlib-Halep  bölgesinde bulundukları doğrudur. Ama aslında IŞİD hedef aldığında da bu durumun ABD’yi yine memnun etmeyeceği ve hatta sadece kaygılandıracağı açıktır. Zira Halep’in doğusundaki Kveyris hava alanı IŞİD’den arındırıldı, ardından Haseke ve Rakka’da IŞİD’e ağır kayıplar verdirildi. Ama ABD “memnuniyetini” açıklamadı!..
Ve Türkiye… Başı en fazla belada olan ülke…
Bütün Ortadoğu halkları Suriye’de yaktığı ateşten dolayı Türkiye’den, başı en fazla belada olan ülke olarak söz ediyorlar. Iraklı siyasi analist Jassem al-Musawi daha IŞİD’in Suriye’de göründüğü ilk günlerde 13 Mayıs 2013’te Irak’ta katıldığı bir televizyon programında Türkiye için şunları söylemişti: “Erdoğan büyük bir felaketin içine girdi ve terörist gruplar için coğrafi ortamlar yaratmakla halkını da kendi felaketinin içine soktu. Şimdi kendi evine bu çatışmaların taşınacağı kaygısıyla yaşayacak. İstihbaratçıları da artık Suriye’den daha çok kendi ülkelerinde teröre karşı istihbarat toplamakla meşgul olacaklar.”[4]
Lübnan Üniversitesinden Muhammed Nureddin’e göre Türkiye’nin çark etmesindeki birinci sebep, Suriye’de yükselen terörün Türkiye için ciddi bir tehdit yaratmaya başlayacağı gerçeğinin açığa çıkmış olmasıdır. Erdoğan’ın Moskova’da Putin’le görüştükten sonra Esad’lı çözüme nasıl ikna olduğu konusunu irdeleyen birçok Arap analistten biri olan Muhammed Nureddin, “Eğer Türkiye, Suriye’nin savaşına bu kadar dahil olup silahlı muhalifleri desteklemeseydi, sınırlarında ne bir kurşun sesi duyardı, ne bir mülteciyle uğraşırdı ne de eknomisinden bir liralık kayıp yaşardı” değerlendirmesini yapıyor ve şimdi terörü hasat etme zamanı dediği Türkiye için şunları söylüyor: “Türkiye Suriye’ye ihraç ettiği savaşın geri dönüş ile karşı karşıyadır. Suriye’de ektiğini şimdi biçme zamanı.  Türkiye’de özgürce dolaşan silahlı savaşçıların Türkiye’den Suriye’ye gidişi olduğu gibi dönüşü de olacaktır.”[5]
Erdoğan’ın Suriye politikasının iflası ve bu hesapsız politikanın Türkiye’ye  geri dönüşünün bir felaket olacağı bütün Arapların dilindedir. Rusya’nın Suriye sahasına girmesinden önce de AKP’nin başta Hatay olmak üzere sınır kentlerde var ettiği cihatçı merkezler ile sınır hattı boyunca emirliğini kuran Nusra ve ittifakındaki cihatçıların her an patlamaya hazır bir bomba olarak durdukları zaten biliniyor. Suriye ordusu tarafından her sıkıştırıldıklarında yönelecekleri coğrafyanın Türkiye toprakları olduğu da açıktır. Ancak şu an Rusya’nın Suriye ordusuyla birlikte hava operasyonları başlattıkları ilk iki günde Hatay sınırındaki İdlib’te cihatçıların karargahlarını taşımaya başladıkları duyuruldu. Şu an bile hezimete uğrayarak geri çekilmeye başlayan bu “komşu” cihatçılar, hava destekli kara harekatının başlamasıyla birlikte, çekilecekleri herhangi bir yer olmadığı için ilk sığınacakları bölgenin Hatay olma ihtimali yüksektir. Zira Keseb saldırısında benzerine tanık olmuştuk. Suriye ordusunun operasyonu karşısında çözülen binlerce cihatçının soluğu Hatay-Yayladağı’nda aldıklarını hatırlarsak, şimdi de benzer bir akışın İdlib’ten Hatay’a olmayacağını kimse söyleyemez.
Uzun zamandır kapıda bekleyen bu tehlikenin müsebbibi olan Erdoğan, Suriye bataklığını unutturmak ve felaketin görünür hale gelmesini ötelemek için pervasızca kendi savaş konseptini hayta geçirdi ve özellikle Kürt halkına karşı  topyekun savaşını başlattı. Ama Erdoğan’ın yeni Osmanlıcı hayalleri uğruna faciaya dönüşen Suriye politikasının faturasının bu ülke halkalarına  ağır geleceği ve belki de Türkiye’nin artık Suriyeleşeceği ihtimali dikkate alınmalıdır. Bu noktada elbette ki kılavuz Suriye halklarının direnişi olacaktır. Putin’in dile getirdiği ama aslında herkesin bildiği, kimilerinin bilip de sustuğu bir gerçeğin altını çizelim ki, IŞİD’e karşı direnen Suriye ordusu ve YPG’dir. Bu direnişlerin de tarihsel bir önemi olduğu ortadadır.
Son olarak, Suriye’de Rusya hamlesi şimdilik ABD ittifakını mat etmiş durumdadır. Öyle görünüyor ki, Obama’nın  buna karşı kısa vadede hamle yapacak mecali yoktur. Çünkü Rusya’nın zamanlaması da önemlidir. Bu zamanlama, ABD öncülüğündeki koalisyonun çözülmeye başlamasıyla doğrudan ilintilidir. Suriye’ye karşı 62 ülke ile başlayan  ortaklık, şu anda uluslararası koalisyonda 40 ülke ile devam etmektedir. Arap analistlere göre bu da yakında parçalanacak gibi duruyor. Koalisyondaki çoğunluk çekilmek istiyor, geriye kalanlar ise bu ittifakı süresiz uzatmak niyetinde değil. Geriye BOP’un eş başkanı Erdoğan kalıyor ki, O da Putin’e sadece “üzüntülerini” iletebilir!..
Dipnotlar:
[1] Yeni şafak, 28 Eylül 2015. http://www.yenisafak.com/hayat/avrupa-medeniyeti-algisi-coktu-2312156
[2] Bkz. Sabah, 18 Mayıs 2015. http://www.sabah.com.tr/dunya/2015/05/18/isid-gocmen-kiliginda-avrupaya-siziyor
[3] Bkz Haber Türk, 11 Mayıs 2015. http://www.haberturk.com/dunya/haber/1076835-ab-ulkeleri-gocmen-teknelerini-vuracak
[4] Al-Alam, 13 Mayıs 2013. http://www.alalam.ir/news/1473838
[5] Muhammed Nureddin, “İflas el siyaset el-Turkiya fi Suriya”, Tawabitna . http://www.thawabitna1.com/Article/article16-09-12/8096.htm

Thursday, October 1, 2015

'Moskova kaybetmeyi göze alamayacağı bir savaşa girdi'

Independent gazetesinde bugün Patrick Cockburn'ün Rusya'nın Suriye'de başlattığı hava operasyonlarıyla ilgili bir analiz yer alıyor. Rusların vurduğu hedeflerle ilgili tartışmaya değinen Cockburn, Ruslaın IŞİD ve El Nusra mevzilerini bombaladığını yazıyor. Özgür Suriye Ordusu'na ait Talbise kentinin bombalanmasıyla ilgili olarak ise kentin son 2 yıldır El Nusra tarafından yönetildiğini bildiriyor.
"Moskova kaybetmeyi göze alamayacağı bir savaşa girdi" başlıklı yazıda şu ifadeler yer alıyor:
"Rusya'nın Suriye'de bombardımana başlaması, oradaki iç savaşı dönüştürüyor. Bu Rusya ve ABD'nin çatışmanın yanında değil ortasında, ana sahnede olacakları anlamına geliyor. Savaşa tamamen dahil olmaları çatışmayı daha erken sonlandırabilir çünkü bu durumda Washington ve Moskova'nın yerle müttefikleri üzerindeki kontrolü artacaktır."
"Rusya'nın hükümet güçlerine askeri desteği, Şam'ın muhtemelen askeri olarak kaybetmeyeceğini; IŞİD ve El Kaide klonu grupların ise muhtemelen kazanamayacağını gösteriyor. Bu illa da Devlet Başkanı Beşar Esad'ın kalacağı anlamına gelmiyor. Ama Suriye devleti, özellikle de Suriye ordusu; Irak'ta 2003'te Saddam'ın devrilmesinden sonra devletin çökmesi deneyiminin aksine, var olmaya devam edecek."
"Amerika'nın ilk tepkisi Rusların söyledikleri gibi IŞİD'i bombalamadığı oldu. Henüz bombalanan yerlerin tam listesi yok ancak Ruslar hem IŞİD hem de El Kaide bağlantılı El Nusra'yı bombalamışa benziyor."
"Hedeflerden birinin Humus'taki Talbise kenti olduğu anlaşılıyor. Özgür Suriye Ordusu'nun 2 yıl önce yönettiği bu şehir, son 2 yıldır El Nusra ve ona bağlı radikal gruplar tarafından yönetiliyor."

'Operasyonların sertliği durumu etkileyebilir'

Analiz şu ifadelerle devam ediyor:
"ABD'nin eski Şam büyükelçisi Robert Fors, 'ılımlı' muhaliflerin bir yıldan fazla süredir önemsiz hale geldiğini ve IŞİD, El Nusra ve Ahrar el Şam gibi grupların muhalif bölgelerde güçlendiğini itiraf etmişti."
"Ruslar Halep'in kuzeyinde, Hama, Humus ve Şam'da IŞİD'in kontrolündeki mevzileri vuracağa benziyor. Hava operasyonlarının sertliği çok şeyi etkileyebilir."
"ABD öncülüğündeki koalisyon Irak'ta 4.122 IŞİD hedefini, Suriye'de ise 2.362 IŞİD mevzisini vurmuştu. Ancak Bu hava operasyonları örgütün 17 Mayıs'ta Irak'ta Ramadi'yi; 22 Mayıs'ta da Suriye'de Palmyra'yı ele geçirmesi engellememişti."
"Rus operasyonları bu büyüklükte olmayacak. Ancak iyi yürütülen kara kuvvetleri ile koordineli hava operasyonları IŞİD'e karşı işe yarayabilir. Tıpkı Kobani ve Haseke'de YPG'nin (Halk Savunma Birlikleri) kanıtladığı gibi."
"Ruslar Bağdat'ta geçen hafta kurulan ve Rusya, İran ve Irak tarafından yönetilen istihbarat servisi ile çalışıyorlar. Rusya öncelikle Sünni güçlere (Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, körfez monarkları) Şii güçleri (İran, Irak, Lübnan Hizbullahı) destekliyor."
"Peki Suriye'deki yerel ve uluslararası aktörler Rusya'nın askeri müdahalesine nasıl tepki verecek? Söz konusu meseledeki çıkar çatışmalarının karmaşıklığı düşünülürse, bunu öngörmek neredeyse imkansız."
"Suriye krizi Rusya'ya yeniden ABD'ye meydan okuyan ve Sovyetler Birliği kadar olmasa da büyük güç olma imkanı tanıdı. Savaşa giren Moskova bu savaşı kazanmalı, aksi takdirde yeni statüsünü kaybedecektir."