Monday, October 12, 2015

Rusya’nın Suriye atağı

TÜLAY HATİMOĞULLARI
Rusya’nın Suriye hamlesi birçok kesim tarafından şaşkınlıkla izleniyor. Rus geleneğine uygun bir soğukkanlılıkla alt yapısı hazırlanmış bu adım Ortadoğu’daki dengeler açısından oldukça önemli. Suriye ordusunun yorgun düştüğü, Hizbullah ve dolayısıyla İran’a göbekten bağlanmaya başladığı bir süreçte, Rusya’nın bu atağı Suriye’yi çok rahatlatacağa benziyor. Bu gelişmenin akabinde Çin’in de Suriye’ye askeri gemiler sevk etmesi, küresel güçlerin Ortadoğu’da fiziki olarak da sahneye çıktığını gösteriyor.
Enerji Alanındaki Gelişmeler
Ortadoğu’nun tarih boyunca savaş bölgesi olmasının en önemli sebeplerinden biri petrol ve doğal gaz zengini bir bölge olmasıdır. Emperyalist güçlerin Ortadoğu’da yüz yıllardır sömürdükleri enerji kaynakları yeniden, değişik bölgelerde zuhur ediyor. “Arap Baharı”nı arkasına alarak emperyal güçlerin Suriye’de başlattığı vekâlet savaşının önemli nedenlerinden biri de budur. Sıklıkla ifade edildiği gibi Suriye, enerji kaynaklarının açığa çıkarılması, sevkiyatı ve daha önemlisi güvenliği açısından stratejik bir öneme sahiptir.
2008’de Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz yataklarının varlığı tespit edilmişti. Bunun üzerine Doğu Akdeniz’de etkisi ve yetkisi olan devletler seferber oldu. Öyle ki bu bölgede mevcut olan enerji kaynaklarının Avrupa’nın tamamının 100 yıllık enerji ihtiyacını karşılayabilecek düzeyde olduğu düşünülüyor. Mısır, Türkiye, Lübnan, Suriye, İsrail, Gazze Şeridi, Kıbrıs’ın kuzey ve güneyi bu enerji kaynaklarında kendini hak sahibi olarak görüyor. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) isimli deniz alanları, ülkelerin kendi aralarında belirleyeceği bir anlaşmayı gerektiriyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Mısır, Lübnan, İsrail MEB alanlarını belirleyerek sondaj çalışmalarına çoktan başladı.
Bu tabloda emperyalist güçler ve bölgedeki taşeronları bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmek istiyor. Doğu Akdeniz’in enerji planı Mısır’dan Samandağ’daki Türkiye-Suriye deniz sınırına kadarki bölgeyi içeriyor. Tek kutuplu dünyanın yerini çok kutupluluğun almış olması bu paylaşımlarda farklı figürlerin de ortaya çıkmasına sebep oluyor. Gelişmelere bağlı olarak küresel sermaye yeni ittifak arayışlarına girse de kutuplardan birinin başını ABD ve ayrılmaz müttefiki İsrail, diğerinin ise Çin-Rusya ortaklığı ve bölgesel müttefikleri İran çekiyor. “Arap Baharı” furyasıyla Libya, Mısır, Irak’ta yaşanan siyasal gelişmeler ve oluşturulan çeşitli yönetimler bu kutupların güç savaşının sonuçlarıdır.
Rusya’nın Suriye Hamlesi
Rusya 2011’de Suriye işgali başladığından beri Suriye’nin yanında yer aldı. Rusya zaman zaman verdiği demeçlerde Esad’ın reformlar yapması gerektiğini vurgulasa da diplomatik alanlarda Suriye hususunda sürekli Esad’lı çözümden yanaydı. Cenevre Konferansı’ndan sonuç alınamadığını görünce yeni arayışların önünü açarak Moskova Konferansı’na ev sahipliği yaptı. Uluslararası dengelerin sıklıkla değiştiği atmosferde “Moskova Suriye’den vaz geçti” yargısını her defasında boşa düşürdü.
Sovyetler Birliği-Suriye ilişkileri kadimdir. Bu ilişkiler 1956 yılında iki ülke arasındaki askeri-teknik alanlarda yapılan ortaklıklarla şekillenmeye başlamıştı. 1971’de imzalanan anlaşmayla Tartus Limanı Sovyetler’in kullanımına açılmıştı. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra elinde yalnızca Ukrayna’nın Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin Sivastopol (Akyar) Limanı ile Tartus Limanı kalmıştı. Tartus Limanı, yakın zamana kadar Rus gemileri ve askeri donanması için yakıt ikmal, onarım vb. için sınırlı biçimde kullanılmıştı. 2008 Rus-Gürcistan savaşından sonra Rus donanması yenilenmeye ve geliştirilmeye başlandı. Bundan Tartus Limanı da nasibini alacaktı.
Tartus Limanı Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki varlığı için en önemli mevzidir. Rusya’nın burada insiyatifini arttırma planı geçmişten beri vardı. Rusya bununla da yetinmeyip Lazkiye’de askeri üs kurma gibi kritik bir hamle gerçekleştirdi. Bu hamlenin zamanlamasını Suriye’deki gelişmeler ve Rusya’nın kendi koşullarının ortak noktada kesişmesi belirlemiştir.
Rusya Lazkiye’nin Ceble İlçesi’nde bulunan Basil Esad Uluslararası Havaalanı’nda hummalı bir genişletme çalışması başlattı. İddiaya göre 3 bin Rus personelin yoğun olarak çalıştığı havaalanı askeri olarak da güçlendiriliyor. Burada hava savunma sistemi de kuruluyor. Aynı zamanda Suriye’ye çok sayıda askeri uçak, gelişmiş tanklar sevk ettiği ifade ediliyor. Bununla da kalmayıp büyük gemiler için yetersiz kalan Tartus Limanı’na destek olarak da Lazkiye’nin Rimeyli mıntıkasındaki limanı da geliştirip faaliyete geçirecek.
Rusya’nın Suriye’deki yeni askeri konumlanışının birden çok nedeni var:
Sıcak denizlere açılan tek kapısı olması; Ortadoğu’da değişen dengeler içinde kendi güvenliğini denizden ve karadan sağlama planı; bölgede güç kazandıkça silah ticaretinde de rolünün artacak olması; Doğu Akdeniz’de doğal gaz ve petrol aramada Rus şirketlerinin önünü açma; aynı zamanda buradaki enerji kaynaklarında söz sahibi olma.
Ayrıca ileriki süreçlerde Rusya’nın başına bela olma olasılığı yüksek bir sorun var ki, o da Suriye’deki muhalif güçler içindeki Çeçenler ve diğer Kafkas halklarından cihatçı/selefi militanların kayda değer varlığıdır. Rusya bu hamle ile bu militanların Rusya’ya dönüp zarar vermesini de engellemek istiyor. Hatta bu gerekçeyi abartarak meşruluk kazanmak için neredeyse yeni açılımının en önemli sebebi olarak sunuyor. Rusya’nın Lazkiye Askeri Üssü aynı zamanda ABD’nin İncirlik Askeri Üssü’nü karşı güçle dengelemeyi, onun etki alanını daraltmayı da hedefliyor. Birçok amacı barındıran bu adımla Rusya, ABD’nin önüne geçmiş durumda.
İran
İran başından beri Suriye savaşının, emperyalist ve bölgesel yayılmacı ülkelerin bu ülke topraklarında yürüttüğü vekalet savaşı olduğunu ve IŞİD, Nusra gibi güçlerin taşeron olarak kullanıldığını savundu. Suriye’ye en açık, güçlü ve doğrudan askeri desteği çoğu zaman Hizbullah aracılığıyla da olsa verdi. Güçlü, derin devlet geleneği ve yeteneği ile bugüne kadar gelmiş, bölgenin en köklü ülkesi olan İran, Suriye denkleminde küresel güçler karşısında tek başına başarılı olamayacağının farkında.
Yakın zamanda Almanya, ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin ve İran arasında nükleer anlaşma sağlanmıştı. Bu anlaşmanın hemen akabinde Suriye konusunda Rusya ile İran kaldıkları yerden devam etti. Ve karşımıza Rusya’nın askeri hamlesi çıktı. İran ve Rusya’nın İpek Yolu ittifakı önemli oranda yol almışa benziyor.
ABD ve İsrail
Bölgede uzun yıllardan beri oyun kuruculuğu yapan iki ülke. Rusya ve İran’ın Suriye’de artan insiyatifine şiddetle karşı çıkacak olan ve ipleri yeniden eline daha sağlam almak için her türlü girişimi yapacak olan ülkeler. ABD ve İsrail Rusya’nın son atağını gerginlikle izledi. Hatta ABD Dışişleri Bakanı’nın Rusya Dışişleri Bakanı ile yaptığı görüşmede Suriye’de Esad ile yola devam etmenin çözüm değil çözümsüzlük yaratacağı vurgusu, aslında Rusya’nın son hamlesinden duyulan rahatsızlığı yansıtmaktadır.
IŞİD’in Kobane saldırıları sırasında ABD önderliğinde IŞİD ile mücadele etmek üzere koalisyon güçleri oluşturulmuştu. Ancak ABD IŞİD’in üslerini tek tek bilmesine rağmen sınırlı sayıda ve etkide bombardıman gerçekleştirdi. Bu durum hiç kimsenin gözünden kaçmamış olacak ki Lavrov bu tespiti kamuoyu ile paylaştı. ABD’nin bu tutumunun nedeni, IŞİD tarafından iyice hırpalanmış, İsrail’in güvenliği için tehlike olmaktan çıkmış, bölgede etkinliğini yitirmiş bir Suriye istemesiydi. Ancak şimdi ABD’nin bu planını bozacak büyük bir güç devreye girdi.
Aynı gerilim İsrail için geçerli. Suriye kendi savunmasını yapmakla meşgulken İsrail Golan Tepeleri üzerinden sözde muhaliflere her anlamda destek sağladı. Zaman zaman Suriye’ye operasyonel müdahaleler dahi yaptı. Şimdi ise karşısında gelişmiş hava savunma sistemine, tanklara, savaş uçaklarına sahip; Rus ve İran istihbaratından/stratejik aklından faydalanan moral ve güç kazanmış bir Suriye var.
Kırılacak Hayali Kalmayan Türkiye
Türkiye, Suriye konusunda başından beri yenilgi üzerine yenilgi yaşayan bir politika izledi. Uluslararası dengeleri ve bu karmaşa içinde Suriye’nin rolünü yeterince hesaplayamadı. Cihatçı/tekfirci güçlere kapıları ardına kadar açtı. Her türlü desteği sağladı. Strateji merkezlerine ev sahipliği yaptı. Eğitti, donattı savaşa gönderdi.
Türkiye, Suriye’de savaşın başladığı ilk günden beri Suriyelileri Türkiye’ye gelmeleri konusunda teşvik etti. Bunu “insani” sebeplerle yapmadığı su yüzüne çıktı. Amaç kılıfını bularak Rojava paralelinde tampon bölge kurmak ve Suriyeli sığınmacıları buralara yerleştirmekti. Böylece Türkiye’deki Kürt bölgesi ile Rojava’yı fiilen ayıracaktı. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Türkiye bu alanda başarısız olmanın yanı sıra oldukça ciddi bir problem olan mültecilik sorunu ile karşı karşıya kaldı.
Eğit-Donat Projesi’nin başarısızlık yaşaması da Türkiye’yi hayal kırıklığına uğratan diğer meselelerden biridir. ABD Merkezi Komutanlığı (CENTROM) 25 Eylül’de yaptığı açıklamada bu projenin başarısızlığını ima edilip yeniden gözden geçirilmesi gereken durumların oluştuğunu ifade etti. Türkiye bu projenin en önemli rol üstlenicisiydi ve elinde patladı.
Davutoğlu yeni yaptığı açıklamalarda “güvenli bölge” önerisini yineledi. Cerablus ve Azez arasında 100 bin kişilik kentler kurup, mültecileri buralara yerleştirmeyi öneriyor. Sınırları güncellenerek ifade edilen “Güvenli bölge” fikri Rusya’nın son hamlesiyle beraber daha da imkânsızlaşıyor.
Türkiye’nin ısrarla demokratik yöntemlerle çözüme kavuşturmaktan kaçındığı Kürt sorunu bölgede de karşısına çıkmaktadır. Ve Türkiye’nin hareket alanını daraltmaktadır. Kürtler; Suriye’de, Irak’ta hatta Türkiye’de IŞİD’e karşı ciddi anlamda mücadele ederek ve somut başarı kazanarak bölgede nüfuzunu, dünyada meşruiyetini genişletti. Türkiye bu gerçekliği gören bir açıdan yaklaşmak yerine Dolmabahçe Mutabakatı’nı rafa kaldırarak Kürtlere fiilen savaş açtı.
Bütün bu yanlış politikaları nedeniyle Türkiye bölgede ciddi insiyatif kaybı içinde. Rusya’nın son hamlesini şaşkınlıkla izleyen Erdoğan’ın “Suriye sorununun çözümünde geçiş süreci Esad’lı olabilir” açıklaması bütün bir Suriye politikasının açık iflasının itirafıdır.
(Bu yazı Ortadoğu Arap Halkları Araştırma Enstitüsü’nün sitesinde yayınlanmıştır)


Thursday, October 8, 2015

Leyleklere selam olsun!


FEHİM TAŞTEKİN


Rusya dedi ki uçuşa yasak bölge istiyordun, al sana uçuşa yasak bölge! Angajman kurallarını uçan kuşlara kadar genişletenlere kalan birkaç bardak üst üste soğuk su içmek! Ancak soğutur!
Hevesler kapasitenin üzerine sıçramaya görsün! O zaman uluslararası alanda her duvara tosladığında "Kimse gücümüzü test etmeye kalkışmasın" demekten başka elinden bir şey gelmez ve kendi kifayetsizliğinle başbaşa kalırsın.
Şimdi afallamış halde soruyorlar: "Rusya'nın niyeti ne?"
Önce 'Sadece IŞİD'i değil Fetih Ordusu'nu da vuruyor' diye ters köşe oldular. Rusya ardı ardına Türkiye'nin hava sahasına girince de "Hava sahamızı ihlal ediyor, tehlikeli bir oyun oynuyor" diye NATO'nun kapısını çalıyorlar.


RUSYA NE Mİ YAPIYOR?
Rusya sadece hava sahasını ihlal etmiyor, uçaklarındaki radar kilitlerini ve karadaki füze savunma sistemini devreye sokarak Suriye hava sahasınını tekeline alıyor. Yani senin 4 yıldır müttefiklerine hadi gelin oluşturalım diye bastırdığın uçuşa yasak bölgeyi fiilen kendi inşa ediyor. Senin binlerce TIR silahla tahkim ettiğin silahlı gruplar için istediğin güvenli bölge uygulamasını Rusya bu grupları temizlemek için yapıyor. Sen yabancı bir ülkede silahlı milislerle hukuk dışı bir vekalet savaşı verirken Rusya bütün bunları uluslararası hukuk açısından meşru bir güç olarak yani Suriye'yi BM'de temsil eden Şam yönetiminin izniyle yapıyor. Burada uluslararası hukuk Rusya'dan yana.
Ha hava sahasıan girilmesi ve F-16'ların radar kilidiyle tacizi! Evet egemenlik haklarının ihlali. Lakin uluslararası dostlarımıza bu konuyu açtığımızda gülümsüyorlar: "Siz her gün Irak hava sahasını ihlal etmiyor musunuz?"
Sakın "Bizim gerekçemiz sağlam, biz terörle mücadele ediyoruz" demeyin, zira Rusya da aynı argümanı kullanıyor.


RUSYA BAŞKA NE YAPIYOR?
Suriye'deki vekalet savaşı aynı zamanda Rusya'nın Ortadoğu'daki çıkarlarına karşı açılmış bir cepheydi. Rusya şimdi Ortadoğu'daki müttefikini sağlama alıyor yani kendi çıkarlarını koruyor. "Birimiz hepimiz hepimiz birimiz için" sloganı Kuzey Atlantik şövalyelerinin tekelinde değil ya. Rusya ile Suriye arasındaki ortak savunma anlaşmalarının nakaratı da bundan gayri değil.
Rusya ne yaptı? Türkiye’nin 2012’de düşürülen Türk jetine misilleme olarak Suriye ordusunun sınır bölgelerinde operasyon yapmasını engelleyecek şekilde ilan ettiği angajman kurallarıyla oluşturduğu koruma rejimini yıkmış oldu. Sonuçta Türkiye daha önce Suriye'ye ait bir uçak, bir helikopter ve bir insansız hava aracını düşürerek ciddiyetini gösterdiği angajman kurallarını Rus uçaklarına uygulayamadı. Angajmanın ciddiyeti kalmadı. Artık geçmiş olsun, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Uçan kuş bile olsa, kim Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını ihlal ederse, gereken müdahalede bulunulur” cümlesini bir 'gülümsetme butonu' olarak masanıza iliştirebilirsiniz. Sınır aşan leyleklere  de selam olsun!
Ankara'nın korktuğu senaryo lojistik, militan ve silah desteğini Türkiye üzerinden alan silahlı grupların sınırlarımıza süpürülmesiydi. Rusya bunu yapacağını da gösterdi. Sadece IŞİD ve Nusra değil Körfez-Batı destekli tüm silahlı gruplar hedef listesinde. Ruslara göre sahada ılımlı grup kalmadı. Yani iki nota yedi ve NATO'dan uyarı geldi diye kendini tutmaya niyeti yok.
Rusya demiş oldu ki Suriye içindeki operasyonlar Türkiye sınırlarına kadar genişleyecek. Tam da hükümetin endişe ettiği gibi Rus operasyonlarından kaçışlar başladı. Mesela Rus bombardımanın başlamasının ardından 1 Ekim’de 15 militan sırt çantalarıyla birlikte Suriye-Türkiye sınırında Turfanda köyünden Han Yolu’nu takip ederek Antakya istikametine geçiş yaptı. Bölge sakinleri jandarmaya haber verdi, daha sonra bu kişiler askerler eşliğinde kayıplara karıştı.
Yine 3 Ekim’de Yayladağı tarafından Türkiye’ye geçiş yapan bir otobüs saat 23.00 civarında Hatay’ın Defne ilçesine bağlı Harbiye semtinde bir otomobile çarparak durdu. Ön ve arka plakaları farklı olan otobüs ve içindekiler şüphe çekti. Otobüsten inen kişiler çantalarını alıp sokaklara dağılmaya başlayınca halktan müdahale geldi. ‘Cihatçılar Harbiye’de’ dedikodusuyla olay yerinde kalabalık arttı. Olay yerine gelen polis yolcuları bir okula götürerek koruma altına aldı. Daha sonra takviye güçler gelip kimliği belirsiz bu kişileri bölgeden uzaklaştırdı.
Rusya’nın Halep, İdlib ve Rakka taraflarına baskıyı arttırdıkça Hatay, Kilis ve Gaziantep taraflarına doğru bu türden militan akışı kaçınılmaz olarak yaşanacak. Yani gidiş yolları dönüş yollarına dönüşecek.
Rusya daha ne yapıyor? Batılı muhataplarına yani NATO'ya "Yeter" diyor. Batı yakasından gelen Rusya'nın nüfuz ve çıkar hamlelerine yönelik oyunların intikamını alıyor. Ardı ardına, kararlı ve soğuk. 2008'de Gürcistan üzerinden Kafkasya'da açılan savaşta dirsek çıkıp Güney Osetya ve Abhazya'yı tanıması ilk yanıttı. İkinci intikam 2014'te Ukrayna'da alındı. Kırım tekrar Rusya'nın egemenlik alanına döndürüldü. Suriye üçüncüsü.
Rusya, ABD'nin Avrupalı müttefikleriyle domine ettiği dünya siyasetinin sürdürülemeyeceğini göstermek için fırsatları kaçırmıyor. Batılı hasımlarına bir nevi "Afganistan'da batırdınız, Irak'ı cehenneme çevirip çekip gittiniz, Suriye'yi terör üretme çiftliğine döndürdünüz, sıranızı savdınız çekilin, oyun sırası bende" diyor. Dikkat edin dünyanın uyanan devi Çin de 'hard power' tarafını görünür kılmaya çalışırken Rusya'nın Ortadoğu'ya dönüş hamlesine sessiz sedasız eşlik ediyor.
Özetle Suriye artık küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir şov sahnesi.

Saturday, October 3, 2015

Değişen Suriye denkleminde kaybedenler: Rüzgar eken fırtına biçer – Hamide Yiğit

“Türkiye Suriye’ye ihraç ettiği savaşın geri dönüş ile karşı karşıyadır. Suriye’de ektiğini şimdi biçme zamanı. Türkiye’de özgürce dolaşan silahlı savaşçıların Türkiye’den Suriye’ye gidişi olduğu gibi dönüşü de olacaktır”
Suriye savaşında güç dengelerinin değiştiği bugünlerde en çok konuşulan konu, Erdoğan’ın düne kadar “Esed’i meşru görmüyorum, ne şimdi ne de Suriye’nin geleceğinde O’nun bir yeri olduğunu kabul etmiyorum” tekerlemesinden, tarihe geçecek olan meşhur “Suriye’de geçiş sürecinde belki Esed ile gidilme gibi bir şey olabilir” gevelemesine nasıl geldiğidir.
Erdoğan’ın Moskova’ya gerçekleştirdiği bir ziyaretle aniden Suriye politikasını değiştirmesinin basit bir açıklaması olmalı diye düşünenler olduğu gibi, bunu derin ve karmaşık bulanlar da vardır. Oysa rahatlıkla söylenebilecek tek şey, Erdoğan’ın Suriye politikasının iflas ettiğini kabul etmeyip Türkiye’de sergilediği o kibirli halinin Moskova’da beş para etmediğini anlamasıdır. Çıkışta, öğretmeninden azar işiten bir öğrenci pozisyonunu andıran haliyle kameralara sadece geveledi denilebilir. AKP’nin bütün gücüyle yüklendiği Suriye savaşında elde sıfır bile bırakmayıp eksilere düştüğü bir dönemde Erdoğan’ın bu ani dönüşünün sebepleri ne olabilir? Biriken birçok sebep olabileceği gibi bu “çark etme” için ileri sürülen genel kanaatler şu yöndedir:
Yalnız kalma korkusu
Birincisi; Erdoğan’a rol verip “önden buyur” diyen bütün tarafların Suriye politikasında değişikliğe gittikleri bir süreçte AKP’nin kendi eliyle yarattığı ve kontrol edilemez boyuta getirdiği cihatçı terörle baş başa kalacağı endişesi önemli bir sebeptir. Çünkü Erdoğan, Suriye’ye karşı cihatçı gruplara sınırsız destek verirken bu projenin yarım kalacağını ve Türkiye topraklarını mesken edinen onca cihatçı birikimin kendi elinde patlayacağını hesap edemedi. Sadece bu “mücahitlerin” Suriye yönetimini devirip “iktidarcıklar” kuracaklarını ve bu iktidarcıkları da kendisinin belirlemeye devam edeceğini hesapladı. AKP açısından yeni Osmanlıcılık hayalleri yıkıma uğradıkça, asgari düzeyde de olsa illaki gerçekleştirme hırsından dolayı bu cihatçı gruplarla kurulan ilişkinin kontrolsüzlüğü de başlı başına bir sorun haline gelmiş durumdadır. Bu yüzden bütün bunların faturasını en ağır ödeyecek olan ülkenin Türkiye olduğu açıktır. Erdoğan bu faturanın ağırlığını tek başına taşıma riskiyle karşı karşıya kalacağını bildiği için müttefikleriyle yükü paylaşma umudunu yitirmemek adına “Esad’lı çözüm” korosuna cebren dahil oldu denilebilir.
İkinci olarak, Almanya’dan başlayan ve Fransa’yla devam eden; “geçiş sürecinde Esad çözümün bir parçası olmalıdır” biçiminde tezahür eden Suriye politikasındaki dümen kırmanın Erdoğan üzerinde yarattığı hayal kırıklığı ve çaresizlik hali etkendir. AKP elbette ki bu durumda tek başına “Esed’le zinhar olmaz” inadını sürdüremezdi. Belli olan şu ki, bugüne kadar gözünü karartıp hesapsızca Suriye bataklığına daldığı gibi, yine aynı hesapsızlık ve gözü karalıkla; “ben Esed’i yıkıp Emevi Camii’nde namaz kılana kadar durmam!” diyemeyecek kadar yalnızlaşmıştı. Bu durumda Erdoğan’a tek şey düşer, o da tez zamanda çark etmektir…
Bu çark etmenin yalnız kalma korkusundan mı, yoksa Suriye karşıtı küresel ittifakın “birlikte yürüdük, birlikte mola veririz” mutabakatından mı kaynaklandığı konusu irdelenmeye muhtaçtır. Ancak özellikle Arap basınında ağırlık kazanan görüş, Erdoğan’ın kendi eliyle yarattığı tehlikeyle baş başa kalma korkusu ve eninde sonunda ödemek zorunda kalacağı ağır bedeller konusunun ağır bastığı yönündedir.
Putin ne dedi de Erdoğan’ın dili dolandı?
Bu arada Putin’in Erdoğan’ı hangi argümanlarla “ikna ettiği” ve çıkışta ahkam kesen lider pozisyonuyla birlikte Türkçesini de unutturan hangi yaşanmışlığın o cümleleri kurdurduğu merak konusudur. Buna dair ağırlık kazanan bir ihtimal, Putin’in doğalgaz kozu olabilir. Bu konuda Rusya’nın Türkiye’yi adeta cezalandırdığı Güney Akım projesindeki ataklarını hatırlayalım.
Rusya, 2006 yılında güney istikametinde en iyi ortak ve müşteri ilan ettiği Türkiye’yi 2010 yılında Güney Akım transit doğalgaz boru hattını projesinde bir çırpıda çizmişti. Türkiye yerine Bulgaristan-Sırbistan hattını tercih ettiğini ilan eden Rusya bu hamleyle, ABD’nin kendisine karşı geliştirdiği NABUCCO projesinde oynadığı rolden dolayı Türkiye’yi adeta cezalandırmıştı. Ancak daha sonra bu proje fazla maliyetli olduğu gerekçesiyle iptal edildi. Lakin Rusya’nın geçmişteki bu restinden anlaşıldığı üzere Türkiye’yi cezalandırma yöntemlerini uygulayan bir ülke olarak bu günlerde yine doğalgaz boru hattı restini çekmiş olma ihtimali göz ardı edilemez. Zira şu anda Rusya’nın Türkiye ile Mavi Akım-2 projesi devam etmektedir. Putin Güney Akım Boru Hattı Projesi’ni bir çırpıda bitirip, bunun yerine Türkiye’ye uzanacak 63 milyar metreküplük yeni bir boru hattı olan Mavi Akım-2 projesini açıklarken, aynı şok edici hamlelerini sürdürmüş oldu. Güney Akım’ın yerine inşa edilecek ve Rusya’dan başlayıp Türkiye’nin Yunanistan sınırında son bulacak olan bu projeyle Rusya, hem Türkiye üzerinden Avrupa’ya mesaj verdi, hem de deyim yerindeyse AKP’yi pohpohladı. Nitekim AKP tarafından bu proje; “Türkiye’nin AB içinde stratejik önemini arttıran bir hamle” olarak sunuldu. Geçtiğimiz yıl Putin’in Ankara ziyaretiyle gündeme gelen bu proje hala ortada durmaktadır ve bir restleşme konusu haline gelmiş olabilir. Zira Rusya gazına yüzde 60 oranında bağımlı olan Türkiye için Rusya’nın doğalgaz restinin her konuda caydırıcı etkisi olabileceği ihtimali göz ardı edilemez.
Cihatçılarla baş başa kalıp mahkemeye düşmek
Üçüncü konu da Türkiye’nin cihatçılara verdiği destek ve Çeçen cihatçılar sorunudur. Türkiye’nin başta ABD olmak üzere, adı “Suriye dostları grubu” olan ittifakın bilgisi dahilinde sınırlarını cihatçılara açtığı biliniyor. Ancak elini ateşe sürmeyip uzaktan savaşı yöneten bu müttefiklerin, kendini Suriye ateşinin içine atan Türkiye’yi her an bir başına bırakabileceklerini daha önce gösterdiler. Nitekim ABD ve Batı’nın IŞİD’i “bütün dünya için en büyük tehdit” olarak ilan etmeleriyle birlikte Türkiye’nin cihatçılara verdiği destek dış basında yer almaya başladı. ABD basını Türkiye’nin cihatçılara verdiği silah ve lojistik destekleri gündem yaparak konuyu, neredeyse “uluslararası mahkemelerde yargılanmasını” talep edecek boyutlara taşıdı. Nitekim Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından, Türkiye hakkında inceleme başlatılması adımı bundan sonra geldi.
Her ne kadar Türkiye’nin cihatçılara verdiği destek biliniyor olsa da, arkasında bilgi-belge bırakmadığını düşünen Türkiye, bütün suçlamaları kulak arkası ederek bu desteği devam ettirdi ve hala aynı düzeyde sürdürüyor. Silah dolusu TIR’larla ilgili belgelerin ciddi sıkıntıya yol açacağı bilindiği için olağanüstü bir çabayla herhangi bir delil oluşturulmasını engellemek için aleni müdahalede bulunulması bundandır. Lakin Erdoğan’ın aklına gelmeyen şey, Rusya’nın elinde deliller olabileceğidir. Hatırlayalım; Suriye’ye askeri müdahalenin gerekçesi olarak Birleşmiş Milletler’e (BM) getirilen Doğu Guta kimyasal saldırısıyla ilgili argümanları anında çürütüp geri püskürten Rusya’dır. Rusya’nın BM’ye sunduğu deliller ışığında bu kimyasal saldırıyı muhaliflerin gerçekleştirdiğine dair “kanaatler” güçlendi. Nitekim sonradan böyle olduğu da ortaya çıktı. Basına yansıyanlardan anlaşıldığı kadarıyla kimyasal saldırıyla ilgili Rusya tarafından BM’ye sunulan somut deliller, cihatçı hareketlerine dair uydudan çekilmiş fotoğraflardır. Türkiye sınırlarındaki silah ve cihatçı transferine dönük hareketliliğe ait uydu görüntülerinin Putin’in elinde olduğunu tahmin etmek zor değildir. Türkiye aleyhindeki bu deliller, Putin’in kozu olabilir.
Çeçen cihatçılar meselesi
Bir diğeri de Çeçen cihatçıların Türkiye topraklarında eğitilip silahlandırılarak Suriye cihadına gönderilmesi meselesidir. Rusya ve Çin’in yakından izledikleri Uygur Türkleri, Çeçen, Özbek, Tacik vb. cihatçılardan dolayı AKP’yi suçlayacak bilgi ve belge topladıkları tahmin ediliyor. Örneğin Çin, Uygur Türklerine sahte pasaport düzenleyen 10 TC vatandaşını tutukladığında, Türkiye’yi bu açıdan takibe aldığının mesajını vermiş oldu. Özellikle Doğu Türkistan İslam Partisi konusunda Çin’in kendisiyle doğrudan ilişkisi olan bir cihatçı örgütlenmeyi de izliyordu. Arap basınında Rusya ve Çin’in başını ağrıtacak bu grup için; “Erdoğan’ın Angimasyunları” (ölüm mangaları) başlıkları atıldı. Hatırlanacağı üzere Fetih Ordusu’nun Cisril Şuğur’u ele geçirmesinde ortaya çıkan ve özellikle Türkiye’deki İslamcı medya tarafından öne çıkarılan Doğu Türkistan İslam Partisi, gündem oldu. Bundan sonra dikkatler, Çin’den başlayıp, Rusya’nın arka bahçesinden toplanan Çeçen, Tacik, Özbek ve Uygur cihatçılarına yöneldi. Kendi ülkeleri için potansiyel tehdit haline gelen bu cihatçı gruplardan dolayı hem Rusya hem de Çin’i harekete geçirici bir sebep olarak AKP’nin bu “düşmanca” tutumu gösterilebilir. Belki de Ruya’nın elindeki delillerle uluslararası mahkemelerde Erdoğan’ın yargılanmasına karşı garanti vermiş olabileceği de akla gelmiyor değil.
Rusya’nın AKP eliyle büyütülen bu potansiyel ile ilgili ciddi kaygıları olduğu açıktır. Ve her ne kadar Çin, “Suriye’nin içişlerine müdahale etmeyi düşünmüyoruz” dese de, Suriye’de büyütülen ve kendisi için tehdit haline gelebileceği açık olan cihatçı Uygur Türkleri sorunu, öyle ya da böyle mutlak surette çözülmesi gereken bir problem olarak önünde duruyor. Doğrudan olmasa bile, Çin’in cihatçıların Suriye’den geri dönüşlerine dair bir hamle hazırlığı mutlaka vardır. Gidişata göre Çin’in bu sebepten dolayı Suriye sahasına fiili müdahalesi de beklenebilir.
Rusya sahaya inerken ABD’yi kendi silahıyla vurdu: IŞİD’e karşı savaş…
ABD Suriye ve Irak’a fiil müdahalenin gerekçesi olarak IŞİD’i öne çıkarırken, çok abartılı ve aslında pek kimseye samimi gelmeyen bir söylem kullandı; “IŞİD bütün dünya için en büyük tehdittir ve derhal durdurulmalıdır!” Ama ABD’nin gerçekten IŞİD’i yok etmek ya da durdurmak gibi bir programı olmadığı bilinen bir şeydir. Bunun böyle olduğunun göstergeleri nelerdir diye bakacak olursak; Birincisi, IŞİD’in ABD işgali altındaki Irak topraklarında doğduğu, Suriye’ye Nusra Cephesi koluyla girdiği ve başta Nusra Cephesi olmak üzere adı ne olursa olsun Suriye’deki cihatçı grupların hemen hepsinin IŞİD gibi El Kaide ve Müslüman Kardeşler’in bağrından çıktıkları gerçeği ortadayken, ABD ve müttefikleri IŞİD’i durdurmak için kılını kıpırdatmadılar ve bir canavara dönüşmesini adeta beklediler.
İkincisi; ABD sözde IŞİD’e karşı koalisyon oluşturdu. Ama bu koalisyon, başından itibaren Suriye’nin üzerine IŞİD ve yavrusu Nusra Cephesi gibi El Kaideci unsurları destekleyenlerden oluşturuldu. Yani “IŞİD ve türevlerini var edenlerin IŞİD’e karşı savaşı” söz konusudur. Elbette ki bu koalisyonun IŞİD’i bitirmek gibi bir hedefi olmadığı açıktır. Nitekim 40’a yakın ülkenin güç birliği ile sözde IŞİD’e karşı yürütülen savaş bir yılını tamamladı, ama IŞİD ne ortadan kalktı ne de geriletildi. Ve hala aynı koalisyon tarafından sürekli olarak IŞİD tehlikesi dile getirilmektedir. Özellikle ABD’nin 9 ay sonra açıkladığı IŞİD’e karşı savaşın maliyeti tablosundan bunu daha net görebiliyoruz. Beyaz Saray’ın açıkladığı rakamlara göre IŞİD’e karşı 9 ayda yapılan hava operasyonlarının günlük maliyeti 5 milyon dolardır ve bu süre boyunca 6 bin 200 hava operasyonu gerçekleşmiştir. Eğer bomboş çölleri bombalamadılarsa, her operasyonda en az bir hedef vurulmuş olsa, IŞİD’in en az 6 bin mevzisini kaybetmiş olması lazımdı ki, bu gidişle IŞİD şimdiye kadar bitirilmese bile, en azından hala en büyük tehdit olarak ABD’nin diline dolayamayacağı kadar geriletilmiş olurdu. Ama ABD medyasının da rapor ettiğine bakılırsa bu süre içerisinde Pentagon’un açıkladığı “IŞİD’e karşı başarılar” hanesinde sadece üç şey yer almıştır. Birincisi Irak ordusuna verilen destekle Irak’ta vurulan IŞİD hedefleri, ikincisi YPG’ye verilen destekle “Kobane’nin IŞİD’ten kurtarılması” ve üçüncüsü de sözde IŞİD’in kasası olan Ebu Seyyaf’ın öldürülerek karısının tutuklanması!… IŞİD’i bitirmeye niyet eden ve bunu fazlaca abartarak  propaganda eden ABD için bu “başarılar” her şeyi açıklıyor. ABD IŞİD’i sadece gerekçe olarak öne sürüyor ve Rusya da tam olarak ABD’nin bu gerekçesini eline alıp büktü ve ABD’ye karşı kullandı; “Madem ki IŞİD’i bitirmek istiyorsunuz, hem ben de varım, hem de bu iş Esad’sız olmaz!..” tavrını koyarak, fiilen Suriye sahasına bu gerekçeyle indi.
Her ülkenin kendine göre “IŞİD’e karşı savaş” formatı farklıdır
Batı ülkelerinin sırayla Esad’lı çözüm ve IŞİD’e karşı mücadele açıklamaları oldu. Bu ülkelerin her biri IŞİD’e karşı savaş şablonunu kendi içerikleriyle doldurmaktadır. Bu yüzden özellikle Batı için “Esad’ın muhatap alınması” noktasına varan tutum alışların arkasındaki kendi gerekçeleri, “acilen” siyasi çözüm sürecine geçilmesi taleplerini beraberinde getirdi. Baştan söyleyelim ki, Batı için bu süreç gerçek anlamda aciliyet gerektirmektedir, çünkü mülteci krizinden dolayı içine düştükleri kaygı düzeyi, acil önlem almayı gerektirecek kadar yüksektir. Her şeyden önce artan  mülteci krizinin yine Suriye’ye müdahalenin bir gerekçesi haline getirildiğinin ve bu krizi araçsallaştıranların başında Türkiye’nin yer aldığının altını çizelim. Türkiye hep ısrarla dile getirdiği Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge konusunda da  mülteci kartını öne sürdü. Başbakan Başdanışmanı Dr. Murtaza Yetiş, mülteci sorunun çözümü için şunları söyledi: “Türkiye’nin baştan beri bahsettiği gibi içeride güvenli bölge oluşturmamız gerekir… Orada yaşanabilir alanlar oluşturmak suretiyle yeni yaşam alanlarının oluşturulması gerekir.”[1] Keza Davutoğlu da “güvenli bölgede, her biri 100’er bin mülteciyi barındıracak 4 kent kurma” hayallerini sundu. Burada mültecilerin dramı üzerinden birtakım hesaplar yapıldığı ve planlı bir şekilde AB ülkelerine doğru mültecilerin yönlendirildiği şüphesi de vardır. AKP’nin bu insanlık dramı üzerinden Esad üzerinde baskıyı arttırmayı hedeflediğini, kapılarına dayanan mülteci krizinden dolayı AB ülkelerinin de “mülteci sorunu Esad giderse çözülür” yönündeki baskılarını arttırdığını gözlemledik. Ancak bilerek ve isteyerek yaratılan bu krizin ters teptiğini görüyoruz.
Batı için mülteci krizinin yarattığı bambaşka kaygılar vardır. AB ülkelerinin mültecilerin yaratacağı sosyal ve ekonomik krizin yanı sıra, mülteci adı altında cihatçı akışından son derece kaygı duydukları açıktır. Bir zamanlar Türkiye, sınırlarını cihatçı geçişlerine açık tuttuğu için kendisine yönelen eleştirilere karşı “sınırdan geçenlerin hacı mı cihatçı mı olduğunu biz bilemeyiz” savunması yapmıştı. Ama gerçekten sınırlar denetlenmek istenseydi, hacı ile cihatçı ayırt edilemez değildir. Fakat Avrupa için bu mülteci akınında geçiş yapanların “mülteci mi cihatçı mı” olduğunun ayırt edilmesi o kadar kolay değildir. Nitekim daha birkaç ay önce Libya’dan Avrupa ülkelerine “mülteci kılığında el Kaidecilerin yoğun geçiş yaptıklarına” dair bilgiler basında yer almıştı. Libya hükümetine güvenlik danışmanlığı yapan Abdül Beşit Harun, IŞİD militanlarının göçmen tekneleri üzerinde hakimiyet kurduklarını, “örgütün aynı zamanda militanlarını Avrupa ülkelerine sokmak için de kaçak göçmen teknelerini kullandığını”[2] söyledi. Bunun üzerine AB de mültecilerin denizin ortasında vurulacaklarını açıkladı. “Fransa, İngiltere, İspanya ve Litvanya’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sunmaya hazırlandığı taslak, İtalya komutasında 10 AB ülkesinin askeri bir ittifak hazırlayarak, Libya’dan kalkan göçmen teknelerinin önceden tespit edilip vurulmasını öngörüyordu.”[3] Libya cihatçılarının Batı’ya geri dönüşlerinden kaygılı olan Avrupa ülkeleri, şimdi de yoğun olarak Suriye’den mülteci akınıyla birlikte “cihatçı mültecilerin” olabileceği kaygısına kapılmış durumdadır. Bunun için acilen siyasi çözüm ve mülteci sorununa da acil çözüm atağı için harekete geçtiler.
ABD’nin IŞİD’e karşı savaşının anlamı ise, “sol gösterip sağ vurmak” gibi bir şeydir; asıl hedefi IŞİD değil, Suriye yönetimidir. Niyet, IŞİD’i bahane edip silahlı muhalifleri hem daha çok silahlandırmak, hem de ortada bir “IŞİD tehdidi” olduğu gerekçesiyle “muhalif grupları” aleni destekleyerek Suriye yönetiminin üzerine salmaktır. Eğit donat projeleri de bu kurguyla geliştirildi. Bunun gayet farkında olan ve Suriye üzerinden kendi çıkarlarına dönük yürütülen bu savaşa Rusya tam zamanında müdahale etti denilebilir.
Öte yandan Rusya’nın Suriye savaşına dahil olmasının en fazla ABD’yi ve Türkiye’yi kaygılandırdığını görmekteyiz. Çünkü ABD çok iyi biliyor ki Rusya’nın hedefinde sadece IŞİD değil, IŞİD ve türevi olan bütün silahlı gruplar olacaktı. Nitekim Rusya’nın hava operasyonları ilk gün Humus’un kuzeyini hedef aldı, sonra bunu Hama, İdlib ve Halep izledi. Yani ilk hedef Nusra cephesi’nin başını çektiği Fetih ordusu oldu. Bu Fetih ordusu bileşenleri içinde Çeçen cihatçıların olduğu biliniyor. İkinci günü IŞİD hedeflerini vurdu. Ama “Rusya’nın IŞİD’i hedef almadığı” yönünde ABD’den sesler yükselmeye başladı. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Rusya’nın Suriye’de muhtemelen IŞİD güçlerinin bulunmadığı alanlara hava saldırısı yapmış göründüğünü söyledi. Sonra “bir yetkili” Rusya’nın IŞİD’i değil, ÖSO’yu vurduğunu söyledi, ardından “Tevhid ve Cihad” grubunun hedef alındığı dillendirildi. Kafkasya’dan Suriye’ye gelen cihatçılardan oluşan “Çeyşul Muhacirin ve el-Ensar grubu” ile çoğunluğunu Tacik ve Özbek cihatçıların oluşturduğu “Tevhid ve Cihad” grubu’nun Fetih ordusu içinde olduğu ve Rusya uçaklarının hedefindeki Hama-Humus-İdlib-Halep  bölgesinde bulundukları doğrudur. Ama aslında IŞİD hedef aldığında da bu durumun ABD’yi yine memnun etmeyeceği ve hatta sadece kaygılandıracağı açıktır. Zira Halep’in doğusundaki Kveyris hava alanı IŞİD’den arındırıldı, ardından Haseke ve Rakka’da IŞİD’e ağır kayıplar verdirildi. Ama ABD “memnuniyetini” açıklamadı!..
Ve Türkiye… Başı en fazla belada olan ülke…
Bütün Ortadoğu halkları Suriye’de yaktığı ateşten dolayı Türkiye’den, başı en fazla belada olan ülke olarak söz ediyorlar. Iraklı siyasi analist Jassem al-Musawi daha IŞİD’in Suriye’de göründüğü ilk günlerde 13 Mayıs 2013’te Irak’ta katıldığı bir televizyon programında Türkiye için şunları söylemişti: “Erdoğan büyük bir felaketin içine girdi ve terörist gruplar için coğrafi ortamlar yaratmakla halkını da kendi felaketinin içine soktu. Şimdi kendi evine bu çatışmaların taşınacağı kaygısıyla yaşayacak. İstihbaratçıları da artık Suriye’den daha çok kendi ülkelerinde teröre karşı istihbarat toplamakla meşgul olacaklar.”[4]
Lübnan Üniversitesinden Muhammed Nureddin’e göre Türkiye’nin çark etmesindeki birinci sebep, Suriye’de yükselen terörün Türkiye için ciddi bir tehdit yaratmaya başlayacağı gerçeğinin açığa çıkmış olmasıdır. Erdoğan’ın Moskova’da Putin’le görüştükten sonra Esad’lı çözüme nasıl ikna olduğu konusunu irdeleyen birçok Arap analistten biri olan Muhammed Nureddin, “Eğer Türkiye, Suriye’nin savaşına bu kadar dahil olup silahlı muhalifleri desteklemeseydi, sınırlarında ne bir kurşun sesi duyardı, ne bir mülteciyle uğraşırdı ne de eknomisinden bir liralık kayıp yaşardı” değerlendirmesini yapıyor ve şimdi terörü hasat etme zamanı dediği Türkiye için şunları söylüyor: “Türkiye Suriye’ye ihraç ettiği savaşın geri dönüş ile karşı karşıyadır. Suriye’de ektiğini şimdi biçme zamanı.  Türkiye’de özgürce dolaşan silahlı savaşçıların Türkiye’den Suriye’ye gidişi olduğu gibi dönüşü de olacaktır.”[5]
Erdoğan’ın Suriye politikasının iflası ve bu hesapsız politikanın Türkiye’ye  geri dönüşünün bir felaket olacağı bütün Arapların dilindedir. Rusya’nın Suriye sahasına girmesinden önce de AKP’nin başta Hatay olmak üzere sınır kentlerde var ettiği cihatçı merkezler ile sınır hattı boyunca emirliğini kuran Nusra ve ittifakındaki cihatçıların her an patlamaya hazır bir bomba olarak durdukları zaten biliniyor. Suriye ordusu tarafından her sıkıştırıldıklarında yönelecekleri coğrafyanın Türkiye toprakları olduğu da açıktır. Ancak şu an Rusya’nın Suriye ordusuyla birlikte hava operasyonları başlattıkları ilk iki günde Hatay sınırındaki İdlib’te cihatçıların karargahlarını taşımaya başladıkları duyuruldu. Şu an bile hezimete uğrayarak geri çekilmeye başlayan bu “komşu” cihatçılar, hava destekli kara harekatının başlamasıyla birlikte, çekilecekleri herhangi bir yer olmadığı için ilk sığınacakları bölgenin Hatay olma ihtimali yüksektir. Zira Keseb saldırısında benzerine tanık olmuştuk. Suriye ordusunun operasyonu karşısında çözülen binlerce cihatçının soluğu Hatay-Yayladağı’nda aldıklarını hatırlarsak, şimdi de benzer bir akışın İdlib’ten Hatay’a olmayacağını kimse söyleyemez.
Uzun zamandır kapıda bekleyen bu tehlikenin müsebbibi olan Erdoğan, Suriye bataklığını unutturmak ve felaketin görünür hale gelmesini ötelemek için pervasızca kendi savaş konseptini hayta geçirdi ve özellikle Kürt halkına karşı  topyekun savaşını başlattı. Ama Erdoğan’ın yeni Osmanlıcı hayalleri uğruna faciaya dönüşen Suriye politikasının faturasının bu ülke halkalarına  ağır geleceği ve belki de Türkiye’nin artık Suriyeleşeceği ihtimali dikkate alınmalıdır. Bu noktada elbette ki kılavuz Suriye halklarının direnişi olacaktır. Putin’in dile getirdiği ama aslında herkesin bildiği, kimilerinin bilip de sustuğu bir gerçeğin altını çizelim ki, IŞİD’e karşı direnen Suriye ordusu ve YPG’dir. Bu direnişlerin de tarihsel bir önemi olduğu ortadadır.
Son olarak, Suriye’de Rusya hamlesi şimdilik ABD ittifakını mat etmiş durumdadır. Öyle görünüyor ki, Obama’nın  buna karşı kısa vadede hamle yapacak mecali yoktur. Çünkü Rusya’nın zamanlaması da önemlidir. Bu zamanlama, ABD öncülüğündeki koalisyonun çözülmeye başlamasıyla doğrudan ilintilidir. Suriye’ye karşı 62 ülke ile başlayan  ortaklık, şu anda uluslararası koalisyonda 40 ülke ile devam etmektedir. Arap analistlere göre bu da yakında parçalanacak gibi duruyor. Koalisyondaki çoğunluk çekilmek istiyor, geriye kalanlar ise bu ittifakı süresiz uzatmak niyetinde değil. Geriye BOP’un eş başkanı Erdoğan kalıyor ki, O da Putin’e sadece “üzüntülerini” iletebilir!..
Dipnotlar:
[1] Yeni şafak, 28 Eylül 2015. http://www.yenisafak.com/hayat/avrupa-medeniyeti-algisi-coktu-2312156
[2] Bkz. Sabah, 18 Mayıs 2015. http://www.sabah.com.tr/dunya/2015/05/18/isid-gocmen-kiliginda-avrupaya-siziyor
[3] Bkz Haber Türk, 11 Mayıs 2015. http://www.haberturk.com/dunya/haber/1076835-ab-ulkeleri-gocmen-teknelerini-vuracak
[4] Al-Alam, 13 Mayıs 2013. http://www.alalam.ir/news/1473838
[5] Muhammed Nureddin, “İflas el siyaset el-Turkiya fi Suriya”, Tawabitna . http://www.thawabitna1.com/Article/article16-09-12/8096.htm

Thursday, October 1, 2015

'Moskova kaybetmeyi göze alamayacağı bir savaşa girdi'

Independent gazetesinde bugün Patrick Cockburn'ün Rusya'nın Suriye'de başlattığı hava operasyonlarıyla ilgili bir analiz yer alıyor. Rusların vurduğu hedeflerle ilgili tartışmaya değinen Cockburn, Ruslaın IŞİD ve El Nusra mevzilerini bombaladığını yazıyor. Özgür Suriye Ordusu'na ait Talbise kentinin bombalanmasıyla ilgili olarak ise kentin son 2 yıldır El Nusra tarafından yönetildiğini bildiriyor.
"Moskova kaybetmeyi göze alamayacağı bir savaşa girdi" başlıklı yazıda şu ifadeler yer alıyor:
"Rusya'nın Suriye'de bombardımana başlaması, oradaki iç savaşı dönüştürüyor. Bu Rusya ve ABD'nin çatışmanın yanında değil ortasında, ana sahnede olacakları anlamına geliyor. Savaşa tamamen dahil olmaları çatışmayı daha erken sonlandırabilir çünkü bu durumda Washington ve Moskova'nın yerle müttefikleri üzerindeki kontrolü artacaktır."
"Rusya'nın hükümet güçlerine askeri desteği, Şam'ın muhtemelen askeri olarak kaybetmeyeceğini; IŞİD ve El Kaide klonu grupların ise muhtemelen kazanamayacağını gösteriyor. Bu illa da Devlet Başkanı Beşar Esad'ın kalacağı anlamına gelmiyor. Ama Suriye devleti, özellikle de Suriye ordusu; Irak'ta 2003'te Saddam'ın devrilmesinden sonra devletin çökmesi deneyiminin aksine, var olmaya devam edecek."
"Amerika'nın ilk tepkisi Rusların söyledikleri gibi IŞİD'i bombalamadığı oldu. Henüz bombalanan yerlerin tam listesi yok ancak Ruslar hem IŞİD hem de El Kaide bağlantılı El Nusra'yı bombalamışa benziyor."
"Hedeflerden birinin Humus'taki Talbise kenti olduğu anlaşılıyor. Özgür Suriye Ordusu'nun 2 yıl önce yönettiği bu şehir, son 2 yıldır El Nusra ve ona bağlı radikal gruplar tarafından yönetiliyor."

'Operasyonların sertliği durumu etkileyebilir'

Analiz şu ifadelerle devam ediyor:
"ABD'nin eski Şam büyükelçisi Robert Fors, 'ılımlı' muhaliflerin bir yıldan fazla süredir önemsiz hale geldiğini ve IŞİD, El Nusra ve Ahrar el Şam gibi grupların muhalif bölgelerde güçlendiğini itiraf etmişti."
"Ruslar Halep'in kuzeyinde, Hama, Humus ve Şam'da IŞİD'in kontrolündeki mevzileri vuracağa benziyor. Hava operasyonlarının sertliği çok şeyi etkileyebilir."
"ABD öncülüğündeki koalisyon Irak'ta 4.122 IŞİD hedefini, Suriye'de ise 2.362 IŞİD mevzisini vurmuştu. Ancak Bu hava operasyonları örgütün 17 Mayıs'ta Irak'ta Ramadi'yi; 22 Mayıs'ta da Suriye'de Palmyra'yı ele geçirmesi engellememişti."
"Rus operasyonları bu büyüklükte olmayacak. Ancak iyi yürütülen kara kuvvetleri ile koordineli hava operasyonları IŞİD'e karşı işe yarayabilir. Tıpkı Kobani ve Haseke'de YPG'nin (Halk Savunma Birlikleri) kanıtladığı gibi."
"Ruslar Bağdat'ta geçen hafta kurulan ve Rusya, İran ve Irak tarafından yönetilen istihbarat servisi ile çalışıyorlar. Rusya öncelikle Sünni güçlere (Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, körfez monarkları) Şii güçleri (İran, Irak, Lübnan Hizbullahı) destekliyor."
"Peki Suriye'deki yerel ve uluslararası aktörler Rusya'nın askeri müdahalesine nasıl tepki verecek? Söz konusu meseledeki çıkar çatışmalarının karmaşıklığı düşünülürse, bunu öngörmek neredeyse imkansız."
"Suriye krizi Rusya'ya yeniden ABD'ye meydan okuyan ve Sovyetler Birliği kadar olmasa da büyük güç olma imkanı tanıdı. Savaşa giren Moskova bu savaşı kazanmalı, aksi takdirde yeni statüsünü kaybedecektir."

Monday, September 28, 2015

O BAYRAĞIN NE ALINDA NE DE KIZILINDA BİZİM KANIMIZ VAR SAYIN FİGEN YÜKSEKDAĞ

Devrimci Karadeniz  
O BAYRAĞIN NE ALINDA NE DE KIZILINDA BİZİM KANIMIZ VAR SAYIN FİGEN YÜKSEKDAĞ 

O BAYRAĞIN NE ALINDA NE DE KIZILINDA BİZİM KANIMIZ VAR SAYIN FİGEN YÜKSEKDAĞ
Tamer Çilingir
HDP’nin içinde bulunduğu koşullar açıktır.  HDP’nin parlamenter mücadeleyle Kürt sorununa çözüm arayışı da, bu mücadele içerisinde kimi zaman bazı hassasiyetlere karşı temkinli yaklaşımları da anlaşılırdır.
Kürt kanına susamış haramilerin; ırkçı faşist çeteleri aracılığıyla linçler yaptığı, Kürtlere ait ev, işyeri, dükkan ne varsa yakılıp yıkıldığına tanığız. Ve 100 yıldır yaşanan katliamların, soykırımların müsebbibi devletin bugün tüm bunları bir avuç faşist aracılığıyla yaptığını söylemek ise yeterli değildir. Evet soykırımlar, katliamlar bir avuç ırkçı faşist çetenin öncülüğünde ama sadece bu bir avuç insanla gerçekleştirilmemiştir.
Bu çeteler kendilerine verilen rolleri gerçekleştirirken, ‘‘vurun…‘‘ dediklerinde onlarla birlikte vuran, ‘‘yakın…‘‘ dediklerinde onlarla birlikte yakan,  ‘‘öldürün…‘‘ dediklerinde onlarla birlikte öldürenlerin arasında ne acıdır ki, her ulustan işçi, köylü, emekçi de vardır. Kuşkusuz bu her ulustan işçi, köylü, emekçi yaptıklarını Türklük ve Müslümanlık adına yaptıklarını savunmuştur.
Ya bu tür saldırılar olurken oraya toplanıp alkış tutanlar, Türk bayrakları sallayan, ‘‘Allahu Ekber‘‘ nidaları atanlar?
Peki ya alkış tutmayan ama olan biteni izleyenler?
Ya olan bitene alkış tutmayan, Türk bayrakları da sallamayan, ‘‘Allahu Ekber‘‘ nidaları atmayan, olan biteni de izlemeyip, oradan uzaklaşanlar?
Bu tablonun sorumlusu, yüzyıldır bu topraklarda kanla, alınteri sömürüsüyle beslenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir; bu devletin sahipleridir.
Yalanlarla kandırdıkları, vatan-millet söylemleriyle büyüttükleri ırkçılıkla ve dini duygularını sömürdükleri kitleler bir yandan da ekonomik olarak düzenin kölesi durumundadır.
İşte Kürt ulusunun özgürlük mücadelesinin karşısına kimi zaman sokak linçlerinde kimi zaman silah elde Türk ordusu saflarında dikilenler bu insanlardır.
Onları bu bataklıktan kurtaracak olan elbetteki aydın, ilerici, devrimci fikirler ve bunun için yürütülecek mücadeledir.
Ve en önemlisi de resmi tarihin yalanlarının teşhirinin bu mücadelenin en önemli parçası olduğu açıkken, Kürt ulusuna önderlik eden siyasi temsilcilerin son dönemde aksi bir tutum içinde olduğuna tanığız. Abdullah Öcalan ile başlayan, Bese Hozat ile, Mustafa Karasu, Cemil Bayık ile devam eden TC devletinin kuruluşuna ilişkin övgü dolu sözler, ilk meclise yüklenen ‘devrimci‘ misyonlar, gelen eleştiriler karşısında ‘‘yanlış anlaşıldı; öyle denmek istenmedi‘‘ şeklinde yanıtlanmıştı.
Şimdi ise önce Selahattin Demirtaş, ardından Figen Yüksekdağ’ın sarfettiği sözler, adeta resmi tarihin yalanlarına Kürtler cephesinden desteği ifade ediyor.

‘‘Kürtler, binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir. 1071’de Alparslan Malazgirt’e gelmeden önce de Kürtler burada vardı. O zamanlar da Kürt beyliklerinden destek alınarak Anadolu’nun kapıları açıldı. Kürtlerle ittifak yaparak bunu başardılar. Şimdi Türk halkı bu ittifakı, işbirliğini unutarak nasıl kardeşliği sağlayacak? 1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda, Çanakkale’de, Antep’te, Adana’da kim beraber savaştı? Kim göğsünü düşmana karşı beraber siper etti?  Kürtler de Türkler de vardı. Madem vatanı ortak vatan yaptık. Madem beraber mücadele ettik, madem bu vatanın her karış toprağında bizler kanımızı ortak döktük, o halde eşit yaşamanın kime nasıl bir zararı olabilir.” diyor Selahattin Demirtaş.
KURTULUŞ SAVAŞI KOCAMAN BİR YALANDIR SAYIN SELAHATTİN DEMİRTAŞ
Mustafa Kemal ve arkadaşları, Karadeniz’de yerel çetelerle birlikte, 200 bin kişinin canına, 1 milyon 250 bin Rum’un mübadele ile sürgün edilmesine yol açacak Pontos Rum soykırımını gerçekleştirdiler sayın Selahattin Demirtas. Sözlerinizde bahsettiğiniz  ‘‘…1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda ‘‘ bugün Kürt ulusunun da yaşadıklarını yaşıyordu Pontoslu Rumlar. Ortak vatan yaptık diye övündüğünüz  bizim kanlarımız dökülerek, canlarımız alınarak kurulan ‘vatan’dır. Siz nasıl böyle bir şey için övünebilirsiniz?
Pontos Rum Soykırımı 1894’de başlayıp, 1915’den sonra 1,5 milyon Ermeniyi ve 250 bin Süryaniyi, 150 bin Pontos Rum’unu da kapsayan, 1919’dan 1923’e kadar 200 bin Rumla birlikte 353 bin Pontoslu Rum’un ve 800 bin Kücük Asya Rumunun katline sebep olan Hristiyan Soykırımı’nın son evresidir.
Bu tarihle övünecek en son kişi siz olmalıydınız sayın Demirtaş.

Figen Yüsekdağ ise; ‘‘O bayrağın alında kızılında Kürdün, Türkün, Lazın, Çerkezin kanı var. O bayrağın kızılı oradan gelmiş. Kızılını gölgesini Türkçülüklerine faşizmlerine alet etmeye kalkmasınlar. Biz buna itiraz ediyoruz, ederiz. O bayrakta Kürdün kanı var Türkün olduğu kadar. Arabın Lazın Pomağın Gürcünün, Türkiye’nin bugünkü birliğini oluşturan bütün halkların kanı var. Bu halkların kanının oluşturduğu bayrağı bir ulus adına başka bir ulusa karşı kimse kullanamaz.‘‘ diyor.
O BAYRAĞIN NE ALINDA NE DE KIZILINDA BİZİM KANIMIZ VAR SAYIN FİGEN YÜKSEKDAĞ
O bayrağın gölgesinde Türklük adına, Müslümanlık adına, Cumhuriyet adına soykırıma uğratılan, katlediLen, zulm gören ulusların o bayrağın kızılında da alında da kanı yoktur. Bu argüman ırkçı faşist kafaların 100 yıldır mazlumlara dayattığı bir argümandır. Bahsettiğiniz Kürdün, Lazın, Çerkes’in kanı da Türklük adına dökülmüştür.
Ne çabuk unuttunuz o bayrak altında 1970den bu yana işkence gören, hapishanelerde zulmedilen, katledilen sosyalistleri. Sözde ırkçılığa karşı  olmak adına hem resmi ideolojinin  hem de zalimliğin sembolü haline gelmiş bir bayrağa sahip çıkan en son kişi siz olmalıydınız sayın Yüksekdağ.

Wednesday, September 23, 2015

Rus zokası yutulmuştur!

ABD, Rusya'nın Suriye'ye konuşlanmasına karşı uluslararası toplumu koşullandırmakta zorlanıyor. Tek çıkış yolu çatışmayı önlemek için işbirliği yapmak.
Rusya’nın Suriye hamlesi pek kılçıklı ama bölgesel oyunun kumanda merkezinde oturan ABD ve İsrail bu zokayı yutkuna yutkuna sindirmeye çalışıyor.
ABD, Rusya’nın Suriye’ye askeri sevkiyatını önleme girişimlerinin ardından 18 ay önce Ukrayna yüzünden sona erdirdiği Rusya ile askeri diyaloga geri döndü. Pentagon’a göre amaç Suriye hava sahasında Rusya ile ABD güçleri arasında yanlış anlamaları ve çakışmaları önlemek. Geçen cuma durumu 50 dakikalık telefon görüşmesinde müzakere eden Amerikan ve Rus Savunma Bakanları Ash Carter ile Sergey Şoygu ortak mekanizma kurmak için anlaştı. Bu koordinasyon girişimi, ayarları bozulan Pentagon’da hafiften prozac etkisi yapmışa benziyor. (Tabii Rusya, Suriye hamlesiyle Ukrayna'daki hesabı da kapatmış ya da pazarlık marjlarını inanılmaz halde genişletmiş oldu.)
Benzer bir adım İsrail’den de geldi. Pazartesi günü efelene efelene Moskova’ya giden İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Rus lider Vladimir Putin’in adamı ‘süklüm püklüm’ kıvamına getiren tutumu karşısında 'ortak mekanizma’ kurmayı kabul edip döndü. "Suriye ve İran Golan Tepeleri'nde İsrail’e ikinci cephe açmaya çalışıyor” uyarısına Putin’den “Suriye ikinci cephe açacak durumda değil, kendi ülkesini korumaya çalışıyor” yanıtını aldı. Ve Moskova temaslarından çıkan neticeyi şu sözlerle duyurdu: "Rus ve İsrail güçleri arasında yanlış anlamaların önüne geçebilmek için ortak bir mekanizma kurulması kararlaştırıldı."
İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile Rus mevkidaşı Valeri Gerasimov'un şekillendirdiği mutabakata göre iki ülke genelkurmay başkan yardımcılarının başkanlık edeceği bir komite kurulacak. İki haftada bir toplanacak olan komite hava ve deniz kuvvetlerinin hareketlerinin yanı sıra elektromanyetik eylemleri koordine edecek.
İSRAİL'İN HAREKET ALANI DARALIYOR
Peki, Rusya İsrail’in nesini yanlış anlayacak?
İsrail epey zamandır Suriye krizi ile ilgili iki kırmızıçizgiden bahsediyor:
- Eğer İsrail’e bir roket, havan ya da füze düşerse misilleme yaparım.
- Hizbullah’a silah gönderilmesine izin vermem.
Bu kırmızıçizgiler Putin'e de hatırlatıldı. Putin'in buna itiraz ettiğini sanmıyorum. Bence alarmın nedeni bu iki morarmış çizgi değil. Çünkü İsrail'in bölgedeki iştigali bunların ötesinde. İsrail’in 2013’ten bu yana Suriye sınırında çevirdiği dümenler ve doğrudan belli hedefleri vurması bu çizgilerden taşan eylemler.
İsrail, rüzgârın Suriye yönetiminin aleyhine estiği sıralarda karışmıyor gibi yaparak keyifle izlediği silahlı isyan sürecine 2013’ten itibaren alenen müdahil oldu. Nedeni Hizbullah’ın sahaya inmesine paralel olarak Suriye ordusunun tekrar toparlanmaya başlamasıydı. İsrail çöküşün önlenmesine kayıtsız kalamayıp Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi dahil Golan sınırlarında silahlı gruplara destek sundu. Bu destek Suriye'nin kritik askeri tesislerini vurmak, silahlı grupların ilerleyişini kolaylaştıracak şekilde ordu mevzilerini bombalamak, doğrudan mühimmat temin etmek, teknik destek sağlamak ve yaralı savaşçıları tedavi etmek şeklinde kendini gösterdi. Dahası İsrail bu karambolde işgal altındaki Golan Tepeleri’nde petrol çıkarmaya koyuldu.
Haliyle Rusya’nın sahada vaziyet alması İsrail’in dolaylı ya da örtülü operasyonlarını zora sokacak boyutlar taşıyor. İsrail uçakları havalandığında gelişmiş Rus savaş takımlarını yani hava savunma ve radar sistemlerini hesaba katmak zorunda.
İsrailliler Rus askeri konuşlanmasına itiraz ederken bunun İran ve Hizbullah'ın bölgedeki varlığını güçlendireceği savını da öne sürüyor. Ancak meseleye Şam açısından bakıldığında durum Tel Aviv yönetiminin korkularından farklı bir sonuca işaret ediyor. Şöyle ki Suriye yönetimi mevcut krizden yabancı bir elin yardımıyla çıkacaksa bu elin İran değil Rusya olmasını tercih ediyor. Birkaç nedeni var:
-Rusya ile İran'ın Ortadoğu siyasetlerinin oturduğu bağlamlar farklı. Suriyeliler İranlılara müteşekkir olsa da Tahran'ın ileride iç siyasi süreçlere etki edebilecek bir nüfuz kapasitesine ulaşmasını istemiyor. (İranlılar böyle bir niyetlerinin olmadığında ısrarlı.) Rusya'nın ise bu ülkenin iç işlerine ilgisi müttefiklik ilişkisine rağmen sınırlı.

- Moskova'nın uluslararası alanda özellikle BM Güvenlik Konseyi'nde sunduğu garantiler çok kıymetli.
- Rus askeri varlığı caydırıcı etki yaratırken İran askeri varlığı Esat karşıtı cepheyi büyüten bir etkiye sahip.
Elbette bundan bir Rus-Fars rekabeti çıkmayacağı gibi böylesi bir tercih Şam'ın Tahran'a nankörlük edeceği sonucunu da doğurmaz. Rusya ile İran'ın birçok uluslararası ve bölgesel konuda ittifak içinde olduğunu da unutmayalım.
RUS STRATEJİSİNİN GERİLİM EMİCİ TARAFI
Rusya'nın hem ABD hem İsrail ile koordinasyon mekanizması kurması Moskova'nın harekat planına yönelik uluslararası alandan gelecek direnci de kırıyor. Gerilim emici bir stratejik yaklaşım. Ki Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, 20 Eylül'de Berlin'de ağırladığı Amerikalı mevkidaşı John Kerry ile ters düştü ve Rusya'nın yeni pozisyonunu alkışladı: "Rusya'nın bölgede askeri olarak işin içine girmesini büyük bir memnuniyetle karşılıyoruz."
Suriye'de silahlandırılan gruplar eliyle rejim değiştirme oyununun ürettiği tehlikeler kadar son haftalarda artan mülteci baskısı Batı başkentlerinde Rusya'nın hamlesine yönelik ortaya çıkabilecek itirazları geriletiyor.
Batı'nın Suriye ile ilgili eski şahinliğini kaybetmesinde bir başka etken İran'la yapılan yeni başlangıç. AB kanadında Suriye'ye müdahaleyi şehvetle savunan Fransa, İran'la nükleer mutabakattan sonra bu hafta 150 kadar işadamıyla Tahran'a çıkarma yaptı. Tarım Bakanı ile birlikte İran'ı ziyaret eden heyet bir de ticaret ofisi açtı. Halbuki Esad'a lanet okuyanlar, Suriye yönetimini verdiği destekten dolayı İran'a da parmak sallamayı ihmal etmiyordu. Şimdi ibre döndü.
Beri tarafta tampon bölge planı bir kez daha elinde patlayan Türkiye'nin de Rusya'nın iradesini kırması namümkün. Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu, 17 Eylül'de Türkiye'nin endişelerini dile getirmek için gittiği Soçi'de Lavrov'dan "Esad, Suriye ordularının başkomutanı ve terörle mücadele ediyor. Suriye ordusu, kara operasyonlarında çok daha iyi becerilere sahip. IŞİD ile mücadelede Suriye ordusu görmezden gelinemez" yanıtını almıştı. Bugün Moskova'da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı ağırlayacak olan Putin de esnemeyecek. Rus devlet politikalarının saman alevlerine karşı bağışıklığı güçlü!
Rusya açısından Ortadoğu'ya dönüşün koşulları oluşmuş durumda. Bu konuda Batılı muhataplarının kabullenmek zorunda kaldığı argümanlara sahip. Bu bahaneler Suriye'nin Dostları Grubu diye bilinen uluslararası alanda gelmiş geçmiş en naif cephenin marifetleri sayesinde Rus sahasına paslandı.
Bütün göstergeler, Rusya "Lazkiye'de üs edinmiyorum" dese de aşama aşama askeri tahkimatın arttığını gösteriyor.
New York Times'a göre hafta sonu yapılan yeni sevkiyatlarla Rusya'nın Lazkiye yakınlarında yer alan Basil Esad Uluslararası Havaalanı'ndaki savaş uçağı sayısı 28'i buldu. Bunların 12'si Su-24 (Fencer) 12'si Su-25 (Frogfoot) ve 4'ü Flanker. Buna ilaveten üste 15 nakliye ve saldırı helikopterinin varlığından bahsediliyor. Bunları koruyan iki yada üç SA-22 hava savunma sistemi ve insansız hava uçakları da operasyonel konumda. Üsteki Rus askeri personelinin sayısının da 2 bini bulacağı öngörülüyor.
Görüldüğü gibi Rusya'nın sahaya inmesiyle hikâye değişiyor. Hikâye yazma ile hikâyeye figüran olmanın ne demek olduğunu anlamak için açılan yeni perde ibretlik.


Saturday, September 12, 2015

Tehlikeli Tür “Erk”ek – Belen Yıldırım-Günce Akpınar

Türler Arası Cinsiyetçilik
Pony, Endonezya’da bir “fuhuş köyü”nde, yanan yağmur ormanlarından seks kölesi yapılmak amacı ile alınan bir orangutandır, yaşamının büyük bölümünü bir duvara zincirle bağlanmış bir şekilde geçirmiştir. Zamanla kendini sunmayı ve cilve yapmayı öğrenen Pony, erkeklerin ilgisini oldukça çekmektedir.

Doğanın Ölümü: Ve Kadın Tahakküm Altına Alınır
Henüz ataerkinin oluşmadığı zamanlarda, kadın figürü toplumsal hayatta oldukça etkiliydi. Toplum içerisinde doğayla yoğunluklu kurduğu ilişki ve yaşamsal deneyimiyle ortaya çıkan kadın, insan ilişkilerini kolaylaştırır, topluma birçok açıdan yol gösterirdi. Kadın, iktidarlı bir ilişki olan örgütlü eril güç tarafından baskılanana dek, binlerce yıl doğal uyumu sağladı. Fakat eril ilişki biçimi örgütlenip şehirleri ve devletleri kurduğundaysa, ana-kadın dönemindeki toplumsal değerler değişerek, erkeğin iktidarını meşrulaştıran yeni değerler ortaya çıkardı. Bu durum, kadının olduğu kadar, onunla özdeşleşen doğanın da pozisyonunu değiştirmişti. Artık; kadın toplumsal hayatın önemli bir parçası olmanın ötesinde, erkeğe fayda sağladığı ölçüde var olan bir nesneye dönüştürülürken, aynı şekilde doğa da yine kadın gibi kullanım değeri baz alınarak değerlendirilmeye başlandı.

Özneden, Nesneye: Varoluşundan Kopartılan Kadın ve Doğa
Erkek iktidar hegemonyasını genişlettikçe, kendinin altında olduğuna inandığı her varlığın üzerinde sonsuz bir hak iddia eder oldu. Efendi yalnızca ve yalnızca kölesinin kendisine fayda sağlayan kısımlarıyla ilgilendi. Eğer derdi kas gücüyse, bir köleyi bir makine gibi kullandı. Eğer derdi enerji elde etmekse, ırmakları ve ormanları elinin altında bir enerji kaynağı olarak gördü. Eğer derdi erkek egemen cinselliğini doyurmak ise, kadının bedenini emrine amade etti. Kısacası, erkek egemen zihniyet kendinden aşağı gördüğü her şeyi (kadın, çocuk, hayvan, doğa…) varoluşundan, bütününden kopartarak, onu ihtiyaçları doğrultusunda “nesneleştirdi”! Tüm bunlarla beraber bu zihniyet, biyolojik olarak dişi ile erkeğin ötesinde, toplumsal bir model de dayattı. Kadın ile erkek üzerinden tanımlanan bu model, aslında ezilen ve ezen ilişkisini ima etmek için kullanılır oldu.

Kadının Nesneleştirilmesinden Hayvanın Nesneleştirilmesine
İnsan dışı canlılarda da dişi ve erkek belirlenimi olsa dahi, o türün gündelik yaşamında bu ayrım, dişinin ötelenmesi ya da yok sayılması anlamına gelmez. Bu ayrım, sosyal bir ayrım olmanın ötesinde biyolojik bir ayrımdır. Hatta kimi türlerde bu biyolojik ayrım bile değişkenlik gösterebilir ya da tümüyle ortadan kalkabilir. Mesela, çatal kuyruk kertenkelelerinde, erkeğin cinsel birleşme esnasındaki rolünü dişi bir kertenkele üstlenir, döllenme ise kertenkelenin gerekli hormonları salgılamasıyla kendiliğinden gerçekleşir. Böylece erkek kertenkeleler zaman içinde yok olur. Yani doğa, insanın koyduğu cinsiyet rollerine sığmayacak kadar cinsel çeşitliliğe sahiptir. Fakat toplumsal cinsiyet rolleri, kadını etkilediği kadar insan dışı varlıkları da etkiledi. Ne de olsa, erkek egemen zihniyetin kendi altındakilere dilediği gibi davranma özgürlüğü vardı. Kadınlara istediği gibi davranan, onları taciz eden ve onlara tecavüz eden bu algı, neden aynısını hayvanlara yapmasın ki?
Tahakkümsüz bir ilişki biçimi, her zaman birbirini etkileyen iki özneye ihtiyaç duyar. Bu ilişki biçimi belli bir paylaşım ve yaşanmışlık üretir. İki insan arasındaki sevgi ya da aşk ilişkisinde cinsellik, ilişkinin bütününde bir parçadır. Oysa erkek egemen kapitalist sistem, sonuç odaklı çalışır. Bu akıl, ilişkinin içerisinde cinselliğe odaklanarak, onu amaç haline getirir. Artık iki insan arasındaki ilişki kendi içinde bir süreç olmaktan çıkıp, cinselliğin tüketildiği bir ilişkiye dönüşür. Asıl amaç tüketmek olunca, öznenin kim ve ne olduğu artık bir zevk ve beceri meselesinden ibarettir. Böylece cinsel istek rahatlıkla, damacanaya, orangutana, köpeğe, eşeğe ya da bir papağana yönelebilir. Üstelik toplumsal koşullar içerisinde cinselliği bastırılan kişi için bunu tercih etmek daha da kolaydır.
Hayvanın cinsel bir nesne olarak görülmesi çok eskiye dayanır. Mesela Antik Mısır’da, tapınak rahibelerinin, kutsal görülen köpekler ile cinsel ilişkiye girmesi dini bir ayindir. Yaşadığımız topraklarda, kırsaldaki genç erkekler, eşeklere “Fatmagül” ya da “Nallı Fatma” diye seslenir. Dünyanın birçok yerinde hayvan genelevleri açılır, hatta bu çoğu zaman meşrudur; hayvanların seks kölesi yapılması gazetelere reklam malzemesi bile olur. Bu hayvanlardan belki de en bilineni, Orangutan Pony’dir. Pony, Endonezya’da bir fuhuş köyünde, yanan yağmur ormanlarından seks kölesi yapılmak amacı ile alınan bir orangutandır, yaşamının büyük bölümünü bir duvara zincirle bağlanmış bir şekilde geçirmiştir. Zamanla kendini sunmayı ve cilve yapmayı öğrenen Pony, erkeklerin ilgisini oldukça çekmektedir.

Erkek Aklın Erkek Propagandaları: Pornografi
Erkek egemen zihniyetin cinsel hegemonyası, sokakta, evde, işte kısacası her yerde tecavüzlerle, tacizlerle, kullandığı dil ile kendisini dayatır. Fakat zihniyetin kendisi bununla sınırlı kalmaz, yaptıklarını meşrulaştırmak ve pratik alanını genişletmek için bunun propagandasını yapmaya ihtiyaç duyar. Pornografi de bunun için en etkili propaganda araçlarından biridir.
Kadını aşağılayan ve onu cinsel bir nesneye indirgeyen pornografik görüntüler, yazılar, kurgular aynı zamanda çocukları ve hayvanları da kendine malzeme edinmiştir. Durum artık o kadar vahimdir ki, porno filmler arasında hayvan pornosu başlı başına bir endüstri haline gelmiştir ve hatta yapılan araştırmalara göre yaşadığımız topraklarda porno yelpazesinin içerisinde en fazla tercih edilenin “hayvan pornosu” olması gibi bir durum söz konusudur.
“En yumuşağından en sertine” bu tip görüntüler, yaşamın kendisine yansır. Yaşamın içinde var olan bu sapkınlıklar da, görüntüyü besler. Sokakta bir köpeğe tecavüz eden bir erkek, bu görüntüler yoluyla kendisini meşrulaştırır. Bu görüntüleri izleyen bir erkek, içinde potansiyel bir tecavüzcü taşır.

En Çok Neremi Seviyorsun? Göğüslerimiz mi, Kalçalarımız mı?
Bu tip pornografik görüntüler, tabii ki saklandıkları yerlerde kalmadılar. Erkek egemen zihniyet onları başka alanlarda da kullandı. Reklam sektörü, pornografiyi incelterek, örtük bir şekilde tanıtımını yaptığı ürünlerin reklamlarında her zaman kullandı. Kimi zaman uzuvların yerini dondurma aldı; kimi zaman da, iştahla ısırılan çikolatalar, şuh kahkahalar ve baştan çıkartıcı bakışlarla bezenerek bizlere “başka şeyler” ima edildi.
Pek tabii bu her zaman da örtük olarak yapılmadı. Tıpkı geçtiğimiz günlerde, KFC’nin yaptığı reklam gibi. Her ne kadar reklam, tepkiler nedeni ile geri çekilse de; yapılan şey söz konusu erkek egemen zihniyetin adeta vücut bulmuş hali idi. Reklamda kızarmış tavuk göğsü ve but parçalarının üzerine yazılan göğüslerimiz mi yoksa kalçalarımız mı sloganı ile yine kadın cinselliğine ve kadın bedenine gönderme yapılarak izleyende cinsellik üzerinden şekillenen bir yeme arzusu uyandırılmaya çalışılıyordu.
Erkek egemen zihniyetin, son yüzü olan kapitalizm bu reklamda olduğu gibi, her şeyi, her şekilde istismar etmeye devam ediyor. Bir yandan tavuğu yiyeceğe indirgeyerek tavuğu, bir yandan da yiyeceğe indirgediği tavuğun parçalarını, kadının cinselliğine gönderme yaparak kadını nesneleştiriyor.
İktidarlı algılar için, canlılar belki de tüm varlıklar, o iktidarların yararına kullanılabilecek potansiyel “nesne”lerdir. Dolayısıyla kadınlara yönelen tüm istismar hamleleri, aslında doğadaki diğer varlıkları da hedef almaktadır. Bir kadının hapsedilip seks kölesi yapılması ile, Endonezya’da bir orangutanın hapsedilip köleleştirilmesi birbirinden çok da farklı değildir. Bunlar arasında açığa çıkan fark; olsa olsa bir tanesinin “ilgi konusu” olarak medyaya taşınması; diğerinin ise normalleştirilmesi, meşrulaştırılması ve satır aralarında geçiştirilmesidir.

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 25. sayısında yayımlanmıştır.